Sinemayla büyüyen vampir

Sinemayla büyüyen vampir
Sinemayla büyüyen vampir
Bram Stoker, 1897'de 'Dracula'yı yayımladığında etkisinin 'sonsuz' olacağını düşünmemişti kuşkusuz. Efsane metni 'silinemez' hale getirense daha çok yedinci sanat oldu. 1922 yapımı 'Nosferatu', unutulmazlar arasına adını yazdırdı
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

İrlandalı yazar Bram Stoker, ‘Dracula’yı yazmasaydı böylesi bir şöhrete sahip olur muydu acaba? Hiç sanmıyoruz... Zira yazarın diğer eserlerinin yankılarına baktığımızda, ‘Dracula’nın yanına yaklaşmak şöyle dursun, ‘efsane metnin yazarından’ yaftası dışında bir etkileri yokmuş gibi duruyorlar. Oysa Stoker, ‘Dracula’ öncesi ve sonrasında kaleme aldığı 11 roman ve birçok kısa hikâyeyle de rüştünü ispatlamış bir yazar. Ama popüler kültürün her daim ilgi alanına giren tek eseri ‘Dracula’ olmuş ne yazık ki!
Bram Stoker, ‘Dracula’yı yazmadan önce, ‘vampir efsaneleri’ üzerine epeyce araştırma yapmış, bu fenomenin Avrupa kültüründeki yansımalarını adeta ezberlemiş. Romanda tümüyle kurmaca bir dünya yaratmasına karşın, okudukları ya da dinlediklerinden yığınla malzeme aktarmış metnine. Bu anlamda Mary Shelley’nin ‘Frankenstein’ından uzaklara savruluyor ‘Dracula’, iki roman sık sık bir arada anılsalar da. Shelley’nin ‘hayal gücü’nün yerini, Stoker’da ince elenip sık dokunan bir araştırma sürecinin sonuçları alıyor.
‘Dracula’nın ilk yayımlanış tarihi 1897... ‘Gotik korku’nun başyapıtı sayılan romanda anlatılanları yinelemeye gerek yok, herkes ezbere biliyordur ama kısaca geçmek gerekir belki de... ‘Mektup’ formunda bize yansıyan hikâye, Transilvanya’dan kalkıp Londra’ya gelen vampir Kont Dracula’nın aşkla imtihanını anlatır. ‘Aşkın ölümsüzlüğü’nü vurgulayan bu hikâye, bir yandan bunun getirdiği ‘duygusal’ devinim üzerinde gezinirken, öte yandan işin ‘dehşet senfonisi’ boyutunu aktarır bizlere. Dracula’nın aşkla ivmelenen motivasyonuna karşılık, onu ‘medeniyet’ten uzak tutmaya kararlı olanların ‘vampir’i yok etmeye çalışmaları da baskın unsur olarak kendini gösterir.
1897’de yayımlandığında bir çırpıda fenomene dönüşmez ‘Dracula’. İyi eleştiriler almasına karşın, asıl tırmanışını 20. yüzyıldaki beyazperde uyarlamalarıyla yapar. Sinema , Bram Stoker’ın kahramanını bir efsaneye dönüştürür, bugünlere kadar etkisini yitirmeyen. ‘Dracula’ uyarlaması olsun olmasın bütün vampir filmlerinin çıkış noktası Transilvanyalı kahramandır. Stoker’ın, ‘Kazıklı Voyvoda’yı temel aldığı söylenen bu karakter, içinde barındırdığı değişkenlerle sinemanın ilgi alanına girer sık sık. Her birinde daha da güçlenir, daha da ‘yıkılmaz’ hale gelir bu efsane.
Elimizdeki ‘Dracula’ baskısının bir özelliği de, Türkiye ’de ‘gotik korku’ dendiğinde ilk akla gelen isim olan Giovanni Scognamillo’nun, kitabın 1998’de Kamer Yayınları tarafından yapılan ilk baskısı için yazdığı önsözdür. 

Kont Orlok’un sessiz senfonisi
Vampir edebiyatının kökleri, birçok toplumun yazılı ve görsel kaynaklarından beslenerek hayat bulsa da, bugüne kadar etkisini sürdüren en önemli yapıtını Bram Stoker’ın ‘Dracula’sıyla vermiştir. Transilvanya topraklarında doğup yüzünü Batı’ya çeviren asil bir karakterdir Kont Dracula; kanla beslenir, olanca irkilticiliğine rağmen aşkın açmazlarında kaybolur, ölümsüzlüğün ona getirdiği ‘yük’le yaşayabilmenin hesaplarını yapar.
Friedrich Wilhelm Murnau’nun 1922 yapımı başyapıtı ‘Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi’ de aslında Dracula’nın hikâyesini anlatır bizlere. Telif meselesi yüzünden filmine ‘Dracula’ ismini veremeyen, karakterine de Kont Orlok demek zorunda kalan Murnau, bugüne kadar çekilen ve teknolojinin azami desteğiyle vücut bulan onca vampir filmine karşın, sessiz ve siyah-beyaz başyapıtıyla aşılması mümkün görünmeyen bir doruğun sahibidir.
Hikâyeyle zaman geçirmeye gerek yok, defalarca okuduğunuz/izlediğiniz hikâye işte! Ama bu filmin hikâyesinden çok daha önemli özellikleri var kuşkusuz. Elindeki hikâyeyi öylesine ilginç bir şekilde harmanlar ki Murnau, oyuncu seçiminden başlayıp onları kurduğu atmosfer içinde çıkardığı yolculuğu kurgulamasına kadar eşi benzeri olmayan bir sonuca ulaşır, ‘Nosferatu’yu ‘eşsiz’ kılar.
Kont Orlok karakterinde karşımıza çıkan Max Schreck, sonraki yıllarda karşımıza çıkacak Dracula karakterlerini canlandıran aktörlerin aksine alabildiğine ‘çirkin’dir ve ‘cazibe merkezi’ olabilecek hiçbir özelliği yok gibidir. Bu durumu filmi için bir avantaj haline getiren Murnau, Schreck’in irkiltici görüntüsü üzerinden giderek bir ‘korku senfonisi’ne ulaşır. Orlok’un perdede göründüğü süreyi kısaltır, onun bir ‘zebani’ye benzeyen ama ‘gizemli’ olmanın da üstesinden gelen görüntüsüyle seyircinin sinirlerini hedef alır, onları köşeye sıkıştıracak ve oradan çıkmalarına fırsat tanımayacak büyük hamlesini de yapmış olur böylece. Max Schreck, gerçek hayatta da çirkindir ama filmde onu sivri kulakları ve uzun tırnaklarıyla ‘hayal edilemez’ bir yaratığa dönüştürür Murnau. Aktör, yönetmeninin amaçladığı ‘gotik korku’ atmosferini yaratma konusunda eline su dökülemez bir performans sergiler burada. Yaşadığı ‘tutku’nun onu ‘son’a götüreceğini bile bile hedefine yürümekten vazgeçmeyen Orlok’tur artık o, Max Schreck olduğunu bir an bile düşündürtmez bize. Ekonomik vücut dili, Alman dışavurumcu oyunculuğun bir miktar dışına çıkarır onu, ama ‘başka’ olmanın tarifi de böyle yapılmalıdır!
‘Nosferatu’nun oyunculukla sınırlı kalmayan özellikleri arasında kendini öne atan en önemli unsurlarından biri de Murnau’nun ‘ışık ve gölge’yi kullanma biçimidir kuşkusuz. ‘Karanlığın efendisi’ olmasıyla ünlü ‘şekilsiz’ karakterini yalnızca oyuncusunun performansına bırakmayan yönetmen, kullandığı ışıkla onu çok daha ürkütücü bir boyuta taşımayı da başarır. Orlok’un gölgesinden bile korkar hale getirir bizi. Farklı açılardan verdiği ışıkla tedirgin edici anlar yakalar. Bu noktada, filmin sessiz olmasının yarattığı etkiden bahsetmeden de olmaz. Orlok’un sessizliğinin yarattığı gerilimle ivmelenen karanlık atmosfer, sonraki ‘Dracula’ filmlerinin de temel yapısını oluşturur. Sesli dönemde çekilen filmlerdeki Dracula’ların da ‘az konuşan’ karakterler haline dönüşmesinin sorumlusudur bir bakıma ‘Nosferatu’. ‘Gizemli’ olmanın ön koşulu haline dönüşür ‘sessizlik’, gerilimi tetikleyen en önemli unsurdur.
1922’den bu yana etkisinden bir nebze olsun kaybetmeyen ‘Nosferatu’nun 1979’da Werner Herzog yönetiminde bir de yeniden çevrimi yapılır. Orijinal film kadar değilse de Klaus Kinski’nin ‘Max Schreck benzeri’ performansıyla parlayan bu film, ‘Nosferatu’ efsanesinin silinemeyeceğinin de bir kanıtıdır. 2000’de E. Elias Merhige yönetiminde çekilen ‘Vampirin Gölgesi’ ise ‘Nosferatu’nun yapım sürecini yarı gerçek/yarı kurmaca bir hikâyeyle anlatır bizlere. Murnau’yu John Malkovich’in, Schreck’i Willem Dafoe’nun canlandırdığı filmle unutulmaz başyapıt karşısında bir kez daha saygıyla eğilme fırsatı buluruz böylece. Bram Stoker’ın dul eşinin yasal yollara başvurup ‘Nosferatu’nun bütün kopyalarını yok ettirmesine rağmen, imhadan kaçırılıp bugüne kadar gelebilen ve çoğaltılan bir kopyayla yeni nesillere ulaşabilen Murnau’nun bu büyük eseri, Stoker’ın romanından bazı noktalarda (finaliyle) ayrılmasıyla birlikte, ‘Dracula’nın en çarpıcı beyazperde uyarlaması olarak anılır, ki bunun önümüzdeki yıllarda da değişmesini beklemiyoruz!
Not: ‘Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi’nin DVD’sini raflarda bulabileceğiniz gibi, ‘Dracula’nın diğer beyazperde uyarlamalarının büyük bir kısmına da DVD formatında ulaşmanız mümkün.

DRACULA
Bram Stoker
Çeviren: Zeynep Akkuş
Bilge Karınca Yayınları
2009, 528 sayfa
19 TL.