Tarihten bahsederken bugünden bahsetmek

Tarihten bahsederken bugünden bahsetmek
Tarihten bahsederken bugünden bahsetmek

Mathias Enard

'Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara'nın yazarı Mathias Enard: 'Bizim meselemiz tarihsel bir roman yazarken günümüze nasıl ulaşırız, doğu ve batıdan bahsederken günümüzü nasıl inşa ederiz, buna bir yanıt getirmek...'
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Mathias Enard, Fransa’nın kırk yaş altındaki en ilginç yazarlarından biri. Onu 16. yüzyılın başında II. Bayezid’in davetlisi olarak İstanbul ’a gelen büyük Rönesans ressamı Michelangelo’nun Haliç’te bir köprü inşa etme öyküsünü anlattığı romanı ‘Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara’yla tanıyoruz. Üç ay boyunca kaldığı İstanbul’da yaşantısına ve sonraki yapıtlarına yön verecek bir ilham bulan Michalengelo’nun yaşadıklarını hayal eden bu kitap , Enard’ın en çok satan romanı olmuş. Şu sıralar Barselona’da yaşayan ve Barselona Üniversitesi’nde Arapça dersleri veren Enard’ın bir başka ilginç romanı da, 500 sayfalık tek bir cümleden oluşan, henüz Türkçeye çevrilmeyen ancak Amerika’da deneysel edebiyatın benzersiz bir örneği olarak karşılanan ‘Zone’. Can Yayınları’nın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Enard’la Beyoğlu’nda buluştuğumuzda Şırnak’taki askeri operasyonları protesto gösterilerine karşı müdahele hazırlığındaki gaz maskeli polisler ve gergin bir bekleyiş, Fransız yazara beklemediği, şaşırtıcı bir İstanbul görüntüsü sunuyordu. 

Haliç Köprüsü’nün Batı ve Doğu uygarlıkları arasında bir köprü oluşuna da değinen bir roman yazdınız, bugünse İstanbul polisler ve göstericilerle dolu. İzlenimleriniz nedir?
Şehri seviyorum, Londra’dan sonra en büyük Avrupa şehirlerinden biri. Geçmişe ait büyük bir yük var İstanbul’un omuzlarında. Bir yandan da korkunç bir trafik. Şimdiyse şehri saran siyasi gösterilere bakıyorum ve şaşırıyorum. Başbakan Erdoğan’ın “çılgın proje”sinden de haberdarım, Michelangelo’nun Haliç’teki köprüsü gibi yeni açılacak kanalın da üzerine bir köprü inşa edilmesini tavsiye edebilirim belki romanımla. 

Bir Osmanlı hükümdarının Batılı bir sanatçı-mucitle ilişkisini anlattınız, bugün bu ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
500 yıl önceki hükümdarlarla günümüzdekileri kıyaslamak oldukça zor. Günümüzde her şey seçimlerle ilgili. Siyasetçilerin insanları mutlu etmeleri gerekiyor, yoksa kimse onların imgesini veya projesini desteklemiyor. Oysa eskiden kendi keyiflerine göre yönetirlerdi. Şimdiyse yeniden seçilmek için çok çalışmaları gerekiyor. Yalnızca sizin yöneticileriniz değil, bütün Avrupa’da da siyasetçiler gündelik hayatın nüansları yerine yeniden seçilmekle ilgileniyorlar. Oysa yeniden seçilme endişelerinin gölgelemediği bir gündelik siyasete ihtiyaç var. 

Yaşadığımız dönemi Michelangelo’nun dönemiyle karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz?
Geçmişte siyasetçiler sanatçıları satın alabiliyordu. Tıpkı bir atı satın alabildikleri gibi, bir sanatçıya para veriyor ve ona sahip oluyorlardı. Şahsen sevdiğiniz veya başarılı olduğunu duyduğunuz kişiye karşı hissiyatınız buydu: “Onu almalıyım, sahip olmalıyım, benim olmalı”. Osmanlılar da Michelangelo’yu bu şekilde aldılar. Günümüzde sanatçının daha çok özgürlüğü olsa da, Michelangelo’nun çağındaki sorun özünde aynı. Bütünüyle özgür olabilirsiniz, ancak bu durumda yoksul ve kimsenin tanımadığı biri olarak ölmeniz muhtemel. Veya özgürlüğünüzün bir kısmından feragat edip üne ve popülerliğe ve paraya kavuşabilirsiniz. Bu sorunsal değişmedi. 

Yani romanınızda anlattığınız tür bir hamilik sistemi sürüyor mu?
Gerçekte günümüzün hamileri ve Medici’leri, seyirciler ve tüketicilerdir. Daha çok okuru çekmek için yazarsanız okur da haminiz haline gelir. Edebiyat pazarı oldukça zorludur, yazar her zaman daha çok kitap satmak için acaba şöyle mi yazmalıyım diye sorar kendine. Ancak buna karşı çıkmanız gerektiğini görürsünüz. Ben mesela pazarın taleplerine direniyorum. Michelangelo hakkında bir roman yazmanın da ticari olarak çok büyük bir hata olduğunu düşünüyordum ama buna karşın romanımı yazdım. Kimseyi ilgilendirmeyecek bir konu olduğu kanaatindeydim. Ancak ‘Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara’ en çok satan romanım oldu. Romanı yazarken buraya gelmedim. Haliç köprüsünün yerini incelemem, belli hesaplamalar yapmam gerekiyordu. Bir arkadaşım bana “İstanbul’a gitmene gerek yok ki, aç Google Earth’ü, orada her şeyi bulabilirsin, üstelik daha kesin sonuçlara ulaşırsın,” dedi. Ben de böyle yaptım. 

Kültür tarihi gibi konular üzerine çalışan akademisyenlerin roman yazmaları, çok iyi bildikleri bir konuyu kurmaca haline getirmeleri için bir beklenti var gibi. Siz akademi ve romancılık arasındaki bağlantıları nasıl deneyimliyorsunuz?
Ben de romanımın sonuna akademik bir not yerleştirdim. Kurmacanın her zaman farklı türlerle içiçe geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu türlerden ilk akla geleni ise biyografi. Ancak benimki gibi bir roman yazdığınızda, elinizde Michelangelo ve Bayezid’in ilişkilerine dair kaynak olmadığı için bu tür biyografik anlatılardan faydalanamıyorsunuz. Yine de akademik yazılarla kurmacanın ilişkisi ilginç bir konudur. Ben ilk defa kurmaca yazarken kimse ama gerçekten hiç kimse yazdıklarımla ilgilenmiyordu. Dünyadaki hiçbir şeyi değiştirmeyen pek çok şey yarattım. Sonra kendi kendime başka bir şey yapmalıyım dedim. Akademik bir proje olarak başladı, savaştaki şiddeti anlatan, Balkanlar’da yaşanan karışıklıklarda rol almış eski askerlerin sözlü tarih anlatılarını içeren bir makale olacaktı. Pek çoğuyla konuştum ama sonra “neden bunu bir roman yapmıyorum ki” diye sordum kendime. 29 yaşındaydım. Şanslıydım, çünkü bu sefer insanlar romanımla ilgilendi; sayfaları bir zarfa koydum, postayla gönderdim ve kabul edildim. 

Romandaki yerleri İstanbul’a geldiğinizde ziyaret ettiniz mi?
Romanı yazdıktan sonra kurmaca olarak hayal ettiğiniz yerleri gezmek hayli ilginç oluyor. Ben onunla ilgili bir roman yazmış olsam da kendimi İstanbul’un bir parçası olarak hissetmiyorum. İstanbul’la ilişkimin devam edeceğini söyleyebilirim, şehirle ilgili bir roman daha yazmayı düşünüyorum. Bence İstanbul, Venedik, New York gibi en ilham verici kurmaca şehirlerden biri. Roman konusu olmak için Paris’e oranla çok daha uygun bir şehir, insan her zaman İstanbul’da geçen bir roman hayal edebilir. 

Orhan Pamuk’un romanınızla benzer bir temaya sahip Beyaz Kale’sini okudunuz mu?
Evet, ‘Beyaz Kale’ ve ‘Benim Adım Kırmızı’yı okudum ve çok beğendim. Onun tarihsel anlatılarında klasik tarihsel romanların ağırlığı var, pek çok tarif ve bilgi içeriyorlar. İstanbul kitabını da çok önemsiyorum, şehrin yakın tarihi konusunda çok ilginç bilgiler içeriyor. Sanırım bizim meselemiz tarihsel bir roman yazarken günümüze nasıl ulaşırız, tarihten bahsederken, doğu ve batıdan bahsederken günümüzü nasıl inşa ederiz, buna bir yanıt getirmek. Tarihi silmek, tarihin anlamını değiştirmek, bir romancının buradaki sorumluluğu nedir? Leonardo da Vinci hayatının son döneminde Türkçe öğrenmeye çalışıp Osmanlı hükümdarları için çalışmak istedi. Bence sanatçılar açısından olaya bakıldığında doğu ve batı birbirlerinden ayrı olmaya yazgılı değil, sınırlarla yaşamak zorunda değiliz, eğer istersek bu sınırları kaldırabiliriz. 

Peki küreselleşme süreciyle gerçekten de bu sınırlar kalkıyor mu?
Evet, bence şu anda yaşanan süreç tam olarak bu. 11 Eylül’ün paradoksal açıdan iyi sonuçlardan biri, yaşanan korkunç çatışma ve şiddetin aynı zamanda doğu ve batı arasındaki ayrım konuda bir şey yapmamız gerektiğini göstermesi. Bir grup insanın dünyayı yönetmeleri, onu istedikleri biçimde şekillendirmelerine karşı çıkıldı; bu günümüzde biraz değişmiş durumda. Doğu ve batı arasındaki ilişkide İslam’ın Batı’nın bir parçası olduğunu artık kabullendik. 11 Eylül gibi korkunç bir olayın iyi bir sonucudur bu. Ancak romanlar bu tür güncel olayları aktarmak konusunda hep biraz geç kalmıştır. Hemingway gibi birkaç büyük istisna dışında kurmaca güncelliği aktarmak için her zaman aradan zaman geçmesine ihtiyaç duymuştur. Bir tarihsel olayı romanlaştırmamız için aradan 20 yıl geçmesi gerekir. Şimdi aradan 10 yıl geçti ve Don DeLillo gibi büyük Amerikalı yazarlar 11 Eylül’le ilgili daha yeni yeni önemli şeyler yazmaya başladılar.

Savaşları, Kralları ve Fİllerİ Anlat Onlara
Mathias Enard
Çeviren: Aysel Bora
Can Yayınları
2011, 155 sayfa, 11 TL.