Solda son toplumcu

Solda son toplumcu
Solda son toplumcu

Adnan Satıcı

Adnan Satıcı 13 Şubat 2007'de vefat etmişti, kırk beş yaşında... Dört yıldır, tek bir yazı yazılmadı hakkında...
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

Solda son toplumcu derken Adnan Satıcı’nın kendisine ilişkin bir tanımlamasından veya bir deklârasyonundan söz etmiyorum. Baktığım yer, Satıcı’nın şiiriyle, içinde yer aldığı toplumcu gerçekçi kuşağın yazdığı şiir arasındaki ilişki biçimi, bu ilişkide yaşanılan gerilim ve bunun neticesinde, Satıcı’nın şiirinde ortaya çıkan dönüşümdür. Adnan Satıcı’nın bir şair olarak imgesi, şiirinin taşıdığı tinsel evrenin imgesinden daha ön planda oldu. ‘Adnan Satıcı’ dendiğinde akla ilk gelen, Satıcı’nın, poetik bir mevzi edinmeyi önemsemeyen coşkulu kişiliği idi; şiiriyle getirdiği tinsel dünya veya tinsel problemler alanı değil. Satıcı’nın, şair olarak oluşum sürecinin kendine özgü bir durumu vardır. Bu durumu, ‘hızlandırılmışlık’ olarak adlandıracağım. Olup biteni, olup biterken yakalamak, olup biten, oluş halinde iken ona dâhil olmak, kaygısıydı bu; ve kendinden önce gelene dâhil olmak şeklinde açığa çıkıyordu. Adnan Satıcı, bu dahil olma durumuna, ilk kitabı yayınlandığında gelmiş bir şairdi. İstediği yerin kendisine verilmesini beklememiş, onu kendisi koparıp almıştı.
Adnan Satıcı, siyasal fikirleri bakımından toplumcuydu; milliyetçiliğin her türlü biçimine uzak duran bir komünistti. Evrensel gazetesinde yazıyordu. Lenguistik Dram başlıklı denemesinde, “Bana sorulsa, insanın hangi dilde yazdığından çok, ne yazdığıyla ilgilenilmedir derim” diye yazar. Sözünde Durmak başlıklı makalesinde ise “Türkçeyi bu denli sevmesem, ona neler borçlu olduğumu bilmesem, ‘sözünde durmak’ yerine ‘ahde vefa’ deyimini kullanmayı yeğlerdim” diyecektir.
Ancak şiir anlayışı bakımından, yani dizelerinin dizimi ve düz söyleyiş yerine imgeye verdiği önem bakımından, Satıcı’yı, toplumcu gerçekçi poetikanın içinde değerlendirmek, oldukça zor gözüküyor. İlk kitabındaki şu dizeler örneğin... “Beyazını kaplayan buğu benim kederim” (Gül Sığınağı), “Kıyısına yalnızca insanların vurduğu bir deniz” (Pusula), “Bırak yasak saatler yürüsün damarlarıma” (Ellerimi Suçlardım), “Sonra varlığı kuşkumuzu azdıran anneler unutulur” (Bir Dudak Kanaması), “İncinmiş kavalımla sessizlik boğulurdu” (Hasret Baladı), “Döndüğümde, gömleğimin eteğinde dağlarla yorgun olurum” (Döndüğümde). Bunlar, toplumcu gerçekçilikten çok, İkinci Yeni’ye yakın dizelerdir. Bu dizelerin yer aldığı, ‘Ülkesiz Şarkılar’ın yayımlanış tarihinin Mart 1985 olduğunu bir kez daha anımsatmak isterim. 1985, 60’lı yıllardan beri gelen, İkinci Yeni ile toplumcu gerçekçi şiir arasındaki gerilimin doruğunda olduğu bir dönemin tarihidir. Ve bu dizeler, özellikle imgeyi dışlayan toplumcu gerçekçi şiirden çok, İkinci Yeni’ye yakın bir poetik alanda yer almaktaydı. Başka bir deyişle, Satıcı, ideolojik duruş, yoldaşlık ruhu, tarihsel misyon ve onto-biyografisindeki sorunların nihai çözümü bakımından toplumcu gerçekçiliğin içindeydi, ve bu sorunlar, konu bakımından şiirinin de temel meselelerini oluşturuyordu fakat poetik olarak, yani şiirini imgeci bir tarzla yazması ve şiirinin merkezine kendi bireysel varlığını koymuş olması bakımında toplumcu gerçekçi değildi ve bu değillik, İkinci Yeni’ye, orada da Turgut Uyar’a yakınlıkla ıralıydı. Bir şahsiyet olarak içinde yer aldığı toplumcu gerçekçi poetika, kendi şiirinde verimli bir toprak olarak ortaya çıkmıyordu; Satıcı, kendi varlıksal hikâyesini dile getirmek için, bu poetikayı yeterli görmüyor olsa gerekti. Gerilimin diğer ucu, ona, kendi onto-biyografisiyle birlikte yürüyebileceği verimli bir olanak içeriyor olarak görünmüş olsa gerekti. İki uç arasında bir tür içsel sentez. Daha sonra, 6 Şubat 1996 tarihli Evrensel gazetesindeki köşesinde, yaklaşık olarak şöyle dile gelecekti bu sentez: Evet, imge, insanlık durumunun bir anahtarıdır, fakat imgenin hakikatle yetinmezliği kuşkuludur; komünal dünya başlı başına bir imgedir. Toplumcu gerçekçi poetika, Adnan Satıcı’yla birlikte kesintiye uğruyordu. Solda son toplumcu derken, kastettiğim bu durumdur. 

Adnan, beyaz değil, zenciydi
Adnan’la aramızda iki yaş vardı, ama edasını ve yaşam tecrübesini hesaba kattığımda, bu fark yirmi yıl gibiydi.. Birçok gecemiz sabaha kadar beraber geçti, şiir ve Marksizm’in durumu tartışmalarıyla... Adnan, Ulus Baker, Ekin Yayınları’nın sahibi ve editörü Mehmet Düz, Fatih Kura, Coşkun Şenol ve ben. Kavaklıdere ile Sakarya caddesindeki bar ve meyhanelerde; Ayaş’ta, Mehmet’in evinde, Fatih’in bağında... “Yar kaşların kara” türküsünü söyleyen sesi hâlâ kulaklarımdadır. ‘Beni Hiç Göremezsin’ yayımlandığında yazdığı kısa-özlü yazının bir yerinde, “Yücel, duygu dediğimiz ergimiş ruh çeliğini donduktan sonra dövmek gereğine inanmıştır” demişti. Bu ifade, aslında, Adnan’ın kendi şiirine ilişkin önemli bir ipucunu da dile getirir. Onun şiiri, duygu denilen ergimiş ruh çeliğini, donmadan henüz sıcak halinde döven bir şiirdi. Bu şiirin tinsel evreninde, kendi varoluşu bakımından, geçmişi unutmak isteyen, fakat geleceğe de inanmayan, bir özne söz konusudur.
Beyaz kültürü, yarının kendisine ait olduğu bilinciyle, duyguların ertelenerek yaşanması sonucuna dayanır. Zenci kültürü ise, yarının kendisine ait olmadığı bilinci nedeniyle, duygunun ertelenmeden yaşanmasına dayanır. Adnan, beyaz değil, zenciydi.
‘Ülkesiz Şarkılar’ ifadesindeki ‘ülkesiz’ nitelemesini, ‘yurtsuz’ olarak anlamak gerekir aslında. Satıcı’nın Diyarbakırlı ve Kürt kökenli olduğunu hesaba kattığımızda, ülkesiz nitelemesinin kuşkusuz siyasal bir göndermesinden söz edilebilir elbette. Ülkesiz ifadesinin, ‘devletsiz’, ‘yönetimsiz’ çağrışımları bulunsa da, kitabı oluşturan şiirleri hesaba kattığımızda, dile getirilmekte olan yurtsuzluktur, yani siyasal değil ontik sorun. Varoluş devamlılığı oluşturacak bir yuvadan yoksun olmak. Bin Yıl Daha Ülkesiz şiirinden: “Gidersen/ Bin yıl daha ülkesiz bir çocuk kalır/ Yıldızsız, pusulasız, mülteci, kanamalı/ Gidersen fırtınada en ince söğüt dalı/ O sabah kırılırım toprağıma düşemem.” Onun şiirinde, aşk, bu yurtsuzluğun tek yuvasıdır. Adnan Satıcı, 13 Şubat 2007’de, ‘ani ölümle’ vefat etti. ‘Ülkesiz Şarkılar’ (1985), ‘Yerçekimine Uyan Portakal Çiçeği’ (1994), ‘Dokuzuncu Blues’ (1996), ‘Hep Unutur Uzaktaki’ (1998), ‘Burada Bir Orman Var’ (1998), ‘Poetika’ (2000), ‘Eksikti Geceler ve Bazı Günler’ (2004) sağlığında yayımlanan yapıtları. Genç yaşta ölümünün ardından bugün dört yıl geçmiş olmasına rağmen bütün şiirleri, bir kitapta toplanamamış ise eğer, bunun nedeni, Adnan Satıcı’nın poetik bakımdan sahipsiz olması olsa gerek. Bu sahipsizliğe, artık bir son vermek gerekiyor sanırım. Toplumcu şairleri kendi bünyesinde toplayan Kırmızı Yayınları, Satıcı’nın şiirlerini de bir kitapta yayımlayabilir. Fahri Özdemir’in kulaklarını çınlatırım. Oradaki diğer toplumcu şairlerin bundan rahatsız olacağını sanmıyorum.
Şu dizeler de, ilk kitabındandır: “Ben dondum oysa yeryüzü sıcak/ Ölümün benden genç adı olmayacak.”

Hepsi iki buçuk yıl içinde olup biter
Adnan Satıcı, 1962 doğumluydu. Liseyi 1981 yılında, yani 12 Eylül askeri darbesinden bir yıl sonra bitiriyor ve aynı yıl Gazi Üniversitesi’ni kazanıyor. Bir yıl sonra, 1982’nin Ekim ayında, Yarın dergisinde şiirleri yayımlanıyor; hem de birkaç şiiri toplu olarak. Bu çok önemli bir başlangıç… Yarın dergisi o yıllarda Ankaralı genç kuşak toplumcu şairlerinin bir araya geldiği heyecan verici bir dergiydi. Arkasından başka dergilerde de şiirlerini yayımlıyor, ama asıl önemli olan, 1984 yılında Yeni Türkü Şiir Yayınları’nın düzenlediği şiir ödülünü ‘kitap dosyasıyla’ kazanmış olmasıdır. Ve ilk kitabı ‘Ülkesiz Şarkılar’, 1985’in Mart ayında yayımlanır. Bu da çok önemli bir başarıdır. Çünkü Yeni Türkü Şiir Yayınları herhangi bir yayınevi değil, Türk şiirine yön verme atılımı içinde olan genç şairlerin toplandığı ve kitaplarını birlikte çıkardıkları bir yayınevidir. Hepsi iki buçuk yıl içinde olup biter. Adnan Satıcı; Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Behçet Aysan, Akif Kurtuluş, Adnan Azar, Hüseyin Ferhad ve Veysel Öngören gibi isimlerin olduğu bir çevrenin içine, eşit bir üye olarak girer. Aslında iki çevrenin; Telli, Cengizkan’ın yer aldığı Türkiye Yazıları dergisi çizgisi ile Yaşar Miraç, Erhan, Aysan, Azar’ın yer aldığı Yeni Türkü şiir çizgisinin... Ancak gerek otobiyografisi, gerekse şiirinde ortaya çıkan tinsel problematiği gereği bu çevrenin poetik zemininin bir şairi değildir Adnan Satıcı. Poetik ve biyografik benzerliklerden çok, belki dönemin ideolojik coşkusuyla, kendisinden önce oluşmuş bir poetik güce dâhil olma isteğinin yönlendiriciliği söz konusuydu.