Sözcüklerin hayatla buluştuğu yer

Sözcüklerin hayatla buluştuğu yer
Sözcüklerin hayatla buluştuğu yer

Tolstoy

Elif Batuman'ın 'Ecinniler'i İzak Babel, Tolstoy, Çehov gibi klasik Rus yazarlarını anlatıyor, görünüşte siyasetten hiç bahsetmezken yeni bir yaşam metafiziği öneriyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Dünyanın sahtekârlarla, bizden gizlenen güzelliklerle, ruhlarını değil iktidarlarını düşünenlerle dolu olduğunu gördüğümüz için bir Rus klasiğini alıp okuruz ve dünyaya bakışımızın keskinleştiğini hissederiz. Çevremizde değerlerden ve ilerlemeden bahseden siyasetçilerle onlara inanmış insanlar olduğu için bir Rus klasiğini alıp okuruz ve ruhlarında onlara bunu yaptıran arzuları görmüş gibi oluruz. Elif Batuman’ın ‘Ecinniler’inin konusu, böylesine dönüştürücü bir rol atfettiğimiz Rus klasiklerinin günümüzdeki mirası. Ama Rus edebiyatı üzerine uzmanlaşmış akademik dergilerdeki dipnotların bir araştırması olmak yerine Rus edebiyatının oluşturduğu ve hiç de kurmaca olmayan bir hayat alanını inceliyor Batuman. Bunu yazarların yaşadıkları yerlere yolculuklar yaparak, akrabası oldukları yazarlar hakkında konferanslar düzenleyen aile üyeleriyle karşılaşarak, kitabın konusu olan olayları yaşarken bir yandan kendisi de bir maceradan diğerine koşarak yapıyor. 

Heyecanlar kitaplarda ölür!
Tolstoy’un doğduğu, hayatının büyük bir kısmını yaşayıp ‘Savaş ve Barış’ ile ‘Anna Karenina’yı yazdığı ve şimdi topraklarının altında gömülü olduğu Yasnaya Polyana’da geçen Tolstoy’u Kim Öldürdü? başlıklı bölüm, bu maceraların en ilginçlerinden biri. Stanford’da öğrenci olan Batuman yazdığı tezin bir bölümünü Yasnaya Polyana’daki Uluslararası Tolstoy konferansında sunmak istiyor ve Henri Troyat’ın yedi yüz sayfa uzunluğundaki Tolstoy biyografisine gömülüp yazarın yaşamının son yılları üzerine bölümleri okuyor ve en sonunda bilgisayarının başına geçerek Tolstoy Doğal Nedenlerle mi Öldü Yoksa Öldürülmüş müydü: Adli Bir Araştırma başlıklı bir sunum önerisi yapıyor. “Rusya’nın en tartışmalı kamusal figürü olduğu söylenebilecek olan Tolstoy’un güçlü düşmanları vardı. 1897’de ‘Ölüm tehdidi içeren yeni mektuplar aldım,’ diye yazmıştı... Genelde olduğu gibi Tolstoy’un düşmanları onun güya arkadaşı olan kişilerden, örneğin Yasnaya Polyana’ya akın eden hacılardan daha korkutucu değillerdi...” Seksen iki yaşında hayata gözlerini yuman Tolstoy’un doğal sebeplerle değil, bir cinayet sonucunda öldüğünü iddia edeceği araştırması Stanford’daki edebiyat fakültesi tarafından kabul edilmiyor ama Batuman yine de uçağa atlayıp sunum yapmak üzere Yasnaya Polyana’ya gidiyor. “Moskova’ya uçacağım gün havaalanına geç kalmıştım. Check-in masası kapanmıştı. En sonunda beni uçağa almış olsalar da bavulumu almadılar ve bavulum daha sonra Aeroflot bilgi sisteminde bütünüyle kayboldu. Uçak yolculuğu ölüm gibidir: her şey sizden alınır.”
Hayatı güzelce kompartmanlara ayıran bir dünyada bütün heyecanlar kitapların sayfalarında öldürülür, hayattaki görevimiz de bu ölü deneyimleri incelemek veya derlemekmiş gibi görünür. Oysa Batuman’ın kitabın başında ilan ettiği niyeti, bu hayati, değişken, dönüştürücü edebiyatı yalnızca onun hakkında okuyarak öldürmek yerine bizzat deneyimlemek, onun hayatın kompartmanlarını kaldırmaya meyleden çoksesliliğine ve yıkıcı güzelliğine ulaşmak. Üniversitede dilbilim okurken Foucault’nun Don Kişot hakkında yazdığı ve İspanyol asilzadesini “ince uzun bir işarete, bir kitabın açık sayfalarından yeni kaçmış bir harfe” benzettiği bir bölüme rastlıyor ve kitaplarla hayatın birbirini iten, reddeden şeyler oluşu üzerine düşünmeye başlıyor. Kendi adının (Arapça ve İbranice’nin ilk harfi alef’in Türkçesi olan Elif) işaret ettiği harfin bir çizgi oluşuyla kendisinin ince, uzun bir çocuk oluşu arasındaki ilişki, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’teki ünlü sorusu gibi (“Ne vardır bir ismin içinde?”) onu harflerin arkasına geçmeye yöneltiyor.
‘Ecinniler’in giriş bölümünde bu arayış onu Ankara ’da ‘Anna Karenina’nın tadını çıkaran bir okur olmaya, dilbilim derslerine, ardından da akademinin dışındaki yazarlık atölyelerine savuruyor. (Bu arada, dilbilimcilerin az bir yer tutmadığı bu kitabın çevirisinde metonimi gibi kavramları düzdeğişmece gibi öztürkçe sözcüklerle karşılamak okurun iştahını biraz kaçırabillir. Ancak özellikle de ‘Kara Kitap’ın ünlü karakteri Rüya’yı Hayal olarak Türkçeleştirmek, Galip’i “İstanbul sokaklarında ‘Hayal! Hayal!’ diye bağıra bağıra” yürütmek bir hayalperestlik göstergesinden çok, Türkiye ’nin Nobel ödüllü yegane romancısı Orhan Pamuk’un en ünlü romanını yalnız çevirmenin değil, editörün de okumamış olduğunu gösteren vahim bir hata gibi duruyor.) Batuman’ın hayattaki gayesini keşfetmeye çalıştığı bu bölümler, kitabın açılışında kendisinden bahsedilen Thomas Mann’ın bildungsromanlarını akla getiren bir arayış duygusuyla yazılmış: “Bir akademisyen değil bir yazar olmayı istiyordum. Ancak yüzünü okyanusa dönmüş bir park yerindeki tenekeden ufak bir tentenin altında durmuş, kahvaltı sırasında kafeteryada hazırladığım fıstık ezmeli sandöviçleri yerken New England’ın aşkıncı ‘yaratıcı yazarlık’ kültürü hakkında nihai bir hayalkırıklığı aşamasına ulaştım...” 

Sahici ve davetkâr
Batuman’ın kendi ‘praksis’ine doğru yaptığı yolculukta ilerlerken, tıpkı hakkında üniversitede bir tez yazdığı ‘Don Kişot’ romanının kahramanı gibi onun da ancak ‘kitaplar’ ve ‘yaşam’ arasında yer alan ve ikisinden de ayrıştırılamayacak nitelikte bir noktanın üzerinde dururken yaşadığını hissediyoruz. Banyosundaki tartıyı kütüphaneye götürüp Tolstoy’un yüz ciltlik toplu eserlerini onar onar tarttığı, İzak Babel’in ikinci karısı ile kızını San Francisco Havaalanı’nda karşılaması gerekirken onları kaybettiği, Alice Harikalar Diyarı’nda sopa olarak flamingo kullanarak kroket oynayan Alis gibi, rüyasında raket yerine elinde bir kazla Tolstoy’la tenis oynadığı bölümlerde bu ‘yaşam‘ kadar ‘kitap‘ da gerçeküstücü boyutlar kazanıyor. Örneğin şu cümleye bir bakın: “Çehov’un evindeki odalardan hiçbiri Uluslararası Tolstoy Araştırmacıları’nın bütün üyelerini içinde barındıracak kadar büyük değildi.” Çehov’un içinde yaşadığı odalar ve ev, Çehov’un arkadaşı Tolstoy’un imzasıyla yayımlanan kitapları okuyan akademisyenler ve araştırmacılar tarafından bu şekilde işgal edildiğinde hayat, temsil ve sanat hakkındaki alıştığımız görüşler de etkisini yitirmeye başlıyor. “Cervantes’ten bugüne, romanın yöntemi genel olarak taklit olmuştur: Karakterler anlamlı buldukları kitaplardaki karakterlere benzemeye çalışırlar. Ama peki ya farklı bir şey denerseniz (...) ortalıkta Gaul’lü Amadis adlı romanın kahramanıymış gibi yaparak dolanmak yerine, yaşamınızı Amadis’in asıl yazarının esrarını incelemeye adar, İspanyolca ve Portekizce öğrenir, bütün akademik uzmanların izini sürer, Gaul’ün nerede olduğunu bulursanız (çoğu uzman Galler ya da Breton diye inanıyor) – peki ya bütün bunları kendi başınıza yapar, kurgusal bir karakter uydurmazsanız? Peki ya siz bir kitap yazdıysanız ve baştan sona doğruysa?” Görünürde siyasetten hiç bahsetmeyen ‘Ecinniler’in okura yaptığı bu çağrı, yeni bir yaşama metafiziğiyle birleşiyor ve bizden ancak girişimci kapitalist hayaller kurmamızı isteyen yeni bir muhafazakâr dönemin başlangıcında kulağa daha da sahici ve davetkâr geliyor.

ECİNNİLER
Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar
Elif Batuman
Çeviren: Sabri Gürses
Doğan Kitap
2011, 292 sayfa, 18 TL.