Tılsımlı yolun peşinde

Tılsımlı yolun peşinde
Tılsımlı yolun peşinde
Pınar Selek, 'Yolgeçen Hanı' adlı ilk romanında dört gencin, İstanbul'un en eski semtlerinden Yedikule panoramasında kesişen kimlik arayışlarına odaklanıyor
Haber: Metİn Under - metinunder@gmail.com / Arşivi

Gitmek isteyip gidemeyenler, vazgeçenler, dönmek isteyenler, sıkışıp kalanlar ve tüm cazibesiyle insanı farklı dünyalara çağıran büyük yolculuklar. Arayış romanlarının iyi bir yerli örneğiyle daha karşı karşıyayız. Sosyolog Pınar Selek, ‘Yolgeçen Hanı” adlı ilk romanında dört gencin, İstanbul’un en eski semtlerinden Yedikule panoramasında kesişen kimlik arayışlarına odaklanıyor. 1980 Darbesi olduğunda 15 yaşında olan Elif, eczacı babası Cemal Bey’in politik nedenlerle cezaevine girmesiyle Adana’ya dayısının yanına yerleşiyor. Hayatı beraber tanımaya başladığı aşkı Hasan ise Fransa ’daki konservatuvar sınavlarını kazanıp Paris’e gidiyor ve yeni bir hayata başlıyor. Cemal Bey, kızının kendisi gibi eczacı olmasını istiyor ama onun cevap aradığı soruları var ve felsefe okumak istiyor. 1988’de kazanıyor istediği bölümü, Cemal Bey hapisten çıktıktan sekiz ay sonra. İstanbul’a dönüyor ama babası Bostancı’dan taşınıp, annesinin doğduğu semt olan Yedikule’ye yerleşmeye karar veriyor. Yeni eczaneleri açıldığında mahallenin güzel kızı Sema ve annesi Gülcan’la tanışmaları yeni bir başlangıca ve arkadaşlığa kapı açıyor. Ancak yeni hayatındaki tek başlangıç bu değil dünyayı anlamak ve değiştirmek isteyen Elif’in. Üniversitede, ideallerini gerçekleştirmek için tek çıkar yol gördüğü devrimci mücadeleye katılarak aynı zamanda daha radikal bir başlangıca da imza atıyor. Hasan ise Fransa’da dünyanın çeşitli yerlerinden gençlerle tanışıyor. Bunlardan biri Ermenistan’dan gelen Rafi. Kütahyalı Ermeni müzik ustası aşık Gomidas’ın izinden gitmek için Paris’e gelen ve ustalıkla kullandığı yerel enstrümanı duduk aracılığıyla dinleyenleri mest eden bu gençle hemen kaynaşıyorlar. Onun hediye ettiği duduk, aralarında kardeşlik düğümü oluyor. Bir sabah Ermenistan’dan gelen deprem haberiyle kendi ülkesine sahte kimlikle girmek zorunda kalan Rafi’yle birlikte Ermenistan’da alıyor soluğu ve iki yıl orada kalıyor Hasan. 

Hiçbir şey yapmadıkları için suçlular
Babası öldüğü için ortaokul üçüncü sınıftan ayrılıp çalışmak zorunda kalan Sema ise hayatını kıstırılmışlık duygusu içinde yaşıyor. Kabuğunu kırmak istiyor ama bunu başaramıyor. Çünkü sevgilisi Salih’in yaşadığı zorlu hayat bunu imkânsız kılıyor. Onu seviyor ancak ilişkilerini sıradan buluyor; hep aynı şeyleri yapmaktan, aynı yerlere gitmekten şikâyetçi. Salih’in yaşadığı zorlukları da anlıyor bir yandan, çünkü babası ve abisinin ölümünün ardından tek kelime Türkçe bilmeyen annesi, dul yengesi ve yeğeni ile kız kardeşinden oluşan kökleri Doğubeyazıt’ta kalan kalabalık ailesinin geçimi tek başına Salih’in omuzlarında. Mahallenin eskilerinden, ölen babasının ve Eczacı Cemal Bey’in çocukluk arkadaşı Ermeni marangoz ustası Artin Usta’nın yanında çalışıyor. Kimsesiz Ermeni usta, öldüğünde vakıflar tarafından mallarına el konacağını bildiğinden onu evlat edinmek istiyor ki dükkânı ona kalsın. Ancak ustası içerlese de önyargıları izin vermiyor Salih’in bu teklifi kabul etmesine. Oysa o aynı kısırdöngüyü yaşayıp dururken Cemal Bey’in yanında çırak olarak çalışmaya başlayan Sema için hayat başka türlü akmaya başlıyor. Eczacılık bilgileri yanında onu kızı gibi gören Cemal Bey’in eczanesi, onun hayatı da tanıdığı bir çeşit üniversiteye dönüşüyor zamanla. Eczaneye sık sık uğrayan ayakkabı tamircisi Ohannes Usta ve balıkçı Mihalis gibi Cemal Bey’in eski dostlarının anılarla yüklü sohbetleri sayesinde bir vakitler bu sıcak mahalle dahil, İstanbul’da yaşanan acıları da şaşkınlıkla öğreniyor Sema. Varlık vergisiyle darbe yiyen azınlıkların 1955’teki 6-7 Eylül olaylarıyla nasıl perişan edildiğini, ev ve dükkanlarının acımasızca nasıl yağmalandığını, bu faciaları bizzat yaşayan tanıklardan dinlediğinde şaşkınlığını gizleyemeyerek ustasına neden bu olaylardan mahallede kimsenin bahsetmediğini soruyor. “Konuşmazlar. Suçlular çünkü. Bir şey yapmamış olsalar bile… Hiçbir şey yapmadıkları için suçlular” diyen ustasının anılarıyla keşfettiği eski İstanbul’un naif güzelliği de gölgeleniyor böylece Sema için. 

Güzellik kumpanyası
Elif, devrimci idealleri için sevdiklerini terk ettiğinde babası Cemal Bey için ızdıraplı günler başlıyor. Hasan’ı çağırarak kızını bulmasını istiyor. Ermenistan’dan geldiğinde Elif’le buluşan Hasan onu kararlılığından vazgeçirip babasıyla görüşmeye ikna edemiyor. Sema’yla yakın arkadaş oluyor, ona Rafi’den, iki kişinin sesi olan duduktan ve dünyanın her yerinden gelen göçmen, kaçak, kâğıtsız arkadaşlarıyla yaşadıkları sıra dışı hayattan, kaldıkları çadırlardan, karavanlarla geçtikleri yollardan, o bitmek bilmeyen arayışlarından, yani isyan, hareket ve romantik dalgaların oluşturduğu Güzellik Kumpanyası’ndan bahsediyor. İlerleyen bölümlerde ideallerinin ve rüyalarının peşinden giden Elif ve Sema’nın ayrı ayrı iç sorgulamalarına şahit oluyoruz. Tekrar soru sormak isteyen Elif’in örgüt mantığıyla ve artık rüya göremeyen Sema’nın özlemleriyle hesaplaşması kendi iç seslerini bulmaya çalışması ve yaşadıkları sürprizlerle hayatı başka bir gözle değerlendirmeye başlamaları süreci geliyor. Tılsımını kaybeden Sema en büyük sürprizle, döndüğü Yedikule’de hayatının en büyük rüyasını gerçekleştirmek için çabalayan Salih’in Yolgeçen Hanı’nı gördüğünde karşılaşıyor.
Roman bu dört kişiyi ana eksenine alıyor ama olayların geçtiği mahallede yaşayan pek çok insanın da aşklarını, hayallerini, neşelerini, dertlerini, hayata tutunma çabalarını birbiriyle sarmalayarak aktarıyor. Mahalle kültürü içinde yaşanan tüm renkler ve sesler Selek’in sosyolog süzgecinden geçip tüm doğallığıyla çıkıyor karşımıza. Kürt olduğu için kimliklerini yaşayamayanların, geçmişte türlü acılar çektirildiği halde doğduğu toprakları terk etmeyen gayrimüslimlerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, kimsesiz kadınların, yurtdışında göçmen olarak çalışıp daha beterini gördüğü için geri dönenlerin, genelevden kaçıp Sema’nın açtığı eviyle mahalleye sığınan Hande’nin, futbolcu Kemal ve diğerlerinin, kısacası tutunamayanların yaşam mücadelesinin çok katmanlı bir fotoğrafını sunuyor. Uyandırdığı saygıyla mahalle kültürünü ve bir arada yaşamayı mümkün kılanların sevecenliğini de es geçmeyelim. Dar sokakları, cumbalı binaları, pencereleri, kapılarda oturan insanları, çamaşır ipleriyle, Gazhane binasıyla, zindanlarıyla, Kule Meydanı’yla bir yandan da İstanbul’un her tür etnik ve dini kökenden insanlarının yaşadığı bu tarihi semtinin sokaklarında mahalleliden biri gibi gezdiriyor okuru Selek.
Derin gözlemlerin sonucunda ortaya çıkmış, okuyanın kendinden ve yaşadığı mahalleden izler bulmakta zorlanmayacağı, samimi bir sesin hakim olduğu bir roman ‘Yolgeçen Hanı’. Arayış, yol, yolculuk, içsel hesaplaşma, önyargı ve sorgulamaların bolca örneğinin yer aldığı roman okuru da kendi içsel yolculuğuna çıkarmaktan geri durmayacak gibi görünüyor.

YOLGEÇEN HANI
Pınar Selek
İletişim Yayınları
2011, 399 sayfa, 22.5 TL.