Şu kıraat meselesi...

Şu kıraat meselesi...
Şu kıraat meselesi...
Şehzadebaşı'ndaki Yavrunun Çayhanesi, 'Yavru Mehmet' namında biri tarafından işletilirmiş ve Neyzen buranın müdavimlerindenmiş. Yavru Mehmet, Münir Nurettin'in sağ kolu gibi bir adammış
Haber: AYCA YILMAZ / Arşivi

Türkiye ’de erkeklerin önemli bir kısmının yine önemli vakitlerini öldürdüğü kahvehaneler toplumumuzun kültürüne nasıl girdi? Hakikaten, kadınların uzaktan gizemli gizemli merak ettiği ve biraz da önünden geçmeye çekindiği bu ziyadesiyle ‘erkek’, ziyadesiyle mühim müessesenin evveliyatı nedir? Bunca erkek nüfus, her gün nasıl oluyor da eskinin sigara dumanı kokusu geçmemiş bu mekânlarının çekimine kapılıyor ve oralara gitmeden edemiyor? Bu virüs içlerine ilk ne zaman girdi?
‘Eski İstanbul Kahvehaneleri’ bir parça aralıyor toplumumuzun derinliklerindeki bu giz perdesini. “Kahvehane kurumu 1550’li yılların başında bugünkü Türkiye coğrafyasına gelmiş, ilk örneği bu yıllarda İstanbul’un Tahtakale semtinde ortaya çıkmıştır. Eskiden beri limana yakınlığı sebebiyle ticaret alanı olan Tahtakale’den, Nefs-i İstanbul denen Suriçi bölgesine ve Bilad-ı Selase denilen Üsküdar, Eyüp ve Galata’ya 50 yıl içinde 600 civarında örneğiyle yayılmıştır...”
Tabii bu arada insanın aklına hemen, “kıraathane” ile “kahvehane” arasındaki ayrım da ne ola ki, sorusu geliyor. “Kıraathane” kelimesi, kitapta sözlük alıntılarıyla, “İçinde gazete, mecmua bulunan büyük kahvehane” ve “Müşterilerin okumaları için gazete ve dergi bulundurulan, zaman zaman edebiyatçıların kendi aralarında tartışıp konuştukları iyi döşenmiş büyük kahvehane” olarak izah ediliyor. Zaten meşhur bir tarihsel övünç payı olarak, “kıraathane” lafı, “Eskiden kahvehanelerde pişpirik oynanmaz, kitaplar, dergiler okunurmuş, bunlar üzerine hasbıhal edilirmiş,” diye anlatılır. Yani bu anlatımı duyan genç neslin naif kesimleri, Osmanlı’nın ne de entelektüel bir ahalisi olduğunu düşünür ve okumaz yazmazlığından utanır, sonra da bunu unutur ve mesela Playstation’a gömülür. Halbuki gönüllerini ferah tutsunlar, kahvehanelerdeki “kıraat” konusu oldukça tartışmalıdır. Malum, matbaa zaten Osmanlı tarafından fazla lüzumlu bir icat olarak görülmemişti. Kitaptan öğreniyoruz ki, matbaa 15. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Avrupa’nın pek çok şehrinde kullanılmaya başlamış, Almanya’da ilk günlük gazete 1660 yılında yayımlanmış. Türkiye’de ise İbrahim Müteferrika matbaası ilk kitabı 31 Ocak 1729’da basmış. 64 yılda 24 kitap basan matbaanın durumu pek iç açıcı değilmiş. Gazete deseniz, ta 1831’de, o da devlet eliyle çıkarılmış: Takvim-i Vekayi… İlk özel gazete Tercüman-ı Ahval ise ancak 1860’ta yayın hayatına başlayabilmiş! Yani kahvehanelerin ortaya çıktığı 1550’lerden 1850’lere kadar, yaklaşık 300 yıl bir “kıraat” durumu yokmuş! Sonrası mı? Gazete tirajının 1000 civarı olduğunu düşünürseniz, ancak o kadar “kıraatlanabilmiş” ceddimiz!.. 

Muhaliflerin kaderi
Tabii 1800’lerin ikinci yarısı ve 1900’lerin başı, kahvehanelerin farklı bir hal almasını doğal karşılamak lazım… Söz konusu dönem, burjuva devrimlerinin etkisinin gecikmeli olarak Osmanlı’ya da ulaştığı ve muhalif çevrelerin, aydınların buluşma mekânları olarak kahvehane ve pastaneleri kullandığı bir dönem oldu. Kemalist rejimin tesis edilmesinden sonra da muhaliflerin kaderi pek değişmedi. Tabii sadece muhalifler değil, edebiyat ve sanat çevreleri de kendi cemiyetlerini bu tür mekânlarda oluşturdular.
‘Eski İstanbul Kahvehaneleri’nin en ilgi çekici tarafı, kimlerin hangi kahvehanelere takıldığının izini sürmesi denebilir. Mesela Şehzadebaşı Caddesi’ndeki Yavrunun Çayhanesi, “Yavru Mehmet” namında bir kimse tarafından işletilirmiş ve Neyzen Tevfik buranın müdavimlerindenmiş. Burada ney ziyafetleri çekermiş. Yavru Mehmet aynı zamanda Münir Nurettin Selçuk’un sağ kolu gibi bir adammış… Sonra, Hasan Ali Yücel, Faruk Nafiz, Ahmet Kutsi Tecer gibi isimler, yine Şehzadebaşı’ndaki Halk Kıraathanesi’ne ve Beyazıt’taki Küllük’e takılırmış. Halk Kıraathanesi’ne devam edenler arasında Nazım Hikmet, Vala Nurettin, Yusuf Ziya Ortaç gibi isimler de var…
Uzun lafın kısası, bugüne kadar genel olarak ‘Tanrı Dağı kadar Türk’ kitaplar üreten Ötüken Neşriyat, kendi yayın çizgisinin hafifçe dışına taşan, aynı zamanda kahvehaneler üzerine önemli bir bilgiyi toplamayı başarmış olan bir kitap yayımlamış diyebiliriz. Yazarı Cem Sökmen bir yüksek lisans tezi olarak hazırladığı konuyu, ufak tefek müdahalelerle kitap haline getirmiş. Aslına bakarsanız, son derece renkli ve enteresan bir konunun, artık terk edilmesi gereken bir akademik üslupla anlatılmış olması can sıkıcı. Alıntılar dışında her cümlenin ‘mıştır’, ‘miştir’ ya da ‘maktadır’ ile sonuçlanması okuyucuyu yoran ve soğutan bir yazım tarzı. Açıkçası, artık böyle kitaplar çıkmaması lazım. Kitabın içindeki malumat kadar, okumayı kolaylaştıran bir üsluba da ihtiyaç var çünkü…

Kitaptan alıntılar, naçizane yorumlar
* Meddah kahvehaneleri eski İstanbul’da kültürel üretim ve gösteriye sahne olan mekanlar olarak var olmuştur. Meddah kahvehaneleri İstanbul’da önce Tahtakale’de kurulmuş fakat daha sonra Şehzadebaşı’na geçmiştir. Divanyolu’nda Arif’in Kıraathanesi ile Beyoğlu’ndaki Kız Ahmet’in Kahvesi meddah kahvehanelerinin en meşhurlarındandır. 19. yüzyılda İstanbul’da bulunmuş Batılı seyyah ve gözlemciler kahvehanelerde temsiller sunan meddahların aynı dönemdeki Avrupa’da gazetecinin ve gazetenin gördüğü misyonu taşıdığına işaret etmişlerdir.
(Burada günümüz gazeteciliği ile meddahlık karşılaştırmasına girişsek son derece renkli bir manzara resmedebilirdik ama takdir edersiniz ki bu konu Kitap ekinin sınırlarını aşıyor!..) 

* Fatih’in yönetim merkezi olarak yaptırdığı saray literatürde “Eski Saray” olarak anılmaktadır. Bu saray bugünkü Süleymaniye külliyesinin bulunduğu alanı da kaplayan bir genişliğe sahiptir. Bu saray Topkapı Sarayı yapıldıktan sonra ikinci plana düştüyse de 19. Yüzyılın başına kadar kullanıldığı bilinmektedir.
(Alıntının kahvehanelerle ilgisi yok ama halkımızın Hürrem’e derin ilgisini dikkate alarak, malum dizide zaman zaman geçen “Eski Saray’a yollanma” tehdidinin coğrafi bakımdan ne anlama geldiğini böylelikle öğrenmiş bulunuyoruz.) 

* Beyoğlu’nda bulunan bir başka önemli lokanta da Degüstasyon’dur. 1876 yılında yapımı tamamlanan Çiçek Pasajı’nın İstiklal Caddesi üzerindeki kapısının yanındadır. 1928 yılında İtalyan asıllı Edmondo Moriçi tarafından devralınan Restaurant Milano’nun adı ve dekoru değiştirilmiş yeni hali Degüstasyon Lokantası olmuştur. Degüstasyon Lokantası Çiçek Pasajı içinde dükkan önüne masa koyan ilk mekan olmuştur. (Tarihin acı bir cilvesi, neredeyse aradan 100 yıl geçtikten sonra, bu tür lokantaların önündeki masalar Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın talimatıyla kaldırılmaktadır!)


ESKİ İSTANBUL KAHVEHANELERİ
Aydınların İletişim Ortamı Olarak
Cem Sökmen
Ötüken Neşriyat
2011, 250 sayfa
15 TL.