Siyahi 'Kral': Mandela

Siyahi 'Kral': Mandela
Siyahi 'Kral': Mandela
'Kendimle Konuşmalar'da Mandela'nın takvim yapraklarına aldığı notlar da var
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

Adolf Hitler, şansölye olarak yaptığı ilk konuşmasının bir yerinde, kuşkusuz çok etkileyici bir konuşmadır, şöyle bir şey söyler: “Alman halkı, bana dört yıl ver, sana yemin ederim başaramazsam bu makama kabul edildiğim gibi bırakmasını bilirim. Bu görevi, kazanç sağlamak ya da öç almak için değil, sadece sizin esenliğiniz için istedim.” İroni yapmak veya ahlaki sorgulama için hatırlatıyor değilim. Tarihin, Hitler’in sözüne sadıklığı bakımından ne yönde geliştiği, herkesin bildiği gibi bir açık alan. Benim üzerinde durmak istediğim, Hitler’in “öç almayacağım” ifadesi. Öç veya intikam almak, kuşkusuz bütün yirminci yüzyıl siyasetinin temel fenomeni olagelmiştir. Hesap sormak vaadiyle iktidara gelmemiş bir lider hemen hemen yok gibidir. İntikam veya öç almak, kuşkusuz tarih boyunca bütün siyaset adamlarını başarıya götüren temel fenomen olmuştur. Ve intikamın ‘tanrı adına’ alınması da, öç fenomenin teolojik gömleğini oluşturur. Ancak bu fenomenin laikleşmesi ve modern devlet içindeki zemini, denilebilir ki, Fransız İhtilalıyla, yani devrim kavramı ve devrim fenomeniyle gerçekleşir. İhtilal veya devrim kavramı, temelde, öç veya intikam vaat eden bir kavramdı. Ama burada öç ve intikam, bir yandan sınıfsallaştırılıyor, diğer yandan ise tarihselleştiriliyordu. Burjuva sınıfını alaşağı etmek ve özel mülkiyetin kamulaştırılması vaadi, temelde feodal bir gurur biçimi olan öç veya intikam alma duygusunun modernisazyonunu dile getiriyordu. Kişisel bir duygu temeline dayanan öç, kamusal bir temele, giderek belli bir ideolojiye angaje olmuş topluluk temeline dayandırılıyordu.
Hitler, “öç almayacağım” derken her ne kadar döneminin siyasal gerilimine ilişkin bir şey söylese de, sözünün tarihsel bağlamı, devrim ve ihtilal kavramının vaadine karşıtlığı dile getirir. Bununla birlikte, bilindiği gibi, Hitler’in siyaseti, daha başlangıçta öç alma fenomeni üzerinden ete kemiğe bürünecektir. Ardından ve bütün soğuk savaş sürecinde ve sonrasında, bütün 20. yüzyıl anti Marksist siyaseti, öç alma fenomeninden kendini ilga etmeyecektir. Buradaki tek istisnanın Nelson Mandela olduğunu savunurum. Nelson Mandela’yı ayırıcı kılan özellik, öç ve intikam alma siyasetini, kendi siyasetinin sığasından devre dışı bırakmış olmasında ortaya çıkar. Üstelik koşullar müsaitken, tarihsel ve toplumsal, ve kişisel dayanağı var iken. 1948’den 1994’e kadar 46 altı yıl boyunca devam eden apartheid (ırk ayrımcılığı) rejiminin, sadece ırksal ve siyasal ayrımcılığı değil aynı zamanda büyük bir eşitsizlikci rejim olması gibi; Mandela’nin,1964 yılından 1990’a kadar 26 yıl politik tutuklu olması; annesi ve büyük oğlu öldüğünde, cenaze töreninde bulunma isteğinin yanıtsız bırakılması gibi kşişisel nedenler düşünüldüğünde özekllikle. Dolayısıyla Hitler’in 20. yüzyıldaki tek karşıtı, yani onda olandan siyasi bir öğe içermemesi anlamında, Mandela’dır. Mandela’yı, tekil kılan, bütün bu koşullara rağmen, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki bu rejimi ve onun koşullaraını, şiddete başvurmadan müzakere yoluyla demokratik bir şekilde dönüştürmeyi başarmış olmasıdır. Bu başarıya, bir kralın başarısı demek mümkün. 

Krallar filozof olmadıkça
Mandela’yı ‘kral’ olarak nitelendirirken, kral ifadesini, monarşiyi olumlamak için kullanmıyorum kuşkusuz. Mandela’nın, devlet başkanlığını bir dönem yapmış olduğunu hatırlatmaya gerek var mı, bilmiyorum. İşaret etmek istediğim, kral kavramının, monarşi durumundan önce, ona yüklenen olumlu anlamıdır. Platon, ya krallar filozof, ya da filozoflar kral olmadıkça, adaletin sağlanamayacağını söylerken, kral kavramını, mülk ve soy kavramlarından sökerek, hakkın paylaştırılması problemine dikkat çekiyordu. Bu tematik bağlamda, Kralın, tanrının yeryüzündeki gölgesi argümanı da, aslında teolojiye değil, adaletin paylaştırılması sorununu dile getirir, mülkün sahipliğini ve o mülkün bir soya aitliğini değil. Yani siyasal bağlamdan çok düşünsel temele dikkat çekiyorum. Kastettiğim, kral olarak düşünmedir. Kral olarak düşünmenin ayırıcı özelliği, yönetimindekileri, cemaatler veya ideolojik özneler olarak değil, insanlar olarak algılamakta ortaya çıkıyor. Buradaki kasıt, ideolojik öznelerin artık kalmadığını ileri sürmek değil. Yönetimindeki kişiler, belli ideolojilerin öznesi olduğu durumunda, onların insanlar olarak algılanmasıdır.
Mandela, ‘Kendimle Konuşmalar’ın bir yerinde şöyle söylüyor: “Gerçek hayatta karşınızda tanrılar değil, kendimiz gibi sıradan insanlar var: kararlı ve kaypak, güçlü ve zayıf, ünlü ve ünsüz, çelişkilerle dolu erkekler ve kadınlar.” Bir başka yerde, “ ‘Nelson Mandela’nın en büyük sorunu, insanların iyi yanını görme arzusudur.’ Buna nasıl yanıt verirsiniz?” sorusuna verdiği yanıtta şöyle söylüyor: “İnsanların içinde yaşadığımız toplumun çamuruyla yoğrulduğunu, dolayısıyla birer âdemoğlu oklduklarını kabul etmek zorundasınız. İyi yanları da olacak, zaafları da. Size düşen görev insanlarla, onaları melek olarak gördüğünüz için değil, insanoğlu oldukları iöçin çalışmaktır. Dolayısıyla da, bir adamın ne erdemi var ne zaafı var bildikten sonra, onunla yine çalışırsınız.” Bir başka yerde ise, şöyle bir gözlemi dile getiriyor: “Siyasi yaşamım boyunca Afrikalı, renkli, Hintli ve Beyaz büğtün topluluklarda ve istisnasız bütün politik örğütlede, hayata tutkuyla sarılan, barış ve istikrara gönül vermiş insanlar gördüm; toplumun sosyal dokusuna saygı duyup onu korumayı arzulayan iyi erkekler ve kadınlar…” Kendimle Konuşmalar’da anlatılan olaylar, Mandela’nın bu olaylara yaklaşım ve analiz ediş tarzı, onun bir kral ruhuna sahip olduğunu gösteriyor. Mandela, ideolojik argümanlraa göre değil, koşullara göre düşünüyor. 

Not defterleri
Mandela’nın, ‘Kendimle Konuşmalar’ kitabı, onun, bir insan ve siyasetçi olarak nasıl düşündüğü hakkında... ‘Kendimler Konuşmalar’, Mandela’nın, belli bir zaman diliminde, bir bütün halinde yazdığı bir kitap değil. Kitap, Mandela’nın “hapishane mektupları”, onunla yapılan söyleşiler, değişik zasmnlarda tuttuğu “not defterleri” ile ‘Özgürlüğe Uzun Yürüyüş’ adlı otobiyoğrafisi için kaleme aldığı fakat tamamlayamadığı ‘sonsöz’ metninden hareketle, Nelson Mandela Bellek ve Diyalog Merkezi Proje Lideri Verne Harris başkanlığında bir ekip tarafından hazırlanmış. ‘Kendimler Konuşmalar’, kitlelerin ihtiyacları ve beklentilerine göre düzenlenip hazırlanmış bir kitap değil, tam taresine kendiliğindenlikle ıralı bir süreçte Mandela’nın yazdığı metinlerden oluşmaktadır ve Mandela’nın eylemin sıcaklığı içinde kaleme aldığı kendi sesini dile getirmektedir. Başka bir deyişle, 26 yıllık cezaevi yaşamı boyunca gerçekleştirilen günlük yaşam disiplininin, kayıt tutmanın toplamı ‘Kendimle Konuşmalar’. Kitabın önemli ve etkileyici bir kısmı, Mandela’nın, takvim yapraklarına aldığı bir iki cümlelik notlardan oluşuyor. Yine, söz konusu ‘malzeme’, fragman tarzında ve fragmanların tematik olarak sınıflandırılması tarzında bölümleme yapuılmış. Verne Harris, ‘Kendimler Konuşmalar’ı, oluştururken kendilerine, Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı yapıtını model edindiklerini de belirtiyor. Kuşkusuz, içerik değil, kitap tarzı model edinilen.
Son olarak, Mandela’nın, 1994 yılında yayımlanan ‘Özgürlüğe Uzun Yürüyüş’ adlı otobiyorğrafisinin Türkçeye henüz tercüme edilmemiş olduğunu, ilgili yayınevlerine hatırlatmak isterim.

KENDİMLE KONUŞMALAR
Nelson Mandela
Çeviren: Ümit Şensoy
Optimist Yayınları
2011, 408 sayfa, 40 TL.