Tam boğulmak üzereyken

Tam boğulmak üzereyken
Tam boğulmak üzereyken
Arsmtrong, Osmanlı'nın çöküş sürecinden doğmakta olan Türkiye profilini sosyal yaşam üzerinden yakalıyor
Haber: AYSEL SAĞIR / Arşivi

Harold Armstrong, Anadolu insanının dokusunu görünür kıldığı ‘ Türkiye ’nin Doğum Sancıları’nda, birçok tarihsel yapıtta göremeyeceğimiz önemli ayrıntılarda geziniyor. Tarih kitaplarının kronolojik düzeneğinden, kuru anlatımından uzakta duran çalışmada karşımıza çıkan Anadolu panoraması ise 1916-1923 dönemlerini kapsıyor. Armstrong kitabında her ne kadar askeri, siyasi karar ve uygulamaların neden olduğu olaylar etrafında dönse de Osmanlı’nın çöküş sürecinin içinden doğmakta olan yeni Türkiye profilini insanlar, sosyal yaşam üzerinden yakalayarak, asıl çarpıcı bilgileri de buralardan derliyor. Bir İngiliz subayı olan Armstrong’un çalışmasını kapsayan gözlem ve anıları ise Anadolu, Mezopotamya ve Bağdat’ta güç kazanan Almanlar’ın, İngilizler’in geri püskürtülmesinde Türklere yardım etmeleri sonucu, Türklerin Kut-ül Amar’da galibiyet kazanmalarının ardından tutsak edilmesiyle başlıyor. 1916’da tutsak bir İngiliz subayı olarak İstanbul ’a getirilen Armstrong, Anadolu coğrafyasından ayrıldığında tarih 1923’leri gösteriyor.
Söz konusu süreçte neler oluyor? Yüzyılları kapsayan Osmanlı hanedanlığının son dönemlerine ve Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık eden Armstrong’un aktarımlarının satır araları çok yüklü. Değerlendirmelerinde evrensel kriterlere öncelik verme konusunda titiz davranmaya çalışır gördüğümüz Armstrong, izleklerinde edebi ölçüleri baz alırken yine de Batılı kibirliliği sergilemekten, Oryantalizm’den kaçamıyor. Bir olayı, tarihsel bir anı anlatırken, çevre betimlemeleri yapıyor, anlattığı kişilerin karakter özelliklerine iniyor. Hatta ve hatta görev aldığı yerlerde “demokrasiyi, düzeni” sağladıklarını söylüyor. Armstrong’un yüzyıl önce söyledikleri, tarihin tekerrür etmesinden çok Batı’nın temel argümanlarından biri olarak asılı kalıyor. 

Bilmediğimiz İstanbul
Diğer bir yandan da bilmediğimiz bir İstanbul’u anlatıyor yazar. Selanik, Atina, Balkanlar, İngiltere, Orta Avrupa gibi dünyanın kaderinin biçimlendiği kritik alanlarda geziniyor. Esrarengiz bir dünya çıkarıyor karşımıza. Söz konusu dünyanın olay örgüsü ise hızla çözülüyor. Zira dünya ulus devletlerinin şekillendiği yeni bir döneme giriyor. “Doğu ayaklanmıştı. Bir alev dalgası sarmıştı. Hindistan kaynıyordu. İngiliz Hıristiyan yönetimine karşı bir protesto olarak Kabil’e büyük bir Müslüman akımı vardı.” Tabii sadace Doğu değil, asıl olarak Batı’nın da karmaşanın içinde boğulmak üzere olduğunu, paylaşım için atağa geçtiğini, kendi aralarında rekabete dayalı çatışmalar yaşadıklarını öğrenirken, diğer bin yandan da, kendi çağının hümanist, liberal tipolojisini temsil eden Armstrong, Bolşevik’lerin öne çıkmasından, komünizmin bir dünya görüşü olarak kendini hissettirmesinden oldukça tedirgin görünüyor.
Otuz bölümden oluşan ve her bölümün tarihsel bir evreye karşılık geldiği kitabın sonlarına doğru ilerlediğimizde, Lozan Konferansı’yla birlikte yeni bir Türkiye tasviriyle karşılaşıyoruz. Ancak söz konusu tasvirin asıl nüvelerinin daha satır aralarında gizli olan hikayelerden beslendiğini belirtmek gerekiyor.
Yazarın özellikle eşkiya “Laz Tahir”le dönemin ruhuna şöyle bir dokunduğunu belirtmekte yarar var.

TÜRKİYE’NİN DOĞUM SANCILARI
Harold Armstrong
Çeviren: Ekin Uşşaklı
Mızrak Yayınevi
2011, 256 sayfa, 25 TL.