Sudoku bilmeceleri...

Sudoku bilmeceleri...
Sudoku bilmeceleri...
Öykü yazarı Nurdan Beşergil'in ilk romanı 'Bana Baktığın Gibi Bakma', sudoku bilmecelerine dayalı muammasıyla ilgi çekiyor ama... Kate Atkinson'ın 'Suç Dosyaları' sayesinde tanıştığımız kahramanı Jackson Brodie, 'Çarkıfelek'te de işbaşında...
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Cinayetin çözümünü bilmecelerle, matematikle, iktisatla ilişkilendiren çeviri romanlara yabancı değiliz. Ancak bizim edebiyatımızda bu tarz karmaşık polisiyelere pek rastlanmaz. Bu nedenle, daha ilk sayfalarında İstanbul’da sudoku bulmacası çözerken ansızın ölüveren, sayıları arttıkça ortada bir seri katilin varlığı şüphesi uyandıran kurbanlardan söz eden yerli bir hikâyenin polisiyeseverlere çekici gelmesi kaçınılmazdır. Öykü yazarı Nurdan Beşergil’in ilk romanı Bana Baktığın Gibi Bakma, sudoku bilmecelerine dayalı muammasıyla benim de ilgimi çekti. Romanın ilk yarısındaki akışın, yarattığı merak duygusu ve heyecanıyla bu ilgiyi karşılıksız bırakmadığını da eklemeliyim.
Çok sevimli bir anlatıcısı var hikâyenin. Biraz Atilla Atalay’ın Sıdıkası’nı hatırlatan genç bir kız. Anne ve babasıyla yaşıyor, ev işlerine en çok da tükenmeyen iştahı ile yemek yapmaya meraklı. Bir başka merakı onu bu romanın merkezine oturtuyor; kahramanımız sudoku bilmecesi çözmekte ustalaşmış. İstanbul’da sudoku çözerken ölenlerin sayısı artıp polis cinayet şüphesi ile soruşturma başlatınca, onun ustalığından yararlanmak istiyor. Soruşturmanın başında ise yakışıklı komiser Ahmet var. İkili bir yandan flört edip bir yandan ölenlerin çözmeye çalıştığı sudokular arasında bir ilişki kurmaya çalışırken hikâye de romantik komedi ile polisiye, polisiye ile para-psikoloji arasında salınarak ilerliyor...
Önce işin polisiye yanına eğilelim; kahramanlarımız sudoku noktasına ağırlık verince gazetelerde bilmece köşelerini hazırlayanların kapısını çalarlar ve karşılarına iki karizmatik şahıs çıkar. Matematik profesörü Doğan Bey ve bir zamanlar öğrencisi olan Cengiz. Gece vakti gizlice evlere girmeler, bilgisayar korsanlıkları, türlü hile ve desise ile başlarını derde sokmak pahasına her türlü yolu deneyecekler ama onları ölümlerle ilişkilendirecek delillere ulaşamayacaklardır. Bu noktada hikâyenin polisiye kalitesini zedeleyen ilk sinyali alırız. İkiliye katılan Timur, Cengiz’in evinden çaldıkları kitap nedeniyle gıdaklamaya başlamıştır. Polisiye geleneğindeki rasyonalliğin bittiği korku geleneğindeki irrasyonelin, ‘büyü’lerin, büyücülerin alanına girildiği kavşaktayız artık. Yine de uzunca bir süre Timur’un gıdaklamaları ve ‘Odaklanmayı Çözme Büyüsü’ ile gıdaklamayı kesmesi ikincil planda kalıyor ve hikâyenin esrarengiz yanı, katilin kimliği, nedeni ve sudoku bilmecelerini nasıl kullandığı soruları baskın çıkıyor.
Ne varki hikâyenin ikinci yarısında bütün mantığın metafizik üzerine kurgulandığını görmek tam bir düş kırıklığı. Çağdaş Mantık Kongresi’nde Doğan Bey’in konferanslarının -”Mantıksız: Mantığın Kadri Bilinmedik Hizmetkârı”, “Mantıksız Olan’ın Tarihçesi”, “Mantıksız’ın Cazibesi’, “Mantıksız Olan ve Pozitif Bilim”, “Mantıksız Olan”ın
21. yy’daki Yansımaları’ türündeki- başlıklarını izleyerek metafiziğin alanına giriyoruz. Bir yandan sudoku bilmece yapısı diğer yanda varoluşun telkinle biçimlendireceği felsefesi bir araya geliyor ve cinayetlerin ardındaki sır çözülüyor. İşin içine ruhani işler karışınca medyumlar da katılıyor hikâyeye. Şimdi tek sorun maddi delillerin bulunmadığı suçların kanıtlanmasında...
Romanın mantığı anlatıcı tarafından şöyle özetlenmiş; “...sudoku cinayetleriyle ilgili her şey saçma ve tutarlıydı. Böyle bir ifadenin kavramsal olarak olanaksız olduğu ileri sürülebilirdi, ama görüyorduk ki uygulamada gayet olanaklıydı.” Ne yazık uygulamadaki olanaklılığı görmek pek kolay olmuyor. Hele ki romanda ileri sürülen varlıkla ilgili önermeleri para-psikolojinin, astrolojinin, ‘Eskataloji’nin alanına ittirmişseniz... Basitçe inanç meselesine de indirgenemez. Bana kalırsa Beşergil’in uygulama dediği olaylar da pek zorlama, biraz da naif kaçmış ve sonuçta vaatkar bir polisiye bambaşka bir mecraya akmış.
Dayandığı düşünsel geri plana ya da inanç sistemine yakınlık duymasak, yazarın okuyucuyu ikna etmek ya da mesela sudoku konusunda bilgilendirmek için yaptığı uzun açıklamaları sıkıcı bulsak bile hikâyeyi okunur kılan bir yan var; genç kızla Komiser Ahmet arasındaki aşk. Bu aşkı yavaş yavaş ışıldatan duygusal uyanışları, aşka eşlik eden mekanların tasvirleri, hayatın içinden gelişigüzel anlardaki karakteristikleri yakalaması Beşergil’in yazarlık düzeyini kanıtlayacak nitelikte; “Komiser’in koluna girdim, hafifçe ağırlığımı vererek omzuna yaslandım. Hava soğuktu ve kötü yanmış kömür kokuyordu. Sokakların birbirini tuhaf açılarla kestiği kavşaklarda, yukarıdan akıp gelen köpüklü sularla pis kokulu sular buluşup aşağı doğru akmayı sürdürüyordu. İkimiz de ağzımızı açıp tek kelime etmedik. Arada, engelleyemediğimizi fark ettiğim gülümsemeler eşliğinde birbirimize bakıyorduk. Birbirimizin orada olduğundan emin olmak için. “Orada olan”ın birbirimiz olduğundan emin olmak için. Gittikçe
daha tepelerde bir yerlere doğru yürüdük. Yemek kokuları, televizyon sesleri baskınlaştı. Sokak lambalarının aydınlığı akşamın iyice çökmüş olan karanlığını, hareket eden ve niyeti, düşünceleri olan yoğun bir kitleye dönüştürüyordu. Devrilecekmiş gibi görünen binalarla
yeni dikilmiş apartmanların arasından Boğaz görülüyordu. Bir sürpriz gibi. Bir hediye gibi.”
Polisiye keyfimizi yarıda bırakan Bana Baktığın Gibi Bakma’yı kapadığımda Beşergil’in romanının yaptığı çağrışımla aklıma hemen Shelley Freydont’un Sudoku Cinayetleri geliyor. Ya da yap-boz oyunu üzerine kurgulanmış daha karmaşık kurgusuyla Antonio Bello’nun Eksik Parçaya Övgü’sü. Guillermo Martinez’in seri cinayetleri matematik teorileriyle bir araya getiren Oxford Cinayetleri de bu tarz polisiyelerin iyi bir örneğiydi.

Bir edınburgh polisiyesi daha
Geçen hafta Edinburgh Yazarı olarak tanınan Ian Rankin’in bir romanı üzerinde durmuştuk. Bu hafta bir başka Edinburgh’lu yazarı misafir ediyoruz. Kate Atkinson da İskoçya’nın Edinburg kentinde yaşıyor. Romanları, öyküleri ve oyunlarıyla çeşitli ödüllere değer görülen Atkinson, Jackson Brodie adlı özel dedektifin maceralarını anlattığı dört de polisiye roman yazmış. Daha önce Suç Dosyaları sayesinde tanıştığımız Jackson Brodie, Çarkıfelek’te de iş başında. Aslında pek iş başında denemez. Yaşlı bir müşterisinin bıraktığı miras sayesinde Fransa’ya yerleşen ve emekliye ayrılan Brodie, bir rastlantı sonucu karışıyor olaylara. Jackson’un Edinburg’a geliş nedeni sevgilisi Julia’nın dahil olduğu tiyatro topluluğunun Edinburg festivalinde yapacağı gösteri. Edinburg’un yağışlı ve kasvetli atmosferine rağmen insanların sokakları doldurduğu, bilet kuyruklarının kaldırımlardan taştığı günlerden birinde bir gurup insan bir trafik kazasına tanık olur. İşin tuhafı kazaya neden olan iri kıyım adamın diğer araba sürücüsüne büyük bir şiddetle saldırmasıdır. Ölüme neden olabilecek son darbesini indirmeden önce kavgayı izleyenlerden biri (Martin), hiç beklenmedik bir refleksle çantasını savurur ve saldırganı engeller.
Hikâye bundan sonra, olaya karışanların hayatlarına odaklanarak ilerliyor. Kaza sonrası kavgada ölmesine ramak kalan sahte kimlikli esrarengiz Paul, polisiye roman yazarı sinik ve mutsuz Martin, parlak günlerini çok gerilerde bırakmış oyuncu Richard Moat, gündelik hayatında bile rol yapan oyuncu Julia, batmakta üzere olan inşaat şirketi sahibi Graham, Graham’ın mutsuz ve yalnız karısı Gloria, Rus hayat kadını Tatiana, Graham’ın bodyguard’ı ürkütücü görünümlü Terence Smith, gündelik sorunlarla, özellikle ergenlik çağındaki oğluyla başa çıkmakta zorlanan güzel detektif Louise Monroe ve zihninde gerek rantiye hayatını gerek sevgilisi Julia ile sürdürdüğü ilişkiyi sorgulayarak Edinburg kentinde amaçsızca dolaşan Jackson Brodie...
Atkinson, iyi bir yazarın elinden çıkan bir roman için türleştirmenin yanlışlığını düşündürüyor. Bir yanıyla polisiye, diğer yanıyla toplumsal bir eleştiri. Kate Atkinson, Rus kadınların pazarlanmasından kara para aklayan paravan inşaat şirketlerine uzanan cinayetler zinciri etrafında “global kapitalist komplo”nun kurbanı olan insan hayatlarını anlatıyor. Yalnızlık, iletişimsizlik, mutsuzluk, geçip giden ve hızla değişen hayata ayak uydurma zorlukları, maddi tutkular... Özellikle aile yapısını radikal biçimde sorguluyor. Her bir karakterin iç dünyasını, hayallerini, beklentilerini sergileyerek romanı polisiyeden ziyade drama çeviren Atkinson, suç olgusunu böyle bir toplumsal yaşantının kaçınılmaz bir parçası biçiminde kurgulamış. Katilin kimliği ya da cinayetlerin nasıl işlendiği değil, suçu yaratan nedenler ve suçun ortaya çıkardığı insani durumlar üzerinde duruyor ve doğrusunu söylemek gerekirse bunu çok iyi başarıyor.

*BANA BAKTIĞIN GİBİ BAKMA
Nurdan Beşergil
Can Yayınları
2010
339 sayfa
21 TL.

*ÇARKIFELEK
Kate Atkinson
Çeviren: Murat Karlıtağ
Yapı Kredi Yayınları
2010
512 sayfa, 16 TL.