'Tebessüm-i Elem'de 'tiyatro'

'Tebessüm-i Elem'de 'tiyatro'
'Tebessüm-i Elem'de 'tiyatro'
Özgürlüktü, demokrasiydi, çoğulculuktu, ötekileşmeydi, hepsi 'Tebessüm-i Elem'in torbasından fırlamışa döndükçe dönüyor
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

1960’ların iyice sonunda Atlas Kitabevi Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bütün eserlerini okurla buluşturdu. Eski hayatımızı çok iyi bilen Münif Fehim hayattaydı; bu dizinin birbirinden güzel kapak resimlerini o yaptı. Atlas Kitabevi Hüseyin Rahmi’nin dilinin sadeleştirilmesi düşüncesindeydi. Sadeleştirmenin öyle kolay bir çaba olmadığını o zaman fark ettik. Mustafa Nihat Özon, Mükerrem Kâmil Su, Zahir Güverli gibi sadeleştirmeciler ılımlı bir yol seçmişken, bazı sadeleştirmeciler de Hüseyin Rahmi’nin kocakarılarını, mahalle karılarını öz Türkçe konuşturdular...
Sadeleştirmecilerin en başarılısı bence Mustafa Nihat Özon’du. Onun emeği bugün de örnek alınası bir emektir. ‘Tebessüm-i Elem’i Mustafa Nihat sadeleştirmişti. Yayınevi eserin adını günün okurları için ‘Acı Gülüş’e dönüştürdü. Mustafa Nihat ise ‘elem’ sözcüğünün ‘acı’yla eşanlamlı olamayacağı kanısındaydı. Nereden biliyorsun derseniz, kendisinden dinlemiştim.
Behçet Necatigil de ‘Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü’nde ‘Tebessüm-i Elem’i yeğlemiş, ‘Acı Gülüş’ü madde içerisinde anmıştır.
Kitap olarak 1923’te yayımlanmış ‘Tebessüm-i Elem’ 20. yüzyıl başındaki payitaht İstanbul ’dan acıklı gülünçlü sahneler sunar. Külyutmaz Hüseyin Rahmi İttihat ve Terakki’yle çıkagelen yarım yamalak ‘hürriyet’ havasına pek ısınamamıştır. Bu hürriyet havasının yeni yeni hürriyetsizliklere yol açacağını sezdirir. Onun eserlerinde, meselâ ‘Hakka Sığındık’ta, bu kaygı hep karşımıza çıkar.
Hüseyin Rahmi hürriyetin neler getirdiğini ‘Tebessüm-i Elem’de tiyatro sanatı aracılığıyla acı acı alaya alır:
İstanbul’da bazı salaş meyhanelere, ne yazık ki, tiyatro adını veren, vermek cesaretini gösteren bazı küstahlar vardır: Tiyatro daha doğmadan ölmekte. Al astar kaplı, kümes benzeri localara giren sözüm ona seyirciler, daha ilk anda, tiyatronun gereksindiği kutsallığı bozarlar.
İşte üşüştüler! Kimi bir avuç fındık fıstık tıkınmakta, kimi portakal yemekte, limonata içmekte, kimi de çıtır çıtır kabak çekirdeğinden kayısı pestiline kadar her türlü “aburcubur”la oyalanmakta. Böylesi seyirci takımı ne gülünecek yeri bilir, sezer, ne ağlanacak. İzlediğinden bir şey anlamaz.
Zaten aşağıda, geceliği birkaç mecidiyeye tutulmuş orkestra, meşhur opera parçalarını katletmektedir. Derken kantolar başlar. Şamandıra gibi yusyuvarlak, makyajdan kıpkızıl muganniyeler, boncuklu fistanlar, pembe çoraplar, yağlı gerdanlar gösteren dekolte tuvaletler, çarpık iskarpinlerle kendilerini teşhir ederler. Meşk edilmiş Hint papağanları gibi her dilden söylemektedirler.
Facia (trajedi) başladığında ortaya dram sanatlarıyla ilintisiz, akıllara durgunluk verici bir karikatür çıkar: Zulüm, öldürme, hainlik, mertlik, nefret, ihtiras, her şey vardır da, yalnız ruha tesiri yoktur. Araya konferans dizileri girer. Herhalde istibdat ve hürriyet konuşulmaktadır. Sahne ortasına halı serilmiş, masa yerleştirilmiş, sürahi, bardak, hepsi hazır. Konuşmacının sahneye çıkması bekleniyor. Tabii yine fındık fıstık atıştırılıyor, kabak çekirdeği çıtlatılıyor. Siyah redingotlu, beyaz eldivenli, “mütevazı” hatip İttihat ve Terakki politikasını Oğuz Han’dan başlattırır. Ardından Atlıoğlu Gün Han, Ay Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han devreye girer; söz çatallaştıkça çatallaşır.
Bir konferans, daha sonra yine bir konferans, sonra üçüncüsü, dördüncüsü. Memleket sorunları tiyatro sahnesinde dile getirilir görünmekte, gerçekteyse, tiyatro sahnesinde acıklı güldürü dile gelmektedir.
Komedyaya gelince, Ortaoyunu’nun özelliklerini, imkânlarını sözüm ona Fransız vodviliyle kaynaştırmış bir ucube izlenir... Düşünüyorum da, yüz yıl öncesinin bu roman sahnesi şimdiki halimize ne kadar çok benziyor. Özgürlüktü, demokrasiydi, çoğulculuktu, ötekileşmeydi, hepsi ‘Tebessüm-i Elem’in torbasından fırlamışa döndükçe dönüyor. Ve Hüseyin Rahmi bütün acı gülüşleriyle bugün de yaşıyor.

Gündeş öneriler:
Kısa Pantolonlu Sevda, Nihat Ziyalan, Günışığı Kitaplığı, 2011.