Solun uzun gecesi biterken

Solun uzun gecesi biterken
Solun uzun gecesi biterken

Alain Badiou

Alain Badiou ve Slavoj Zizek'in girişimiyle düzenlenen bir konferansın metinlerinden oluşan 'Bir İdea Olarak Komünizm', komünizm fikrinin geçerliliğini ve geleceğini Eagleton'dan Ranciere'e, Nancy'den Negri'ye önde gelen düşünürler aracılığıyla sorguluyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Komünizm, yaşatılmaya değer yegâne siyasi fikir midir? Veya vurguyu değiştirerek soralım: yaşatılmaya değer yegâne siyasi fikir komünizm midir? Özgür ticaretin ve sermaye birikiminin süregiden çağında felsefi bir tutkuyla sevilecek fikirlerin en girifti olduğu söylenebilir komünizmin ama bugün savunulmaya değer yegâne fikrin komünizm olduğunu söylemek onu Platoncu anlamdaki ‘idea’nın bir metonimisi haline getirir: hem bir parçası olur onun hem de bir temsilcisi. Bu akıl yürütmenin bir sonraki aşaması, günümüzün filozoflarının ancak komünistler olduğudur ki, elimizdeki komünizm kitabına katkıda bulunan yazarlara baktığımızda bu şaşırtıcı fikir beklenmedik biçimde olası gelir bize. Jacques Ranciere, Jean-Luc Nancy, Slavoj Zizek, Terry Eagleton, Michael Hardt, Alain Badiou veya Antonio Negri bugün felsefi pratiklerini ortak bir temellere dönüş hareketiyle birlikte gerçekleştirirler (Eagleton bunu bir başka kitabında “Geçmişe doğru, ileri!” sloganıyla özetlemişti) ve düşüncenin antik çağında ‘ortaklık’ kavramına benzer bir ilgi duyarlar. Kavram hayatidir, ne de olsa Ranciere’in ‘Anlaşmazlık’ kitabında söylediği gibi: “Siyaset, tam da insan kâr ve zararı dengelemeyi bırakıp ortak varlığı dağıtmakla ilgilendiğinde başlar” ve böylece ortak varlığın, ortaklığın alanı komünizminkiyle bütünleşir. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ‘Bir İdea Olarak Komünizm’ başlıklı bu heyecan verici makaleler derlemesi, en çok da bu ortaklık kavramına odaklanıyor. İki sene önce Londra’da Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü’nün düzenlediği konferansta sunulan bildirileri bir araya getiren kitabın İngilizce baskısında Zizek şu eğlenceli meydan okumayı yapıyordu: “Korkmayın ve katılın bize, geri dönün! Komünizm karşıtı eğlencenizi yaşadınız ve bu yüzden affedildiniz; şimdi bir kez daha ciddi olma zamanı!”
Devletçiliğin, ekonomizmin, liberal uzlaşmanın, özel mülkiyet ve fikri hakların, özelleştirmenin dışında bir komünizm önerisiyle başlıyor kitap . Son on yılı düşündüğümüzde Negri ve Hardt’ın İmparatorluk’ta tarif ettikleri uluslar-ötesi hegemon İmparatorluk, öncelikle küreselleşme ve kitabın yayımlandığı 2000 yılı çevresindeki önde gelen kavram olan ‘yeni dünya düzeni’yle alakalıydı; Naomi Klein en son ‘Şok Doktrini’nde komünist ve/veya Keynesçi bir iktisattan vazgeçemeyeceğimizi ve bugün Çin Komünist Partisi’nin bütünüyle kapitalist olduğunu belirtip komünizm adlı kapitalizmlere işaret etmişti; Zizek ve Badiou ise Fransa ve İngiltere’de kendilerine çok düşman kazandırsa da Mao’nun, Lenin’in ve yer yer Stalin’in devrimci-terör’ünün komünizmin mirası olduğunu ve reddedilemeyeceğini öne sürdü. Yani komünist olmayan komünizmin yerini komünist olma biçimlerini, komünist oluşunu sorgulayan ve üstlenen bir komünizm almaya başladı: reddetme ve liberalizme geçme döneminin yerine Badiou’nun kavramıyla ‘olay’ın anlamını yeniden düşünme çabası geçti. Kitabın başında Komünizm İdea’sı başlıklı sunumunda Badiou öncelikle ‘idea’ derken neyi kastettiğini anlatıyor. İdea’nın özel isimlerle olan bağlantılarının ortadan kaldırılamayacağını söylüyor Badiou ve “Bu parıltılı devrimci kahramanlar Panteonu’nun sebi ne?” diye soruyor. “Spartaküs, Thomas Münzer, Robespierre, Toussaint-L’Ouverture, Blanqui, Marx, Lenin, Rosa Luxemburg, Mao, Che Guevara ve diğer birçoklarının adını niye biliyoruz? Sebep şu ki, bütün bu özel isimler -bir bireyin, mutlak bir beden ve düşünce tekilliğinin kisvesi altında- hakikat olarak politikanın o ender ve kıymetli uçuşkan sekanslar ağını tarihsel olarak simgelemektedirler.” Hemen sonra Stalin’in ‘kişi kültü’ çerçevesinde lanetlenişinin yanlışlığına vurgu yaparak kişi kültünün zorunluluğuna vurgu yapıyor; devrimci figürler Badiou’cu ‘olay’ların (event) çevresinde toplanmış çoğulluk iradelerinin gösterenleri haline geliyor ve tarih sahnesinde yer değiştiremez bir konum elde ediyorlar. Ancak Badiou’nun Stalin’le anlaştığı noktalar burada sona eriyor, o ne de olsa bir Mao’cu ve tarihsel mantığı da Mao’nun paradokslarından izler taşıyor. “20. yüzyıldan miras aldığımız sorunlardan çok 19. yüzyılın ilk yarısında irdelenen sorunlara yakınız. Tıpkı 1840 civarında olduğu gibi bugün de, toplumun rasyonel düzenlenişi için tek yolun kendisi olduğundan emin, tamamen kinik bir kapitalizmle karşı karşıyayız,” tespitini yaptıktan sonra komünist idea’nın yaşatılmasına yönelik şu çağrıyı yapıyor: “Her zaman , küresel ve evrensel entelektüel kurgular ile yerel ve tekil fakat evrensel olarak aktarılabilen hakikat parçaları deneyimini birleştirerek komünist hipoteze ya da daha doğrusu komünizm İdea’sına bireyin bilincinde yeni bir hayat verebiliriz. Bu İdea’nın varlığının üçüncü çağınca öncülük edebiliriz. Bunu yapabiliriz. O halde yapmalıyız.”

Ama nasıl? Zizek’in bir başka soruyu başlık olarak kullanan sunumu (Baştan Nasıl Başlanır?) Lenin’in 1922’de devrimin yaşadığı bir geri çekilme anı sırasında yazdığı ‘Yüksek Bir Dağa Tırmanmak Üzerine’de dağın zirvesine ulaşmaya çalışan ancak ilk girişimi başarısız olunca vadiye geri dönmek zorunda kalan dağcı imgesiyle açılıyor. Zizek buradan ‘sıfır noktası’ imgesine dönüyor ve “Bir daha dene. Bir daha yenil. Daha iyi yenil” diyen Beckett’la birlikte bize en baştan başlamayı öneriyor. “Kierkegaard’ın terimleriyle, devrimci bir süreç aşamalı bir süreç değil, tekrarlanan bir harekettir; başlangıcın tekrar tekrar tekrarlandığı bir harekettir.” Bu önemli sunumunda görünürde bir oksimoron gibi görünen ‘prolaterya diktatörlüğü’nün niteliğinden bahsederken Bülent Somay’ın kendisine gönderdiği bir mektuptan alıntı yapıyor ve Somay’ın kendisine ‘derin bir eleştiri’ yönelttiğini söylediği mektuptaki şu önermeye dikkatimizi çekiyor: “İşçi sınıfına (böyle) bir misyon yükleyen şey sadece ve sadece, bir başka yönetici sınıf olarak örgütlenme konusundaki yapısal yetersizliğidir. Proletarya kendi karşıtını ortadan kaldırırken kendini de ortadan kaldıran tarihteki tek (devrimci) sınıftır.”
Terry Eagleton sunumunda Shakespeare ile Marx arasındaki bir çizgiyi tarif ediyor ve Fırtına oyununun gölgede kalmış karakteri Gonzalo’dan bahsediyor, çevresindeki pişkin gençler tarafından alaya alınan saray mensubunun eşitlikçi sözlerini alıntılıyor: “Her türlü ticareti yasaklardım; yargıç filan olmazdı; kimse çalışmazdı; herkes aylak olurdu; hükümdarlık olmazdı; insana gerekli olan her şeyi doğa üretirdi; tersiz, zahmetsiz.” Oscar Wilde’ın rahat kıyafetler içinde bütün gün yan gelip yatıp bir yandan da Platon okurken bir yandan brendisini yudumladığı ve “kendi kendinin komünist toplumu olduğu” bir komünizm yorumundan bahsettikten sonra Shakespeare ile Marx’ı birbirlerinin içine yerleştiren bir başka alıntı yapıyor: “Siz tanrıların ilkelerini hiçe sayıp köle edenlere / Gösterin gücünüzü vakit geçirmeden, / Ortadan kalksın bu dengesizlik, / Herkes ihtiyacı kadar edinsin artık.” Michael Hardt’ın Komünizmin Komünü ve Jacques Ranciere’in Komünizmsiz Komünistler mi? sunumlarına da ayrıca dikkat çekmek gerekiyor: ilki gayri maddi ve biyo-politik yeni hegemoni biçimlerinin fikri mülkiyetle bağlantılarını ustalıkla kurarken, ikincisi komünizmin bir özgürleşme hipotezi olduğunun hakkını verip asıl sorgulanacak olanın komünizmden çok ‘özgürleşme’nin niteliği olduğunu vurguluyor. Eşitlik ve kolektifleştirme idealleri bu çok önemli kitabın merkezinden bize çok eski bir yeni ufka işaret ediyorlar: komünizm üzerine yeniden düşünüp eşitlik ve kolektifleşme fikrini yeniden canlandırabiliriz. Bunu yapabiliriz, o halde yapmalıyız.

BİR İDEA OLARAK KOMÜNİZM
Alain Badiou, Slavoj Zizek
Çeviren: Ebru Kılıç,
Ahmet Ergenç
Ayrıntı Yayınları
2011, 272 sayfa
20 TL.