Tam da hayat gibi...

Tam da hayat gibi...
Tam da hayat gibi...
'Elli Yıl Sonra Kül', modern zamanlara dair bir masal. Ya da Cumhuriyet modernleşmesine, daha doğrusu köylünün bu modernleşmeyle dansına dair, çok güzel anlatılmış çağdaş bir masal
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Mesleki faaliyetlerinin gölgesinde kalmışlığından olmalı, sanat ve edebiyatla ilişkisi uzun yıllara dayandığı halde, Tahir Musa Ceylan adını 2008 yılında yayımlanan Kestane Kıranında Kadınlar romanıyla duyurdu... 1956 Çanakkale doğumlu Ceylan, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra psikoloji ihtisası ve farmakoloji doktorası yapmıştı. Doktorluk mesleğini icra ederken fotoğraf sanatı ve edebiyatla ilgilenen Ceylan, şiirlerini Depresyon Şiirleri (1988), deneme yazılarını Fotoğraf Estetik ve Görüntü Üzerine Denemeler (1988) kitaplarında topladı. Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknik ekindeki ‘psikofelsefi’ yazılarını Aylak Bilgi (2004), Aylak Yazılar (2004) ve Aylak Düşünceler’de (2007) kitaplaştırdı. 2005 yılında yayımlanan İçi Yoksul’la başlayıp Kestane Kıranında Kadınlar ve Yarım Adamın Aşkları (2009) ile geliştirdiği romancılık kariyeri Elli Yıl Sonra Kül ile devam ediyor...
Elli Yıl Sonra Kül, başı ve sonu ile kendi başına bütünlük arz eden bir devam romanı. Kestane Kıranında Kadınlar’dan tanıdığımız Zarifoğulları ailesinin hayat mücadelesi Elli Yıl Sonra Kül’de bütün keskinliğiyle sürüyor. 19. yüzyıl sonlarında, Ege’nin kuzeyinde, Kaz Dağları eteğinde uzanmış hayali Agonya Ovası’nın Yenice kasabasına bağlı Mavruz köyünde başlamıştı hikâye. Kocası öldürülünce dört çocuğuyla dul kalan Zeliha Zarifoğlu’nun soyunu yaşatmak için yoklukla, kayıplarla, acılarla boğuşmasını anlatırken ailenin tarihini siyasi ve toplumsal tarihle birlikte işlemişti Ceylan. Ölümler, cinayetler, kurtlar, çakallar, savaşlar, savaş zenginleri, yangınlar, depremler, İttihat ve Terakki, Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı, Çanakkale Muharebesi, Sarıkamış Bozgunu, Mütareke Dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar süren elli yıllık bir zaman diliminde Zarifoğlu ailesinin her ferdi bir yana savrulacak, ama ne yaparlarsa yapsınlar işleri bir türlü yolunda gitmeyecektir. Romanın sonunda ölümler tamamlanmış, düzen sağlanmış, bir çeyrek asır daha ölecek kimse kalmamıştır. Ailenin en eski kuşaklarından beri gelen ‘soyunu yaşatmak, mutlaktır’ düz felsefesini artık Emin Zarifoğlu yaşatacaktır.
Elli Yıl Sonra Kül işte bu felsefenin yakın zamanlarda aldığı trajikomik hallere dair bir hikâye. Zarifoğlu Emin Bey’i, birisi öz kızı Fatma, diğeri bebek yaştan beri öz kızı gibi baktığı kardeşi Hatice olmak üzere iki kızı ile Marzuk’ta sakin bir hayat sürerken yakalıyor anlatı. Sonra köye, köy halkına dönüyor... Hepsinin bir hikâyesi, yoksulluğun dipsizliği, kavganın, patırtının, hasetin, hurafenin, hepsinden önemlisi de şehvetin anlatıldıkça masal gibi dinleyeceğiniz türlü çeşidi var. Ne kadar bey sülalesi olsalar da, Zarifoğlular da bu köyün bir parçası. Henüz on beş yaşındaki Hatice komşu köyün yoksulu yakışıklı Yahya’ya tutulacak, tenin hazzını keşfettikçe kilit altında tutulamayacak ve sevgilisinin evine sığınacaktır. Kurnaz, gözü pek, zenginliğe hasret, kadına kumara düşkün Yahya’nın aileye katılmasıyla birlikte Zarifoğluların kaderi bir kez daha kararacaktır... Çocuklar olur, Yahya’ya İstanbul yolları görünür, köyde kalanlar eskisinden farksız yaşarken kente gidenler yepyeni hayat biçimleriyle tanışırlar. Emin Bey soyunu yaşatmak için elinden geleni yapacaktır, ama yaşı ilerlemiş, hastalık yapışmıştır yakasına;
“Doktorlar ona şua tedavisi veriyor, tedaviden sonra bitkin düşüp ölü gibi yatağına dönüyor, bir zebella canını alırcasına içi buruluyordu. Agonya’nın irikıyım pehlivanı, Edremit’ten İstanbul’a bu yakanın en tanınmış tüccarı, ikisi yeni hanımdan olmak üzere oğlansız dört kız babası, vakti zamanında vurmuş kırmış, ağlatmış, dağıtmış en kahırlı aşk adamı, yıllarca dağdan köye inmemiş, Kaz Dağları’nın, Agonya Ovası’nın şaki kılıklı esnafı, bir oturuşta bir kuzu yiyen sofra ve zevk insanı yemeden içmeden kesilmiş, bir deri bir kemik kalmıştı. Harmandalı oynarken tek ayak üstünde sıçrayıp en az on kez bir o yana bir bu yana diz vuran, efece bir duruşla tek ayak üstünde on adımda halkaya girip halkadan çıkan koca adam şimdi elini dizine dayamadan doğrulamıyor, yürürken avuçlarını kalçalarına yaslamadan denge bulamıyor, paslı cıvata gibi her eklemi kurulu kaldıkça kendinden utanıyordu.”
Emin beyin ölümüyle desteğini yitiren Agonya köylüsü de fakirleşecektir. Artık Zarifoğlu soyunu sürdürmek babası bildiği abisini kaybeden Hatice’nin görevidir. İstanbul’da günümü gün etmeye çalışan hayırsız kocası Yahya’ya aşkını bir türlü dindiremeyen Hatice, kızı ve oğlunu daha iyi yetiştirebilmek için kasabaya taşınır, ama dertler burada da tükenmez. Zaman insanları ve toplumu bozarak büyük bir hızla ilerlerken Zarifoğlu ailesinin kaderi merkezinde yalnızlık ve acılar olan daireler çizmektedir...
Bir yandan değişip açılırken diğer yandan inanç biçimlerini, alışkanlıklarını, geleneklerini, umutlarını yaşatan bir toplumun gizli tarihini yer yer mizahi sahnelerle yansıtırken alttan alta karamsar bir bakış sergiliyor Ceylan. Sona gelindiğinde içinde sözcüklerin, anlamların, değerlerin, duyguların, hatta ruhunun olmadığını fark eden Yahya bile insanlığın gidişatından yakınır bir haldedir; “İnsanlar değişmişti; aynı zamanda dost, aynı zamanda düşmandılar; aynı zamanda katil, aynı zamanda kurbandılar; yerin yüzünde hepsi birer kanser karasıydılar.”

Ayrıntıları çoğaltıyor...
Tahir Musa Ceylan’ın romanlarını özetlemek, özetinden ne anlattığı hakkında doğru bir bilgi edinmek kolay değil. Çünkü ana bir hikâyeden çok sanki kendiliğinden gelişen yan hikâyelerle ilerliyor romanları. Kimler katılmıyor ki Zarifoğlu dünyasına? İstanbul’un zenginleri kadar kopukları, zengin Ermeni kadınlar, kuyruklu Acem dilberleri, üniversiteli gençler, öğrencisine aşık öğretmenler, subaylar, doktorlar...
Ayrıntıları çoğaltıyor; basit gibi görünen bir ayrıntıyı bir anda hikâyenin merkezine alıp ondan yeni ayrıntılar üretirken beklenmedik kişi ve karakterlerle bambaşka hayatlara dokunuyor, kahramanlarının eşzamanlı ama birbirinden çok farklı mekânlara uzanan hikâyeleri ile coğrafyayı -ABD’ye kadar- genişletiyor. Hikâyesine sahip olamadığı için değil, hayatın kendisi tam da böyle yaşandığı için. Ama öte yandan ailenin doğrusal zamana bağlı hikâyesi hiç bozulmuyor. Ayrıntılarla dört bir yana yayılsa bile, bir kopukluk duygusu hissetmiyoruz.
Hikâye kopmuyor, çünkü hikâyeyi birleştiren çok sağlam bir üslubu var Ceylan’ın. Olup bitenleri geçmişe, şimdiye ve geleceğe hakim bir anlatıcının tanrısal- bakış açısıyla aktarırken sözlü kültüre yaslanıyor. Masalsı bir hava kattığı anlatısını uygun bir dille birleştirmiş.
Burada bir parantez açalım: Halk masalları, destan ve fabllar gibi geleneksel anlatılar uzun yıllar Batı’nın modern edebiyatı karşısında hakir görülmüşler ve romandan dışlanmışlardı. Tarihi romanlara, fantezilere ilginin artmasıyla birlikte bu tarz anlatı biçimlerinden yararlanan romanlarda bir artış kaydedildi. Ancak her zaman iyi sonuç verdiği söylenemez. Geleneksel anlatının sınırlarının aşılmasına bir katkı yapmadan, olduğu gibi kullanıldığında taklitin, masal dilinin metalaşmasının ötesine geçilmiyor. Bu durumda çoğu kez anlatılmak istenilen ile dil arasında bir çatışma çıkıyor. Çünkü düşüncenin yalnızca taşıyıcısı olmayan ve kendine ait bir belleği olan dil, anlatılmak istenen teorik/ideolojik/felsefi fikriyata da uygun olmak zorunda. Geçmişte olmayan, zaman içinde ortaya çıkan kavram ve düşünce tarzları, doğal olarak, geçmiş bir dilin içerisinde var olamaz, yani; “masalın dili masal konularıyla sınırlıdır ve başka durumların anlatılışında yetersiz kalabilir, bu nedenle, sevgi, nefret, beddua gibi doğal insani tepkiler için uygun düşen bu dil ile, kahramanların ve ilişkilerin derinlikli bir aktarımının başarısı mümkün değildir.”
Fantastik öğelerle zenginleştirilimiş tarihsel/toplumsal gerçeklerin şiirsel bir dille romanlaştırılmasının büyülü gerçekliğin- en iyi örneğini Güney Amerika edebiyatında görmüştük. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanını hatırlatan Kestane Kıranında Kadınlar ve Elli Yıl Sonra Kül romanlarında Tahir Musa Ceylan da fantastik, mitsel, destansı öğeleri bir süzgeçten geçirerek, kendisine mal ederek kullanmış. Dilin ve üslubun ötesine geçtiğimizde ise nsana, insanın iç dünyasına, oradan hareketle topluma uzanan, nesnesini kuşatan bir roman Yerele özgü havanın hiç eksilmediğini söylemek mümkün. Ancak yerelin ağzına bağlı kalmıyor. Ceylan’ın yaptığı yerelin sözcüklerinden, ifadelerinden, deyişlerinden, düşüncelerinden faydalanarak kendine özgü bir dil kurmak. Kimi zaman düzyazıyla şiir dilini harmanlayarak hikâyeye ritmik, ahenkli bir ses kazandırmış. Gerçekliği mistik bir dünya görüşünde kırarak alımlayan bir zihniyetin yansıtılmasında bu sesin önemli bir etkisi var. Kendi hikâyelerini evrenin hikâyesiyle umutsuzca çakıştırmaya çalışan insanları anlatmak için en uygun dili ve üslubu yakalamış. Buradaki sahicilik ‘asıl gerçeklikle koşut değil fakat onun farklı bir ikizi gibi’.
Elli Yıl Sonra Kül, modern zamanlara dair bir masal. Ya da Cumhuriyet modernleşmesine, daha doğrusu köylünün bu modernleşmeyle dansına dair, çok güzel anlatılmış çağdaş bir masal.

ELLİ YIL SONRA KÜL
Tahir Musa Ceylan
Kanat Kitap
2010
211 sayfa
16 TL.