Stanislavski'nin 'renkli' yaşamı

Stanislavski'nin 'renkli' yaşamı
Stanislavski'nin 'renkli' yaşamı

Konstantin Stanislavski

Stanislavski'nin adım adım kendinde ve deneyimli oyuncularda gördüğü yetersizliklerden kaynaklı giriştiği oyunculuk yöntemleri üzerine çalışmaları, dönemsel manifestoların ötesinde varoluşsal bir anlam da taşıyarak sanatsal yaşamının bütününe hakimdir
Haber: EMRAH YARALI / Arşivi

Stanislavski ismi, tiyatro dünyası için, Braudel’in Marksizm’e ilişkin olarak söylediği “[onunla] ilişkiyi kesmek için inanılmaz bir dil otosansürü gerektiğini” ifade etmesine benzer bir anlam taşıyor. 20. yüzyıla kadar olan sürede genel hatlarıyla belirli bir yöntemleştirmeden, eğitimden ya da oyunculuk disiplini adı altında toplanabilecek bir yapıdan söz etmek pek mümkün görünmemekle birlikte Stanislavski’nin sistem’i bu eksikliğe verilen cevaplardan birini oluşturuyordu. Bugün de verilen cevapların temelinde aynı ismin olduğunu söylemek pek yanlış olmayacaktır sanıyoruz.
Deneyimleriyle birlikte Stanislavski, dostu N. Dançenko’yla yeni bir tiyatronun özlemini kurarken, yeni bir oyunculuğun da ilk nüvelerini atarlar. Slav Pazarı yemeğinde oluşturdukları ilkeler, tiyatroda ‘günah’ların sıralandığı ve gerçekten tiyatroya ibadet edeceklerin ve bu uğurda ideali olanların tiyatrolarına alınacağı örtülü bir yasayı oluşturur. Kendilerine yönelik ‘yenilik için yenilik’ eleştirilerine, “eskiden uzaklaştıran her şeyin doğru” olduğunu kabul ettikleri bir söylemle, geleneksel oyunculuk biçimine, tiyatromsuluğa, konuşma biçimindeki yapmacıklığa, abartılı, klişe oyunculuğa, alışkanlıklara, kalıplaşmış dekor anlayışına, yıldız oyunculuk yaklaşımına ve ticari tiyatro içinde bulunan farsikal oyunlara karşı bir yapı oluştururlar: Moskova Sanat Tiyatrosu (MST) işte bu karşı duruşun bir simgesi olarak doğar. Ekim Devrimi öncesinde ve sonrasında Stalin döneminin resmi sanat programı ‘sosyalist gerçekçilik’ olduğu sürece kadar önemi misyonuna göre sürekli olarak değişir. 

Dostlarıyla ayrışma pahasına
MST’nin dönemsel açıdan öncü olduğu tek başına özellikli bir devrimci durumundan ziyade, dönemin bir bütün olarak sanatsal akımlarının yenilendiği ve muhafazakar kimliklerinden sıyrılması adına bir manifestolar döneminin parçası olduğu ifade edilebilir. Ancak Stanislavski’nin adım adım kendinde gördüğü eksikliklerden (Finlandiya süreci) ve gerek öğrencilerinde gerekse de deneyimli oyuncularda gördüğü yetersizliklerden kaynaklı giriştiği oyunculuk yöntemleri üzerine çalışmaları, dönemsel manifestoların ötesinde varoluşsal bir anlam da taşıyarak ‘Sanat Yaşamı’nın bütününe hakim olacaktır.
Öyle ki, Sovyetler yönetimine geçişle birlikte tüm mal varlıkları kamulaştırılan bir ailenin ferdi olarak Stanislavski devrimin karşısında yer almadan dönemini “…domuz yağı mumundan elektrik projektörüne, tarantas’tan uçağa, yelkenli gemiden denizaltıya, nöbetleşe at ve sürücü değiştirerek hızla giden posta arabalarından radyoya, flintadan büyük Bertha toplarına, toprak köleliğinden komünizme ve Bolşevizme geçiş ortamı” olarak niteler. Bu bağlamda da tiyatronun kitleler üzerindeki eğitici ve sanatsal ihtiyacını vurgulayarak, ‘renkli yaşamı’nda, geçiş dönemine ithafen düşüncelerini birkaç kez değiştirmek durumunda kaldığını belirtecektir. Dostlarıyla ayrışma pahasına, prodüksiyon odaklı çalışmaları bir kenara bırakarak, kendisini maddi, manevi sıfırlama riskini de aldığı stüdyolarla, oyunculuğun araçlarını arayan eğitim çalışmalarının sonucu olarak sistematik bir analiz gerçekleştirmeye çalışan Stanislavski bu işlevi görecek teorik bir birikimi de ardında bırakma çabasına girişir: ‘Bir Aktör Hazırlanıyor’, ‘Bir Karakter Yaratmak’, ‘Bir Rol Yaratmak’. 

Coşku belleği, dikkat çemberi
Zaman zaman ‘sistem’in yanlış ve parçalı görünmesine yol açan kitapların Amerika’daki yayımlanma macerası bir yana bırakılırsa kitapların dilinin bir kurgu içerisinde öğretmen-öğrenci ilişkisinin hiyerarşisini yansıttığı görülebilir. Bu kurgu içerisindeki her öğrenci tiplemesinin farklı karakterdeki yapısı, bir topluluğa/oyuncuya yönelik olarak çeşitli tekniklerin ipuçlarını barındırıyor. Bu çerçevede, teatral bir roman karakteri olarak doğan ve asıl olarak Stanislavski’nin kendisini temsil eden Tortsov karakteri, kelime kökeni olarak Tvorçestvo (yaratıcılık) sözcüğünden türetilerek, ‘yaratıcı’ anlamını taşımaktadır. Bu kitaplarla ve karakterleriyle bir oyuncunun oyuna, karaktere, rolüne hazırlanma süreci, notları ve bir prodüksiyonun tarihçesini yansılayan Stanislavski, yeni kuşağa –hatta Dançenko’yla arasının açılmasının sebebi olan şekliyle- öğrencilere, eğitime, deneyselliğe ve araştırmaya dönük çalışmalara yönelmiştir. Bu bağlamda kendisini de bir öğrenci olarak nitelemek pek yanlış olmayacaktır, keza rastlantı eseri bulduğu yöntemini (Stockman karakteri) istediği anda çağıracak yöntemi bulmak ancak bir çocuk merakı ve adanmış bir hayatla mümkün görünüyor. Özellikle tüm hayatını adadığı ve bunun formülasyonu için birçok kavramın (coşku belleği, dikkat çemberi vb.) yaratıcılığına bel bağladığı iç aksiyon yönteminden fiziksel aksiyona olan yönelimi de bu merakın rol üzerindeki aşamasını temsil eder. 

Müthiş bir yaşamöyküsü
Tüm kitaplarının bütünlüklü olarak değerlendirilmesi Stanislavski’nin aynı zamanda hayatıyla da bir arada ele alınmasını gerektirir. Tarihi kişilikler aktarılırken genellikle kişinin yaşadığı ortam soyutlanarak sunulurken, bu metodoloji kişiyi bağlamından kopuk, insanüstü bir varlık olarak sunar -tıpkı ceberrut yönetmen efsanesinin temelini oluşturan, ancak başka bir açıdan de bakılabilecekken otoriter bir Tortsov’un yerleşik hale gelmesi gibi. Bu da bize sanki bu kişiliklerin becerilerinin ve dolayısıyla teorilerinin yukarıdan vahiy yoluyla ya da içeriden kendiliğinden çıkan bir duygu seliymiş gibi algılanmasına yol açar. İşte diğer kitaplarına nazaran daha az merak uyandıran ‘Sanat Yaşamım’ adlı çalışma bize bu ilintiyi kuracak müthiş bir öz yaşamöyküsü sunar. Agora Yayınları’nın zamanında pek rağbet görmeyen böylesi bir çalışmayı da diğer kitaplarıyla birlikte tekrar gündeme alması pragmatik ve araçsalcı bir Stanislavski okuması için pek anlamlı olmasa da gerçekten derinlemesine bir çalışma yürütmek isteyenler için Stanislavski puzzle’ının en büyük parçasını oluşturuyor.
Yeniden yayımlanan bu kitapları vesile ederek onları binbir emekle Türkçeye kazandıran Suat Taşer’i de anarak son bir ekleme daha yapıp bitirelim. Bugünün tiyatrocuları farkında olmasalar da, bilmeden nesir konuşan M. Jourdain’leri gibiler, sürekli Stanislavski’den besleniyorlar…

SANAT YAŞAMIM
Konstantin
Stanislavski
Çeviren: Suat Taşer
Agora Kitaplığı
2011, 569 sayfa, 30 TL.