'Su çatlağını bulur'

'Su çatlağını bulur'
'Su çatlağını bulur'

Ermeni asıllı Fransız fotoğrafçı Antoine Agoudjian ın fotoğraflarından oluşan Yanan Gözler: Ermenilerin Hatıraları sergisi 5 Haziran a kadar Tütün Deposu nda görülebilir.

23-25 Eylül 2005 tarihleri arasında düzenlenen konferansın tebliğleri kitaplaştı. 'İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri', Türkiye'de Ermeni sorunu konusundaki en cesur adımın belgesi niteliğinde
Haber: BAHADIR ÖZGÜR - bahadir.ozgur@radikal.com.tr / Arşivi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘resmi ucube’ ilan ettiği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yıkımı, tam da 1915’teki büyük kırımın 96. yıldönümüne denk getirildi... ABD Başkanı Barack Obama’nın bu yıl da ‘Büyük Felaket (Meds Yeghern)’ kavramını kullanmasını, ‘muteber’ basınımız, tüm makbul vatandaşların hissiyatına tercüman olacak biçimde, ‘Obama Ermeni lobisini kızdırdı!’ başlığıyla verdi. Böylece her nisanda ülkenin üzerine çöken o ağır ruh hali kazasız belasız bir kez daha ustaca savuşturulmuş oldu! Sadece bu yaşananlar bile 96 yıl boyunca türlü karartmalarla kutsal bir tabuya dönüştürülen Ermeni kırımı ile resmi ideoloji arasındaki bağın ne derece güçlü olduğunu gösteriyor. Mesele vicdani muhasebenin sınırlarını aşıyor. Önce kabul etmeyi, ardından gereğini yerine getirmeyi zorunlu kılıyor artık. Aksi taktirde kendi devleti olmasına rağmen bir halkın hâlâ var olma, kimliğini koruma savaşı vermesini anlamak pek mümkün görünmüyor.
Ne var ki, 96 yıl önce olanları kabullenme cesareti bir yana ne olduğunu anlama çabasının dahi hiddetle engellenmeye çalışıldığına henüz beş yıl önce yakından tanık olundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 23-25 Eylül 2005 tarihleri arasında düzenlenen bir konferansın başına gelenler 1915’te neler olduğuna dair toplumsal tahayyülü biraz daha netleştirdi. İşte İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kitaba dönüştürerek yayımladığı bu konferansın tebliğleri, Türkiye ’de Ermeni sorunu konusundaki en cesur adımın belgesi niteliğinde. Nitekim iki yıl sonra Hrant Dink’in katledilmesi, alınan riskin ve atılan adımın öneminin trajik bir teyidiydi. Bu nedenle Ermeni konferansının maruz kaldığı kara kampanya da en az sunulan tebliğler kadar tarihi değere sahip. Bu kaygıyla hareket eden Prof. Dr. Selim Deringil bütünüyle konferansın kısa tarihçesine ayırdığı sunuş yazısında, “Benim bu meseleyle ilişkimin bilimsel başlayıp duygusal bir hale geldiğini açıkça ifade edeyim... Bütün hayatım boyunca benim için bir kıvanç vesilesi olacak nadir olaylardan biri” diyor.
Boğaziçi Üniversitesi’nin mahkeme kararıyla yasaklanmasından internet, telefon, medya yoluyla hakaretlere; iktidarla muhalefetin uzlaşı içinde konferansçıları ‘vatan haini’ ilan etmesinden vatanperver hukukçuların suç duyurusuna; emekli subayların eylemlerinden Erdal İnönü’ye fiili saldırıya kadar sunuş yazısında ayrıntılarıyla aktarılan türlü baskılar soruna samimiyetle yaklaşmaya çalışanların önüne döşenen mayınların bir listesi gibi. Dolayısıyla Deringil’in açık yüreklilikle ifade ettiği bu duygusal bağ, resmi ideoloji ile 1915 arasındaki o bükülmez demir bağı çözebilecek eldeki yegâne iksir belki de... Niyetleri bilimsel bir yaklaşımın kapısını aralamak da olsa, konferansa katılanların tebliğlerinin tamamına aynı duygusal bağın hakim olduğunu söylemek gerekir. 

Ermenilerin yaşamadığı yer yoktu
‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri’, Osman Köker’in tehcir öncesinde Osmanlı’daki Ermeni varlığına dair sunduğu ilçe ve köyleri de kapsayan nüfus bilgileri, meseleye yaklaşırken en başta kabullenilmesi gereken temel bir gerçeğe işaret ediyor: Bu topraklarda Ermenilerin yaşamadığı tek bir vilayet yoktu. Köker, aksi iddialara dair çarpıcı bir de örnek veriyor: “Ermeni nüfusunun olduğundan çok daha düşük gösterildiğine dair çok açık kanıtlar var. 1907 sayımında Ermeni nüfusunun ‘0’ olarak görüldüğü Beykoz’da halen bir Ermeni Kilisesi ve okulu bulunuyor. Tüm bir mahalle ‘Ermeni mahallesi’ olarak anılıyor.” Köker, tartışma yaratan tehcir sayısının ise nüfus bilgileri, ticari kayıtlar vb. dikkate alındığında ‘Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi’nde yer alan (924 bin 158 kişi) bilgiyle uyumlu olduğunu söylüyor. Konferansa katılan çoğu tarihçi ve araştırmacının bulguları da benzer nitelikte. Bugün şuyuu vukuundan beter görülen Anadolu’nun aynı zamanda bir Ermeni yurdu olduğu gerçeği, sade deliller ışığında rahatlıkla anlaşılabiliyor.
Ancak Edhem Eldem’in ‘Banka Vakası’ başlıklı çalışması, Ermeni toplumuna yönelik sistemli imha politikasının iddia edildiği üzere Balkan Savaşları’nın yarattığı travmadan çok daha önce planlandığı ve resmi politika haline geldiğini gösteriyor. 26 Ağustos 1826’da Osmanlı Bankası’nın Taşnaktsuyun hareketine üye 26 Ermeni tarafından basılması olayını inceleyen Eldem, resmi tarihin bu vakada sadece bankanın basılmasını ön plana çıkarırken, bu olay vesile edilerek İstanbul’da başlatılan Ermeni katliamının özenle görmezden gelindiğine dikkat çekiyor. Eldem’e göre, eldeki belgeler, bankayı basanlara karşı o dönem herkesçe meşru sayılabilecek sert tedbirlerin yerine müsamahalı davranış sergilendiğini, buna karşın masumiyeti imtinayla vurgulanacak binlerce Ermeniye karşı oluşan şiddet hareketine göz yumulduğunu kanıtlıyor. Şehzade Salahaddin Efendi’nin, hapis hayatı yaşadığı Çırağan Sarayı’nın penceresinden tanık olduğu küçük bir sahne bile dehşet anlarını anlamaya yetiyor: “Her iki kavme de yazık! Birkaç Ermeninin taksiratını umum Ermenilere azv ederek umumunu birden düşman edecek derecede tahkirat ve isale-i demin (kan dökülmesi) Osmanlılara agu (zehir) gelmemesini temenni ederim.”
Yine kitapta yer alan Meltem Toksöz’ün ‘Adana Ermenileri ve 1909 İğtişaşı’ başlıklı çalışması da benzer bir ‘resmi körlüğü’ daha vahim bir olay çerçevesinde tartışmaya açıyor. Devletçe ‘faili meçhul’ sayılan Adana’daki 13 günlük şiddet hareketi Ermenilerce tarihlerindeki en büyük trajedilerden birisi olarak görülse de bu katliam Türkiye’de hep bir ‘vaka’ olarak anılır ve Osmanlı devletinin sorumluları yargıladığı, malları yağmalananlara tazminatlarını ödediği iddia edilir. Oysa yargılamalar ‘bir onlardan bir bizden’ türünden tuhaf bir adalet mantığıyla yürütülmüştür. Kitapta Anadolu coğrafyasının hemen her vilayetinde tehcirden önce benzer olayların yaşandığını gösteren belgeleri inceleyen birçok çalışma bulunuyor.
Konferansın önemli bir bölümü ise yeni kuşakların 1970’lerde ilk kez ASALA marifetiyle karşı karşıya kaldığını düşündüğü Ermeni gerçeğiyle Türkiye’nin aslında henüz tehcirin ertesinde yüzleştiğiyle ilgili tartışmalardan oluşuyor. Her ne kadar yeni cumhuriyet ‘işgal mahkemeleri’ olarak niteleyerek sonuçlarını asla kabul etmese de Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinin tutanakları tehcir konusundaki en kapsamlı kaynaklardan birisi. Vahakn Dadrian ve Taner Akçam’ın titiz çalışmasıyla günyüzüne çıkan tutanakları geçen yıl Bilgi Ünversitesi, ‘Tehcir Ve Taktil-Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları: İttihad Ve Terakki’nin Yargılanması’ başlığıyla yayımlamıştı. Akçam konferanstaki sunuşunda sorgu tutanaklarının meselenin planlı, sistematik bir ‘soykırım’ olduğunu apaçık gösterdiğini söylerken, Cemil Koçak ise tebliğinde ilk defa açıkladığı belgeler çerçevesinde faillerin bizatihi tespitine yönelik çabaların mihenk taşı olan Teşkilat-ı Mahsusa ‘muamması’nı masaya yatırıyor. 

Nesilden nesile aktarılan şey...
Konferans tebliğleri içinde ayrıca Erol Köroğlu’nun ‘Suskunluğun Farklı Kırılma Noktaları Olarak Türk Edebiyatından Unutma ve Hatırlama Örnekleri’ başlığıyla incelediği romanlar, tabunun inşasında kilit rol oynayan medyanın kirli dilinin oluşumunu tartışan Yavuz Baydar, Oral Çalışlar, Kürşat Bumin ve İsmet Berkan’ın konuşmaları da dikkate değer. Konferans sayesinde ortaya çıkan canlı tanıkların hayat hikâyeleri ise başlı başına Ermeni toplumunun psikolojik travmasını anlamak bakımından eşsiz birer kaynak. Fethiye Çetin’in ‘Heranuş’tan Seher’e Bir Kurtuluş Öyküsü’ ile İrfan Palalı’nın ‘Tehcirin Çocuğu Fatma Ane’ başlıklı sunuşlarında anlattıkları Ermeni yetimlerin Türkleştirilme hikâyeleri en ağır günahların aci birer bilançosu gibi. Belki de hesabı hiçbir zaman verilemeyecek bu yaşamların başladığı noktada sözü tüm hayatını tam da Türkiye’nin adını bir türlü koymaya cesaret edemediği vicdani ıstırabı anlatmaya adamış Hrant Dink’e bırakmak doğru olur: “Konferansa gelirken ciddi bir televizyonda ciddi bir konuda gayrı ciddi bir soru soruldu. ‘Siz bir Ermeni olarak Türkiye’de yaşama fikrini nasıl buluyorsunuz?’ Gayrı ihtiyari bir cevap verdim ben de. ‘Vallahi’ dedim, ‘Çok güzel bir şey, herkese tavsiye ederim...’ Kendi kimliğini koruma, varolma savaşı vermeyenler anlayamaz. Bir insan yaşarken normal yaşamıyorsa, günlük yaşamını var olmaya, yok olmamaya, tükenmemeye ayırıyorsa, işte bu Ermeni kimliğinin gerçek durumunu anlatır.”
1915’te yaşananların adını ne koyarsak koyalım Dink’in işaret ettiği gibi onlar artık Ermeni kimliğinin ayrılmaz parçası oldu. Genetik birer kod olarak nesilden nesile aktarıldı. Bir konferansa tahammülü dahi zül görenlere yanıtı yine o günlerde en güzel Dink verdi: Su çatlağını bulur...

İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE
OSMANLI ERMENİLERİ
Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları
İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları
2011, 650 sayfa, 45 TL.


‘İnsanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfası’
Hülya Adak’ın ‘20. Yüzyıl Otobiyografik Anlatıları ve Ermeni Tehciri’ başlıklı çalışması, tehcirden sorumlu olanların resmi tarih tarafından otobiyografi, anı ve mülakatlarla nasıl aklanmaya çalışıldığını inceliyor. Adak, Talat Paşa, Cemal Paşa, Kazım Karabekir gibi önde gelen isimlerin hem kendi hatıratlarında hem de haklarında yazılan otobiyografilerde tehcirden sorumlu olmadıklarının iddia edildiği, bu isimlere yönelik bir ‘Ermeni kara propagandası’ yürütüldüğünün ileri sürüldüğünü aktarıyor. Tehcire karşı olmasına karşın Halide Edip’in yayımladığı Memoirs adlı kitapta tehcire karşı Ermeni mezalimi ön plana çıkarılıyor. Özellikle Halide Edip, “Bu işi engellemek için çok çabaladı. Gönderdiği telgraflar yerine ulaştırılmadı” diyerek Talat Paşa hakkında yoğun bir ‘aklama’ faaliyeti yürütür. En ilginç portre ise resmi tarih mitinin oluşmasında büyük payı bulunan Şevket Süreyya Aydemir üzerine. Aydemir, tüm olup biteni ‘Ermeni-Türk boğuşması’ olarak açıklar: “Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunun ilk ve asıl sorumlusu hangi taraftı? Kimlerdi? Gene sanıyorum ki, bu suallerin cevaplarını araştırmamak ve hikayeyi ebediyen unutmak daha doğrudur...”

‘Herkes unutacak, geride bir halkın acısı kalacak’
Elif Şafak’ın konferansta sunduğu Zabel Yesayan portresi, olayların canlı tanığının gözünden Adana kırımının Ermeniler’de yol açtığı travmayı ve bugün hala aşılamayan görünmez duvarların nasıl örüldüğünü özetliyor. İstanbul aristokrasisi içinde yetişmiş Yesayan, Şafak’a göre, Ermeni entelijansiyasının en önemli simalarından, Osmanlı edebiyatının en güçlü kadın kalemlerinden birisidir. Ermeni Patrik’i tarafından olayları araştırması için Adana’ya gönderilen Yesayan, tanık olduklarından sonra artık aynı kişi değildir. İstanbul’a döndükten sonra 1.5 sene aralıksız yazarak hazırladığı Yıkıntılar Arasında adlı kitap Şafak’a göre, Batı Ermeni edebiyatının en önemli ürünlerinden birisi: “Bu bir yas kitabıdır” diyen Yesayan, kitabı yazmaktaki amacının üç ay boyunca tanık ettiği sınırsız acıyı hem kendi cemaatinin insanlarına hem de olaylardan haberi olmayan Müslüman Türklere aktarmak olduğunu ifade eder. ‘Eğer kan ve ateşle aklını yitiren bu insanlara yaşadığı felaketi anlatabilirsem, bu vatana karşı görevimi yapmış olacağım’ der. Şafak, Yesayan’ın kitabının en çarpıcı yönünün ise akıl hastalıkları ile ilgili bölümler olduğunu belirtiyor. Yesayan’ın yazılarında Adana kırımından sonra çok sayıda Ermeni’nin akıl sağlığını yitirdiği, normal davranmadığından bahseder. Birebir tanık olduğu olayları tek tek not eder. 1915 kırımı ise Yesayan’ın hayatındaki ikinci dönüm noktasıdır. Tehcir kararı ile Ermeni entelektüellerinin evleri basılarak gözaltına alındığı meşhur operasyondan mucizevi şekilde kurtulur ve hastanelerde saklanarak önce Bulgaristan’a ardından da 1917’de Bakü’ye geçer. Sosyalizme gönül verir ne var ki, zamanla rejime karşı eleştirileri nedeniyle Sibirya’ya sürgün edilir. Şafak, bundan sonrakı hatayı konusunda hiçbir bilginin olmadığını söylediği Yesayan’ı Ermeni kimliğini temsil eden bir ‘sürekli sürgün’ olarak nitelendiriyor. Ve onun en büyük korkusunun yaşananların unutulması olduğunu belirtiyor: “Bugünün üzerinden seneler geçecek, siyasi husumetler ve nefret unutulacak, yeni kuşaklar gelecek ve onlar yepyeni umutlar ve yeni arzularla bizim şimdi yaşadığımız bu kederi tamamen unutacaklar, ama geride bir şey kalacak. Bir halkın çektiği acı...”