'Tol', roman!

Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Benim bugünkü seçimim, beni çok heyecanlandıran bir romandan söz etmek. Seçim yasağına sığındığım sanılmasın. Seçimler yaklaştıkça gürültünün gücüne iyice yaslanıp ikbal avına çıkan beter muktedirlerin kararttığı dünyamıza çok inanmayın, isterim. ‘Seçimler bir şey değiştirecek olsa, çoktan yasaklanırdı’ sözünü hatırlatarak, eğer hemen yarına yönelik bir umudunuz varsa bir an evvel köreltin isterim. Hayatımızı gerçekten değiştirecek olanın nasıl bir şölen olacağına dair kişisel arkeoloji çalışmamda tesadüfen varmış olduğum bir durak, sözünü edeceğim roman. Murat Uyurkulak’ın romanı: ‘Tol’.
‘Tol’un altbaşlığı, “Bir İntikam Romanı”. İrkiltici bir uzlaşmazlığın, koyu mu koyu bir yeisin romanı, aynı zamanda. Kuşaktan kuşağa devredilen bir lanetin izini sürmek için yola düzülen bir adamın romanı. Kendine, tam da tükendiği, yolun sonuna geldiği, silinip kaybolmak, ardında en ufak iz bırakmadan buharlaşmak istediği bir anda armağan edilir, hiç tanımadığı babasının serüveni. Uzun bir tren yolculuğu boyunca başka bir lanetlinin eline sıkıştırdığı defterlerden, o acılı dönüşme-paralanma-kaybolma serüvenini takip eder.
Âdettendir. Sorulur. Murat Uyurkulak, 30 yaşında; ‘Tol’, ilk romanı. Okuru sarsacak olan, romanın olağanüstü başarılı yapısı, benzersiz zenginlikteki dili ve yakıcı derdinden çok, kanımca, yazarın kendini oldurma serüveninin şiddeti. Uyurkulak, daha önce yazılmamış bir roman yazmaya oturduğunda edebiyatın o en tekinsiz, en karanlık bölgesini yurt ediniyor. O kıyıda emanetçisi olduğu dilin kilitli kapılarını bir bir kırarken, ne okurdan ne de dünyadan özür diliyor. Sonu gelmez bir sarhoşluk içinde gerçekliğini kurarken, kendini yazar yapan her şeyden vazgeçmeye hazır, asabi bir kırılganlıkla dikiliyor karşımıza. İnsan olmaya dair her şeyin son sözlerine talip, durmadan kendi kendini kışkırtan, muhteşem inançsızlığından şefkatli bir iman çıkarıveren bir yazar o. Soyuna soyuna derisini çatlatmış, incele incele havaya karışmış insanların şiddetini anlatırken kaleminin ucu da sivriliyor. Romanını kurdukça kendini de yeniden kurduğunu hissetmek mümkün. Dolayısıyla, ‘Tol’, klasik ilk roman tanımlamalarının dışında kalıyor. Kendinizi şehvetli bir edebiyat serüveninin ortasına dalıvermiş buluyorsunuz.
Uyurkulak’ın her anı, her duruşu didikleyen, okuruna soluk aldırmayan tavrı, zifiri bir dünya tasviri oluşturuyor. Suratsız, okunaklı olmak için okuru da yanına alıp yaratı serüvenine katmayan, ağzı bozuk bir roman, ‘Tol’. Ama belki son 30 yıldır bu toplumun kulaktan kulağa yaşattığı bütün sırları naralarla ifşa ediyor. Bu toprakların serapa yoksulluğunu, batının analitik geleneğinden tamamıyla kopuk bir sentaksla, son derece kişisel bir tarih okumasına yediriyor. Hiçleşme, kaybolma, kimlik değiştirme, sakatlanma, bu toplumun uğultulu ruh haletinin metaforuna dönüşüyor. Yeni dünyalar kurmaya çalışan, bu yolda önce kendini yok eden insanların hikâyesini anlatırken coşkunun, inancın, aşkın, zulmün, ihanetin, düşmanlığın ve intikamın en derin sarhoşluğundan ses veriyor. O derinlik sarhoşluğunda kara alay sonsuz hayranlığa; intihar yaşam coşkusuna; delilik peygamberliğe dönüveriyor. Birbirinin yaralarını yalayarak sağaltmaya çalışan aşağılanmışlar, dağılıverip bir başkası olarak uyanıyorlar rüyalarından. Belki bir tek o çok derin yaralarından uyanamıyorlar.
Yazarın, yokluğun köpeksiliğinden, vahşetin sonsuzluğundan, merhametin delirten karanlığından beline kadar sarkışını yürek ağızda izleyip tam da yuvarlandığı anda romanla buluşuyorsunuz. Murat Uyurkulak, büyük edebiyatçıların o benzersiz cesaretiyle çıkıyor karşımıza.
Bu yüzden kullandığı her kelime, sadece onun oluyor. Yazdığı roman da, sadece onun yazabileceği.
Bilirim, kapışılmaz. Şıpınişi bir tarza oturtulabilecek, önceleyeni saptanabilecek bir roman değil, elimdeki. Yazarı da ortaya çıkıp romanını anlatmaya kalkışmayacak besbelli. Ama bu romanın beni neden bu kadar heyecanlandırdığını, okuduğum andan itibaren neden o romanla yatıp o romanla kalktığımı anlatmaya çalışmalıyım belki de. Böylesine koyu bir anlatı, kendi özel ışığını kendi yaratıyor, desem yeterli olur mu? Türkçeye olan aşkımdan söz etsem? Bu romanı okurken Türkçenin engin imkânları karşısında bir kez daha içim ışıdı desem? Böyle bir dil, böyle bir anlatı yaratılabiliyorsa, bu dünyada kalmakta yarar var, desem çok mu abartılı kaçar? Varsın, kaçsın. Yakın geçmişine kıçını dönmüş, ağzını umuda açmış oturan insanlara kendi havai fişekler patlatan dilini armağan eden, böylesine tenezzülsüz bir edebiyatçıya az bile. ‘Tol’, bize her şeyin parçalanabilirliğini hissettirdiği için, çok güçlü bir roman. Yazmanın, yaratmanın, varolmanın şehvetini hissettirdiği için. Siyasi çalkantı dönemlerini siyasetin kekeme lehçesine bir an olsun bulaşmadan yaşatabildiği için. Hiçbir çıkış yolu göstermediği, hayatı yolculuğun kendisi olarak yansıtabildiği için... Hayır, böyle olmayacak. İyisi mi romanı açıp birlikte okumaya başlayalım: 

YILDIRIM TÜRKER: 3 Kasım 2002’de Radikal İki’de yayımlanan yazıdan.