Sürgün her yerde hep yalnızdır

Sürgün her yerde hep yalnızdır
Sürgün her yerde hep yalnızdır
Baha Tahir Arap ülkelerinde çok okunmasına rağmen diğer dillere yeni yeni çevrilmeye başlamış bir yazar. 'Sürgünde Günbatımı', çok az tanıdığımız günümüz Arap edebiyatının en güzel örneklerinden biri
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Baha Tahir, Arap dilinin en önemli yazarlarından biri olarak biliniyor. Otuz yıl önce ülkesi Mısır’dan sürgüne yollanan yazarın üzerinde hâlâ politik baskı bulunsa da, 1991 yılında önemi ülkesinde kabul edilmiş, hatta kendisini Hüsnü Mübarek devlet nişanıyla ödüllendirilmişti. 2006’da yazdığı ‘Sürgünde Günbatımı’ yetmiş beş yaşındaki yazarın son romanı. Baha Tahir az sayıda eser yayımlamış bir yazar; belki bu yüzden Arap ülkelerinde çok okunmasına rağmen roman, öykü ve denemeleri diğer dillere yeni yeni çevrilmeye başlamış.
‘Sürgünde Günbatımı’, Kuzey Afrika çölünde yer alan, nüfusunun büyük bir kısmını Berberilerin oluşturduğu Siva vahasında, 19. yüzyıl sonlarında, İngilizlerin Mısır’ı sömürge yaptıkları yıllarda geçiyor. Roman, Komiser Mahmud’un Siva’ya tayin edilmesiyle başlıyor. Bu atama gerçekte bir sürgün, çünkü Mahmud İngiliz amirlerine boyun eğmekten nefret ediyor; daha önce aynı bölgeye atanan son iki komiserin öldürülmüş olması, Mahmud’un da gözden çıkartılmış olduğunun kesin kanıtı. Komiser Mahmud’un görevi, vergi ödemeyi reddeden yerel Berberi halkını silah ve şiddet kullanarak düzen kurmak. Sürgün yerine İrlanda asıllı karısı Catherine de gitmek için çok ısrar ediyor. Sonunda çift, hiç istenmedikleri ve sevilmedikleri vahaya birlikte gidiyorlar. Catherine’nin buraya gelmek istemesinde iki önemli neden var: birincisi, şehirden uzak yeni kuracakları hayatlarında kadınlara düşkün kocasını diğer kadınlarla paylaşmamak. İkincisi ise eski uygarlık kalıntılarını araştırmak ve çocukluğundan beri hayal ettiği Büyük İskender’in gizli kalmış mezarını bulmak. 

İşgale direnmek
Uzun ve zor bir çöl yolculuğunun ardından Siva’da karşılaştıkları tek şey düşmanca bakışlardır. Dillerini anlamadıkları bu insanlarla ilişki kurmaları olanaksız görünür. Siva halkı iki kez sömürge altındadır, birincisi Mısır hükümeti tarafından ikincisi de Mısır’ı işgal eden İngiliz güçleri tarafından. Mahmud ve Catherine katlanmış işgal halinin simgesidir onların gözünde. Fakat daha yakından bakıldığında Baha Tahir egemen güç ile sömürülen arasında farklı bir noktaya işaret eder. Romanın ana teması tam da bu katlanan egemenlik gücüdür. Mahmud aslında İngiliz işgaline direnen, halkını satan politikacılara isyan eden bir polis memurudur, fakat ona verilen görevle, bu sürgün yerinde, onaylamadığı bir konumda görev yapmaktadır. Catherine için de durum farklı değildir. O da iki yüz yıl boyunca İrlanda’yı boyunduruk altında tutan İngilizlerden nefret eder fakat geldiği bu yerde, Siva halkının gözünde o sömürgeci bir İngiliz’den başka bir şey değildir.
Mahmud ile Catherine’i birbirlerine yakınlaştıran da budur. İlişkilerinin başlangıcını Catherine şöyle dile getirir: “Sanırım, benim İrlandalı olduğumu ve onun ülkesi gibi benim ülkemi de işgal ettikleri için İngilizlerden nefret ettiğimi, tabiyetlerini İrlanda’nın bağımsızlığını kazanacağı gün kurtulacağım bir utanç olarak taşıdığımı anladığında geldi değişim. Ondan sonra aramızdaki set yıkıldı. Gözlerinde gördüğüm aşk gibi, gördüğüm direnç de son buldu.” İki karakteri birleştiren şey, ortak nefretleridir. Buna rağmen, ikisi de nefret ettikleri bu düzenin bir parçasıdır. Haksız olduğunu bildikleri düzen onlar gibi kişiliklerini yitirmiş insanlar sayesinde ayakta durur, Mahmud bunun farkındadır fakat elinden bir şey gelmez. Roman, özgürlüğünü yitirmiş bireyin yıkıldığı noktayı çok güzel ifade eder. Birey kimliğinden soyutlandığı anda direncini de yitirmiştir. 

Şark ve Garp
Siva vahasında sorunlar sadece halkın vergi ödememesi değildir üstelik. Halkı yakından tanımaya başladığımızda Garbiler ve Şarkiler olarak iki aşiretin varlığını öğreniriz. Bu aşiretler uzun yıllardır birbirleriyle savaşmaktadır. Bu savaşın orta yerinde kimliğini bulmaya çalışan, istemediği yaşlı bir adamla evlendirilmiş on beş yaşında Melike adında çok güzel bir kız vardır. Aşiret kavgasında her zaman olduğu gibi yine en zayıf olan, yani kadın ve çocuklar zarar görür. Siva’da da aynı Mısır yönetiminde olduğu gibi halkın iyiliğini göz ardı eden ileri gelenler meclisi görev yapmaktadır. Dünya genelindeki makro adaletsizlik burada mikro halde görünür. Ayrıca Şarkiler ve Garbiler arasında süregiden savaş, doğu ile batının yüzyıllardır süren kavgasının bir minyatürüdür. Roman bu temaları siyasi boyutuyla işlemez, bunun yerine insan ilişkilerindeki dengesiz güçlerin ne denli haksızlığa yol açtığını anlatır. Sonuçta bir taşın altında ezilen sıradan bir çocuk olabilir ya da geleneklere uymayan genç bir kadın ailesi tarafından ölümle cezalandırılır.
Mahmud ve Catherine için olaylar Catherine’in hasta kız kardeşi, Fiona’nın bölgeye gelmesiyle iyice karışır. Sert yapılı Catherine’in aksine Fiona her şeyle kolay uyum sağlayan, çok kereler kendisinden “azize” olarak söz edilen biridir. Ayrıca ablasından çok daha güzel olması, çiftin zaten çok gerilimli olan evliliğini de yıkılma noktasına getirir. ‘Sürgünde Günbatımı’ güzelliğin yitirildiği bir dünyayı anlatır. Roman boyunca ‘güzel’ sıfatıyla anlatılan Melike ve Fiona, hızla yok olan bir dünyanın simgeleridir. 

Akıcı ve dengeli bir kurgu
Romanda her bölüm bir karakter tarafından dile getiriliyor böylece her karakterin düşüncelerini, duygularını öğrenme şansı buluyoruz. Mahmud ve Catherine’den başka, bu başarılı kurgu içinde Siva’nın ileri gelenlerinden ermiş Yahya da anlatıcılardan biri olarak yer alıyor. Romandaki birkaç kurgu hatasından da söz etmek gerek. Çöl yolculuğu sırasında hurma ağacından söz ettikten sonra (s. 44) ilerleyen sayfalarda (s. 59) yol boyunca bir tek ağaç görülmediği söyleniyor. Elbette bu çok önemsiz bir hata fakat benzer şekilde karakterlerden birinin sakatlanan bacağını iyileştirenin Yahya olduğu, çok sonra ortaya çıkıyor. Sanki yazar farklı bir karakter kullanmayı istemiş ama sonra onu unutmuş gibi.
Bunu söyledikten sonra hemen eklemeliyim ki ‘Sürgünde Günbatımı’ muhteşem çöl betimlemeleriyle, çok güzel bir roman. Çok az tanıdığımız günümüz Arap edebiyatının en güzel örneklerinden biri olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Çok akıcı, dengeli bir kurguya sahip ve insan ilişkilerini ince duyarlılıkla anlatmayı başarıyor. Ayrıca çok başarılı bir çeviriyle dilimize aktarılmış, çevirmenini kutlamak gerek.

SÜRGÜNDE
GÜNBATIMI
Baha Tahir
Çeviri: İsmail Özdemir
Doğan Kitap , 2011
303 sayfa, 18 TL.