Süt denizinde kulaç atmak

Süt denizinde kulaç atmak
Süt denizinde kulaç atmak

Körlük te Danny Glover, Julianne Moore, Mark Ruffalo ve Alice Braga gibi isimler rol almıştı.

José Saramago'nun geç dönem başyapıtı 'Körlük', giderek körleşen insanoğlunu dibe vurdurup yeniden yükselmesini sağlıyor. Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles'in filmiyse bu romanın 'iç ses'inden ziyade görselliğine kafa yoruyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

1998’de aldığı Nobel Edebiyat Ödülü bir yana, José Saramago’yu Portekiz topraklarından çıkan en büyük yazar olarak tanımlamak yanlış olmaz sanırız. Komünizmle şekillenmiş politik bakışını ya da ateist söylemini eserlerine ustaca yansıtan yazar, alegorinin hasını önümüze getiren metinleriyle okuru nefes almadan düşünmeye iten bir edebiyat adamı. Romanlarının yanı sıra oyunlarıyla da tanınan Saramago, ilk romanını 1947’de yayımlamasına rağmen, yoğun olarak 1970’lerden 2000’lere kadar geçen dönemde üretmiş, önemli eserlerini de bu yıllarda kaleme almıştır.
‘Körlük’, José Saramago’nun geç dönem romanlarından biri olmasıyla birlikte en önemli metinleri arasında kendine yer bulur. 1995’te yayımlanan roman, yazarın alegoriyle alışverişinin en çarpıcı uzantılarından biridir. Saramago’nun ‘anarko-komünist’ bakışını ilk elden okura aktaran ‘Körlük’, bir yandan da apokaliptik atmosferiyle dikkat çeker. Karakterleri içine soktuğu ‘durum’, insanlığın hem çöküşünü hem de yükselişini önümüze getirir. Bu ikilemse romanın temelini oluşturur.
Hikâye, bir adamın trafik ışıklarında arabasındayken kör oluşuyla başlar. Bu ‘nedensiz’ körlük, kısa zamanda bir ‘salgın’a dönüşür ve herkesin kör olacağı bir sonuca doğru ivmelenir. Kendilerini bir ‘süt denizi’nde gibi hisseden körler, karanlığa gömülmezler, aksine sonsuz bir beyazlığın içine çekilirler. Otorite tarafından bir akıl hastanesine kapatılarak karantina altına alınırlar. Burada yaşananlarsa insanlığın kendisiyle imtihanı gibidir. İnsanın iyicil ve kötücül halleri amansız bir savaşa girer bu karantina sırasında; bir yandan pislik ve yozlaşmışlık hüküm sürerken, öte yandan da ‘onurlu’ yaşamın ipuçları kendini gösterir. Cinayet, tecavüz, fırsatçılık, nefret bir yanda yükselirken, diğer yanda da dayanışma, koruyup kollama, paylaşma, sevgi vardır. Ama her şey bir ‘kargaşa’ içinde gerçekleşir. İçeride de dışarıdaki gibi ‘haksız’ bir otorite kurulur, halkına istediğini istediği gibi, istediği kadar veren. Bu duruma başkaldırmaksa kaçınılmazdır. Nihayetinde ‘son savaş’la otorite ortadan kaldırılır ve bireyin özgür iradesi devreye girer, birey hakkını kendisi koruyacaktır artık...
‘Körlük’ün hikâye kurgusu içinde en dikkat çekici nokta, herkesin körleştiği bir atmosferde gözleri gören sadece bir kişinin olmasıdır. Hikâyede ‘doktorun karısı’ olarak tanımlanan bu karakter (ki hikâyedeki hiçbir karakterin adını bilmeyiz), bir ‘kurtarıcı’, ‘yol gösterici’ olarak kendini hissettirir. İyicil özelliklerini kaybetmeyen bir gruba önderlik eden doktorun karısı, ‘cehennem’i görmesi için ‘sağlam’ kalmıştır belli ki. Cehennemi görüp, buradan çıkış yolunu da o bulacaktır nihayetinde. İnsanın dibe vuruşunu görecek, buna rağmen ‘insana olan inancı’nı kaybetmeyecek ve ‘umut’a açılan kapının tokmağını çevirecektir...
José Saramago, ‘Körlük’le insanoğlunun ‘görmeyi unutan’ ruh halini deşifre eder bir bakıma. Zaten körleşmiş olan insanlık, bu salgınla içindekini görünür kılar, yozlaşan karakterini kolayca dışavurabileceği bir ortam yaratır. İçindeki ‘ilkel’ açığa çıkar böylece, tüketim toplumlarının her türlü deformasyonu kendini gösterir. İnsanın yeniden yükselişi için dibe vurmanın gerekliliğini haykırır Saramago bu metinle. Bunun için kör olmanın gerekmediğini, gördüğümüzü yorumlayabilmenin yeterli olacağını da... 

Romanın ‘monolog’ havası yok
Saramago’nun her yerde ve hiçbir yerde geçen apokaliptik romanını sinemalaştırmanın zorluğuna göğüs germeye karar veren Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles, ‘Körlük’ün beyazperde uyarlamasında kısmî bir başarının altına imzasını koyar. Sinemacı, yazarın metnindeki ‘monolog’ havasını filmine yansıtamaz, yansıtması da çok zordur. Bunun yerine, romanda yaşananları birer birer canlandırma yöntemini tercih eder. Kör olma durumunu da görsel kimi numaralarla seyirciye hissettirmeye çalışır, görüntüyü flulaştırır ya da ‘yanlış’ kamera açıları kullanır. Bunlar kısmen işe yarar, ancak genel toplamda filmi kurtaracak hamleler olamazlar.
Meirelles’in filmi, Saramago’nun metninden sıyrılacak kurnazlıklara başvurmasa da, romandaki ‘kirlilik’in alçak tonda yansıdığını görürüz burada. Saramago, körlerin yaşadığı durumu anlatırken, çevreyi öyle ince ayrıntılarla betimler ki, kendinizi pisliğin içinde hissedersiniz. Oysa filmde bu biraz yontulmuştur, hem çevresel faktörlerin hem de grafik şiddetin yumuşatıldığını görürüz. Haliyle etkiyi de sınırlar bu durum.
‘Körlük’te şu durumun da etkisi büyüktür: Saramago’nun romanını okuduğunuzda bunun ‘kanlı canlı’ olarak karşınıza gelmesini istemezsiniz. Ne ülke ne kent ne de karakter isimleri vardır romanda, herhangi bir ‘gerçeklik’ üzerine oturmaz bu metin. Meirelles’in filminde bunların ‘görünür’ kılınması, bize de bir tür ‘yabancılaşma’ efekti olarak yansır, olmaması gerekenin olduğunu hissettirir. Kısacası, bu filmin çekilmemesi gerektiğini düşünürüz. Romanın ‘monolog’ havasının da bunda etkisi yadsınamaz ölçüdedir. Bu filmi, örneğin Derek Jarman’ın ‘Mavi’sindeki (Blue) gibi, ‘süt beyazı’ bir ekranda bir ses aracılığıyla izleseydik (dinleseydik) daha etkili olurdu kuşkusuz. Ete kemiğe bürünebilecek bir hikâye değil bu çünkü.
Her ne kadar benimseyip sevmesek de, Fernando Meirelles’in çabasına saygı duymak kaçınılmaz. Julianne Moore başta olmak üzere oyuncu kadrosunun çabasına da öyle. Giderek ‘körleşen’ insanoğlunun dibe doğru hızla yol alışına yedinci sanat aracılığıyla dikkat çekmesi de yabana atılır bir şey değil sonuçta. Sözün özü, körlüğe teslim olmamak gerek ve o körlüğü tetikleyen otoriteye...
Not: ‘Körlük’ün DVD’si raflarda.

KÖRLÜK
José Saramago
Çeviren: Aykut Derman
Can Yayınları
2011 (18. baskı), 360 sayfa, 24 TL.