Tarihin içinden yazmak

Tarihin içinden yazmak
Tarihin içinden yazmak
Yazılanın yazılma nedeni öznellikten başka ne olabilir? Yoksa yazılmaz, yazılsa da okunmaz. Edebiyat için söz konusu ettiğimiz ilkelerden biri bu, ama tarih yazımı için de farklı olmaz
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Tarihin bilimsel yaklaşımlarla anlaşılıp yazılması olanaksız. Öznellik, onu anlamak için her zaman en ve tek geçerli çıkış noktası. Önce o noktadan çıkmak koşuluyla, sonra herkes kendisine uygun yolu, yordamı, yöntemi, anlayışı kullanır elbette. Jacques Rancière ise –onun en parlak günümüz felsefecilerinden olduğunu da söyleyebiliriz–, modern tarih çalışmalarının, herkese bir geçmişi olduğunu gösteren fenomenlerin görünmeyen yüzlerini dizgesel biçimde araştırmak anlamında bir bilimselliği olduğunu söylüyor. Onun bu yaklaşımıyla aynı noktada değilim, ama büsbütün de çelişmiyoruz: birbirine izdüşen iki düzeyden çıkıyor, yan yana yürüyor, aynı yere gidiyoruz.
‘Tarihin Adları’nda, Rancière de tarihin bir inşa olduğunu belirtiyor. Bir bakıma, yapılan bir şey tarih –taşı, toprağı, suyu verilerek. Rancière’in verdiği örnekte olduğu gibi Napolyon’un ya da sözgelimi hakkında pek çok araştırma yapılmış Sultan Hamid’in tarihin fenomenleri olarak alınmasıyla yetinen tarih, yalnızca bir yanılsama olarak çıkar ortaya; oysa tarihin fenomenlerini, onların çevresindeki toplumla ve adsız bireylerle birlikte değerlendirmek gerekir. Rancière’in tutumu, “Hem bilimsel hem de siyasi bir ihmal veya husumet yüzünden yitirilmiş bir olgular yığınını bilgi alanına geri kazandırdığı”, yenilenleri ve ezilenleri de tarihin parçası olarak gördüğü için önemli.
Eski tarih anlayışıyla resmi tarih, kralların ve sultanların, talan ve fetih devletlerinin, onları elleri üstünde tutan toplulukların yaşadıklarını anlatmakla yetinilebilir, ama bunun da tarihin kendisi olmayacağını yazan da bilir, okuyan da. Tarih bu anlayış içinde bir “uygunluk bilimi” oldu. Uygunsuz olan? O, kapıdan içeri pek alınmadı. Durun bakalım, bize anlatılanların arkasında başka neler oldu, diyen tarihçi, bu yaklaşımını nesnelleştirebilmek için çok çaba göstermek zorunda kaldı. İnsan neredeydi, tarih insansız mı yaşanmış, yalnızca sarayların ve büyük binaların içinde mi kurgulanmıştı? Muhteşem Süleyman’ın büyük imparatorluğunun sarayın arka odalarındaki kadınlarla birlikte kurulup yönetiliyormuş gibi anlatılmasının ve koskoca İstanbul’un sokaklarındaki halkın kendini hiç mi hiç göstermemesinin nedeni, yalnızca dizinin yapımcısının ekonomik yükü azaltma kaygısı değildir. Dizinin bu kadar çok izlenmesi için, sokaktaki insanın tarih algısına uygun olması da gerekir? Sultanların ıvır zıvırı, yoksulların dertlerinden daha çok ilgilendiriyor yoksulları. Aynı yoksullar, tarihi böyle okumak istiyor işte.
Peki tarihçi? Hangi tarihçi? Son yıllarda tarihin popülerleşmesinde büyük katkısı olan İlber Ortaylı’nın ya da benzeri tarihçilerin yazdıkları da şu anda geliyor aklıma ve, acaba, diyorum, bu denli önem verilen tarihçilerin bile, Osmanlı Devleti’nin tarihini yazarken ve ekranlarda durmadan konuşurken yığınlardan bunca az söz etmesinin, onların yaşadıklarına bunca az yer vermesinin nedeni nedir? Hangi tarihçi, sorusunu bunun için soruyorum. Yanıtı, bir hiç, neredeyse hiç. Aslında üst perdeden konuşan o tarihçiler de geleneksel tarih yazımının bütün sakatlığıyla malulse, yalnızca malumatfuruş sayılmazlar mı?
Yirminci yüzyılın başlarında yığınların tarih sahnesinde yönetenlerden daha büyük ağırlıklar taşımaya başlaması, tarihi zorunlu olarak onları anlatmaya yöneltti. Yönetenlerin hikâyesi nedir ki –kısıtlıdır. Oysa yığınların hikâyesi anlatmakla bitmez. Hikâyesi olmayan tarih de olmayacağı için, geçen yüzyılda yeni tarih anlayışları öne çıkmış oldu. Story’den değilse de, history’den söz ediyoruz çünkü.
‘Tarihin Adları’nın “Önsöz”ünü yazan Hayden White, “Tarihin yeni öznesi sessiz sedasız, fark edilmeden, sözleri işitilmeden ölen, ama bastırılmış varlıklarıyla sesleri tarihe musallat olan bütün insanlardan ve topluluklardan başka bir şey değildir,” diyor.
Michelet’nin tarihi kavrayış biçimi; yani tarihçinin tarihin nesnesi olmak yerine, öznesi olarak kendi sesi ve düşüncesiyle tarihi yazma anlayışı, gerçeğe en çok yaklaştıracak anlayıştır elbette. Bunun bugün artık herkesçe içselleştirildiğini söyleyebilir miyiz? Bu da iyimserlik olur. Öncelikle tarihi yukarıdakilerin at koşturduğu düz bir ova gibi alan tarihçilerin okunup dinlendiğine bakılırsa, öznelliğini geleneksel olanın yanından ayırmayan tutumların hâlâ geçerli olduğu da belirtilebilir.
Michelet’nin şu sözüyse, aradığımız, tarihin ne olduğunu daha iyi ne anlatır, bilemediğim: ”Tarihçinin metni yalnız tarih üzerine olmakla kalmaz, tarih de olur; metnin özü, sözünü ettikleriyle bir süreklilik içindedir.”
Yazılanı tarihe dönüştürmek için şu üç ayağı sorunlarını çözerek sağlam biçimde dikmek gerekir:
Tarihin bilgisini, yani ne olup bittiğini nesnel –ideolojik olmayan– biçimde geçmişin içinden çekip almak gerekir. Gelgelelim, ne alınacağı sorusu çatallı. Tarihçi bütün geçmişi yazamayacağına göre, ondan neleri süzüp alacak? Tarihsel bir dönemeç oluşturan bir savaşı, savaşın iki tarafı da farklı görüyorsa, tarihçinin nesnelliğini koruması ne denli zordur, bilinir. Edebiyatçı değil ki tarihçi, gözlem gücüne, yaratıcı düşüncenin sınırsız özgürlüğüne uygun davranabilsin. Gerçeğe bağlı kalmak zorundadır o. Alacağı tek tutum vardır: Tarihe geçmiş zamanın içinden değil, şimdiki zamanın bakış açısı içinden bakmak ve kendi yazacağı tarihi gerçeğe dönüştürecek bilgileri seçmek.
Yazılanın yazılma nedeni öznellikten başka ne olabilir? Yoksa yazılmaz, yazılsa da okunmaz. Edebiyat için söz konusu ettiğimiz ilkelerden biri bu, ama tarih yazımı için de farklı olmaz. Hem öznel olup hem tarihin kendisini anlatma paradoksu da ancak öznelliğin niteliğiyle çözülebilir. Öznelliğin bütün bütüne bağımsız, önyargısız, dış etkilerden uzak oluşu, aslında bu paradoksu tarihin lehine çözebilecek gizilgüçtür. Öznelliğin ancak onu kullanacak niteliğe sahip oldukça nitelikli biçimde kulanılabileceğini anlatmaya da gerek yok elbette.
Tarihçinin yazdıklarının tarih olması, yani bizim tarihin ne olduğunu öğrenmek ve geçmişte yaşananları anlamak için onun yazdıklarını bir tarih olarak okumamız için, yazılanın bu sahiciliği taşıması gerekir. Burada nesnel bir tarih dilinin ne olduğu üstünde düşünmek de tarihçinin işi mi? Bir anlatıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla anlatının güzelliği, tarihin yaygınlığını sağlayan etmenlerden de biridir.
Bu üç bileşene birden sahip olmayan tarih yazımı, tarihin öznelerini de doğru saptayamayınca, tarihin içinde değil, yalnızca görünen yüzünde dolanır durur. “Tarihçinin söylemi, tarihin sözcüklerini, hakikatleriyle ilişkilendiren bir ölçme söylemidir,” diyor Rancière. Devrim, kral, demokrasi, yoksulluk, yığınlar ve tarihi anlamlandıran sayısız sözcük, tarih sahnesinden aldıkları rollerle geçiyorsa, onları gerçekten oldukları gibi görmek, tarihçi için zor ama üstesinden gelinmesi en zorunlu tavırdır. Bu arada yaşandıkları için ortaya çıkan olgular ile tarihçinin yorumları arasında dağıtılması gereken bir sis bulutu oluştuğundan da söz ediyor Rancière. Sis bulutunu oraya taşıyan tarihçi olduğuna göre, dağıtan da tarihçi olacaktır, dağıtabilirse.
Tarihte yaşananlara ne zaman sonradan bulunmuş ideolojilere göre adlar verilmişse, orada tarih gerçekten uzaklaşmıştır. Başka nasıl olabilir. Bir ülkenin yaşadığı köktenci değişim devrimle de olabilir, köktenci reformlarla da ve sözgelimi devrimle olduysa, onun nasıl bir devrim oluğuna ilişkin toplumsal bir onay yoksa, sizin ona verdiğiniz ad, tarihi öyle yazmanıza, tarihin söylemini kendi ideoloik duruşunuza göre ayarlamanıza neden olur. Sakatlanmış tarih söylemi, tarihi bu anlamda gerçekten elbette uzaklaştırır.
Ekim Devrimi’nden sonraki Sovyetler Birliği’nin 1924’ten sonra yaşamaya başladığı dönüşüm, Marksizm içinde görülebilecek kesimlerin her birince farklı adlandırılmış, yorumlanmışsa, o dönemin tarihi o kadar farklı mı yaşanmıştır –yoksa yaşanan gerçek, onu çarpıtan ideolojilerle bir dizi yanılsama olarak mı ortaya çıkmıştır? Yanıtı şimdi daha kolay veriliyor. Tarihi kendisiyle baş başa bırakacak tarihçi, onu sakatlayan bütün bağlardan kurtaracak ve tarihi en doğru biçimde anlamanın yollarını çizecektir. 

Tarihin Adları, Jacques Rancière, Çeviren: Cemal Yardımcı, Metis Yayınları, 2011, 139 sayfa, 12 TL.

notoskitap.blogspot.com