Süslü Cafer'in yükselişi

Süslü Cafer'in yükselişi
Süslü Cafer'in yükselişi
70'li yılların sonlarındayız. Akhisar siyasi açıdan iki düşman kampa bölünmüş. Günlerin kötü olaylara gebe olduğunu sezdiren bir ortam hakim Akhisar'a
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Mahmut Şenol, ilk romanı ‘Phaselis Adağı’nda (2005), Anadolu’nun çok eski zamanlarına uzanmıştı. Trajikomik Bir Roman altbaşlıklı ‘Bay Konsolos’ta (2005) var olmayan bir ülkenin Bodrum konsolosu rolünü üstlenen, kasabalıları da oyununa dahil eden tuhaf bir adamın, bir modern zaman Don Quixote’unun hikâyesini anlatıyordu. ‘Çerkez Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri’ (2007) roman kahramanı, roman kişileri, mekanları, tarihsel arka planı ve acı mizahıyla gerçekten usta işiydi. Dört yıllık bir aradan sonra yazdığı yeni romanı ‘Akhisar Düşerken’de yakın tarihin toplumsal olaylarını kendine özgü kara mizahıyla yorumlarken beklentileri yine boşa çıkarmıyor. 12 Eylül’ün yıl dönümünde, 12 Eylül sürecini, siyaseti değil toplumu ve bireyleri öne çıkararak kuşatmaya çalışan ‘Akhisar Düşerken’ çok boyutlu ve etkileyici bir roman. 

Akrep gibisin kardeşim
Kaymakamı, emniyet müdürü, polisi, öğretmen ve öğrencileri, esnaf ve sanatkârları, işçisi, lümpeni, ev kadınlarıyla bir Anadolu kasabasını çok canlı, zaman zaman komik, çoğu zaman hüzünlü olaylarıyla canlandıran romanın belli bir kahramanı yok. 70’li yılların sonlarındayız. Türkiye Cumhuriyeti’nin her köşesi gibi Akhisar da siyasi açıdan iki düşman kampa bölünmüş durumda. Henüz kan dökülmeyen ama günlerin kötü olaylara gebe olduğunu sezdiren bir ortam hakim Akhisar’a. Devrimci gençler, devlet güçlerinin baskısına ve devleti arkasına almış ülkücü militanların saldırılarına rağmen örgütlenmeye çalışıyorlar. Çoğu öğrenci. İnançları ve coşkularıyla, dünyayı fethedeceklerine dair umutları ve gelecek hayalleriyle –farklı fraksiyonlara bölünmüş olsalar bile- birlikte eyliyor, el yordamıyla kendilerini eğitmeye çalışıyorlar. Mahmut Şenol onlara yakınlığını gizlememekle birlikte eleştirmekten imtina etmemiş. Sadece İstanbul ’da büyümüş, babasının bozulan işleri nedeni ile Akhisar’a taşınmış lise son sınıf öğrencisi İlhan kurtuluyor yazarın iğnelerinden. Okumaya, en çok da sanata/edebiyata tutkun, naif ama aklı başında bir genç. Bir yandan siyasi eylemlerde yer alır, bir yandan sevgilisi İlkyaz’la ilk cinsel deneyimlerini yaşarken diğer yandan üniversiteyi kazanıp büyük kente gitmenin heyecanı sarmıştır İlhan’ı.
Kahraman yok demiştik ama öne çıkan biri var ki hepsinin kaderini değiştiriyor. “Trafik Polisi Süslü Cafer’in Komünist Takibi” alt başlığına uygun olarak hikâyenin merkezine yerleşen bu şahıs kasabaya yeni tayin edilen trafik polisi Cafer Üzgün. Ahlaktan, edepten, insani herhangi bir değerden hiç nasiplenmemiş, aklı yerine aşağılık duygusunun yönlendirdiği, Nazım Hikmet’in “akrep gibisin kardeşim” dizesinin içini dolduracak nitelikte bir adam. Küçük bir adam ama kendi türündeki pek çoğu gibi Cafer de üstlerine yaltaklanmayı, altındakileri ezmeyi, çevresindekilerin gözünü boyamayı iyi biliyor. Bu yeteneği sayesinde emniyetin deposunda yatan eski bir motoru kullanımına alacak, süsleyip püsleyecek, boyayıp parlatacak ve Akhisar caddelerinde turlamaya başlayacaktır. İnsanların zaaflarını, kaypaklıklarını, özlemlerini, bastırılmış arzularını sezme yeteneği sayesinde, kısa zamanda kasabada cüssesiyle orantısız bir ün elde eder; çaresiz ev kadınlarının, ülkücü bıçkınların, esnaf ve lümpen takımının hayranlığını kazanır. Bir tarafta İlhan’ın diğer tarafta Cafer’in, belki de simgesel anlamıyla iyilikle ve kötülüğün aynı sahneyi paylaştıkları uğursuz bir oyun başlamıştır. Kötülüğün çekiciliğine kapılan ya da şerrinden korkarak sessiz kalan oyunun diğer aktörleri gidişatın hayra alamet olmadığının farkında olsalar bile kendi dertlerine düşmüşlükleri ve boyun eğmişlikleriyle müdahalede bulunmanın çok uzağındalar, bu nedenle onlar da Cafer kadar suçlular. Romanın hayali yazarı bu durumu önsözde çok iyi özetlemiş; “O yıllarda olduğu gibi sonraki dönemde izlediğim kadarıyla gördüm ki asıl sorumlu, ne o ne de buydu; insan, hem de en sıradan, en zavallı, sokaktaki en aciz insan bunlardan sorumluydu.” 

Ciddiyetle şenlik
‘Akhisar Düşerken’in girişinde önce Hamdi Yakup Karasu adlı bir editörün notlarına, ardından kimliği bulanık kalan bir yazarın önsözüne rastlayacaksınız. “Sakın şaşırmayın.” Zaten Şenol ne şaşırtmak istiyor ne de postmodern oyunlar peşinde. Bu küçük ‘hile’ ile bir yandan hikâyenin anonimliğini ve kurmacalığını vurgularken diğer yandan romanın alımlanmasına ilişkin ipuçları veriyor. Anlatılan kişiler ve yerler tamamen bir kurmaca ve kurgunun gereği. Hikâye ise ülkenin farklı yerlerinde yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayların tek bir mekâna sığdırılmasıyla çıkmış ortaya.
12 Eylül öncesinde hayali bir kasabada yaşanan siyasi olayların ve işlenen cinayetlerin anlatıldığı ‘Akhisar Düşerken’in “son derece akıcı bir dille yazılmış, sanki bir roman gibi değil de bir masal gibi akan, Batılıların novella dedikleri, roman olmayan roman” tarzında bir kurgusu var. Anlatıcının kimi zaman bir anda ortaya çıktığı, kimi zaman anlatımı romanı yazana bıraktığı, bazen kahramanların ağzından nakledilen, tiyatro etkisi yaratan dinamik bir kurgu bu. Ancak romanı sürükleyenin kurgudan ziyade Şenol’un önceki romanlarında da kullandığı üslup olduğunu vurgulamak isterim. Mizahı kullanan ama boş bir gülüşe teslim olmayan, hayatın şenliğini veren ama ciddiyetini yitirmeyen üslubuyla Şenol, 12 Eylül öncesinin atmosferini her yönüyle yansıtmayı çok iyi başarmış.
Bu noktada, ‘12 Eylül öncesi ve sonrasının mizahı yapılabilir mi?’ sorusu gelmeli aklımıza. Onca budalaca karar ve yönetmeliği, bir fotoğraf karesine sığışabilmek için itişen ‘beşi bir yerde’si, meydanlarda kırmadık gaf bırakmayan darbecibaşısı ve halkın yüzde 92’sinin onayladığı anayasası düşünüldüğünde, ‘eğer mizah bir parodi gibi kullanılıyorsa neden olmasın’ diyenler çıkacaktır. Yine de o dönemin akıldışı olaylarının darbenin kurbanlarına karşı gerçekten saygısızlık etmeksizin, komik bir şekilde ya da parodi halinde, sergilenip sergilenemeyeceği tartışılmalıdır. ‘Faşizmin budalalığı, ikinci sınıf komedyenliği ve bayağılığı apaçıktır’, yandaşları, işbirlikçileri ve destekçi medyası da öyle; buna rağmen hiç de gülünebilecek bir şey değil bu. Darbeler ve faşist uygulamalar sonucunda yitirilen yüzlerce genç insanın hayatını bir an olsun unutturan bir mizah ya da kurbanların yasını tutamayan bir trajedi iyi niyetle kaleme alınmış olsa bile, son tahlilde kurbanlara karşı yapılmış bir saygısızlığa dönüşmez mi? Gerek Varlık Vergisi uygulamalarını konu edinen ‘Çerkez Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri’ gerek 12 Eylül öncesini anlatan ‘Akhisar Düşerken’ romanlarında, cumhuriyet tarihinin iki trajik dönemini canlandırırken bu tuzağa düşmüyor Şenol. Romanlarındaki şenlik, içeriğinde değil edasında. Adorno’nun ifadesiyle “aynı zamanda şiddetine de tanıklık et­tiği gerçekliğin üstünde başka bir sahne gibi açılıyor olmasında.” Şenol’un elinde mizah hem gülüşün saçmalığına güldürüyor hem de umutsuzluğa... Gerçeklikten kaçıp sıyrılan hem de içine gerçekliğin nüfuz ettiği romanları ciddiyetle şenlik arasında titreşiyor. Adorno’ya göre sana­tı sanat yapan da işte bu gerilimdir.
‘Akhisar Düşerken’i bir dönem romanı olma niteliğinden insana ve topluma dair genelgeçer bir anlatı hüviyetine büründüren bir başka yanı daha var; taşra hayatını, taşranın daralan insanlarını, bireylerin yalnızlığını, yabancılaşmasını, bastırılmış cinselliğini anlatabilmesi. Daha doğru bir deyişle bireylerin iç gerçekliğini onları çevreleyen dış gerçeklikten koparmadan sergileyebilmesi. Her iki gerçekliği küçük ayrıntılarda yakalamış. Sadece 12 Eylül öncesinin siyasi ve toplumsal çatışmasına değil, her yanı kaplayan ağır siyasi atmosferin arkasına da bakıyor Şenol; kasaba muhafazakârlığının sakladığı yalanlara, baskılanmış cinselliğe cinsel dinamiklerin roman kişilerinin psikolojisine, düşünce ve davranışlarına yaptığı etkiye. Bakışı kasabayla sınırlı da kalmamış. ‘Akhisar Düşerken’de Mahmut Şenol hem faşizmin serpildiği bir kültürün anatomisini yapıyor hem de bugünkü durumun geçmişteki köklerini arıyor.

AKSİHAR DÜŞERKEN
Mahmut Şenol
Ayrıntı Yayınları
2011
320 sayfa
22 TL.