Toplumsal hareketin geleceği

Toplumsal hareketin geleceği
Toplumsal hareketin geleceği
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Sosyalist solda son zamanlarda sertleşen tartışmalar nedeniyle çeşitli parti ve çevreleri temsil eden kişilerle yapılan söyleşilerde hemen herkes, bir ayrışma ve parçalanmanın kaçınılmaz ve iyi olduğunu belirtti. Demek 1980 öncesinde nasıl yaşanıyorduysa öyle yaşamayı seçenler bugün hâlâ çoğunluğu oluşturuyor. Bu siyaset anlayışını hemen kabul etmek kolay değil. Daha doğrusu, siyasetin bugün hâlâ denenmiş, geleneksel biçimlerde yapılması yüzünden yeni parçalanmalar, küçüğün daha küçüğü olmak bile pekâlâ olumlu görülebiliyor. Bütünü seçimlerde ancak yüzde biri bulan bir siyasal olgudan söz ediyoruz. Konumuz siyaset değil de, sözgelimi kültürün herhangi bir alanında azınlıkta kalmak olsaydı, orada küçücük bir çevre olmak da önemli olmazdı. Gelin görün ki, siyasal hayatta kendi küçük dünyasına kapanan işlevsiz de kalır.
Sosyalist solun her türlü küçülmeyi belli ki düşüncenin dışına çıkarak rasyonelleştirmesinin nedeni, gerçek anlamda toplumsallaşamaması, bir toplumsal dönüşüm tasarısına gerçeklik kazandıramamasıdır ki, buna belli coğrafyalarda yarattığı karşılıklar da, sonunda gene siyasetin dişlileri arasında yozlaştırıldı. Oysa o ölçüde küçülüp işlevsiz kaldığına göre, hiç değilse siyasetin dışındaki çözüm yollarına ve kendine uzaktan bakabilirsin. Bunu da yapmayanlar, kendi dogmalarından bir demir bekâret kemeri takıp başkalarının etkisinden sürgit korunarak yaşamayı sürdürebiliyor. 

Sıradan hayatın döngüsü
Siyasetin anlamını, siyasal iktidar ve örgüt kavramlarının somut ve gerçekleşmiş biçimlerini tartışmayı bile tamamlayamamış sosyalist sol, özellikle 1987’den sonra kendini yenilemeye yatkınlaşmışken, birdenbire geleneksel dünyasına dönüş yaptı. Bu arada dünyada yaşanan yeni ve sosyalizmi yenileyen hareketleri bile tartışmaya gönül indirmedi. 1999’daki “Seattle Savaşı”nın içeriğini ve ortaya çıkardığı olanakları; neden sonra Seattle’a eklenen halkaların yarattığı ve kendisinin hiç tanık olmadığı küresel yığınsallığı adamakıllı tartışmadı bile. Ardından gelen Washington , Prag, Melbourne, Cenova, Cancún, Miami ile çeşitli Latin Amerika ülkelerinde yapılan gösterilerin en önemli özelliği, Amerikan demokratik ve sol kamuoyunun da tam boy içinde yer adığı Seattle’dan sonra, protestocu yığınların hızla uluslararasılaşmasıydı.
Y. Doğan Çetinkaya’nın ‘Toplumsal Hareketler’ derlemesinde yer alan yazısında ve derlemedeki öbür yazılarda, bu yeni küresel hareketin biçimlerine ilişkin kapsamlı bilgiler ve değerlendirmeler var. Küreselleşme karşıtı, antikapitalist hareket, Seattle’dan sonra yeni tip bir örgütlenme ve eylem anlayışının önemli ipuçlarını verdi. Siyasal protestoyla, yani doğası gereği asık suratlı eylemle güleryüz ve eğlence daha önce hiçbir zaman böyle birleştirilmemişti. Doğan Çetinkaya, “Eylemler bir festival havasında yapılıyor ve toplumsal hareketlere, isyanlara, devrimlere renk veren olağanüstü bir hava yaratılıyor,” diye anlatıyor. “Bir toplumsal hareketin en önemli özelliklerinden bir tanesi olan sıradan hayatın döngüsünü kıran bu olağanüstülük, eylemlerde kullanılan sanat , dans ve çeşitli ritüellerle sağlanıyor.” Bu ritüeller, eylemleri yüz binlerce kişiyi içine alan bir büyük şenliğe dönüştürünce, birbirinden çok farklı kimlikler ve kültürlerdeki insanların kendilerini bulabilecekleri ortamlar oluşmasını sağlıyor. 1990’lardan önceki sol ve demokratik eylemlerin gelecek umudunu bile karamsarlığıyla paketlediği yıllardan sonra, bu gösterilerdeki şenlik havasının yepyeni bir eylem kültürü yarattığı söylenebilir.
Seattle o günden bugüne, küresel protesto eylemlerinin simgesi ve yeni miladı oldu. Hareketin daha sonra Dünya Ticaret Örgütü ve G8 toplantılarını hedef alan örgütlü eylemleri küresel bir ortak harekete dönüştü ve dünyanın dört bir yanından gelen on binlerce eylemci, Dünya Sosyal Forumu adını verdikleri toplantıyı Brezilya’nın Porto Alegre kentinde topladı. Bu hareketin devamı olan Avrupa Sosyal Forumu’nun 2002 Paris toplantısında otaya çıkan tartışmalar ve ayrılıklar, küreselleşme karşıtı hareketin nasıl kurumsallaşacağı ve nasıl yönetileceği başlıklarını öncelikle öne çıkardı. İkisini çözmek de zor elbette.
Siyasallaşmamış bir hareketin nasıl kurumsal ve hiyerarşik bir yapı kazanabileceği bugün de belirsiz görünüyor. Şu var ki, biz bunları düşünürken dünyanın çeşitli bölgelerinde art arda öyle deneyimler yaşanıyor ki, toplumsal hareketler sanki hiçbir boşluk bırakmadan elde ettikleri kazanımları evrenselleştirerek gelişmeyi sürdürüyor. John Foran, “Bu hareketlerin taktikleri şiddete başvurmama, fikir birliğiyle karar alma ve sürekli değişen liderlere sahip olmaydı,” diye, önemli bir kimlik saptaması yapıyor. 

Dünyanın en zengin üç kişisi
Zapatistaların 1994’te Chiapas’ta başlattığı kalkışmanın yarattığı geniş sempati halkalarının aynı zamanda yepyeni savaşım biçimlerini de içerdiği görüldü. Toplumsal eşitsizlikler, EZLN hareketinin önceliğini oluşturuyor. Günümüz dünyasında toplumsal eşitizlikler öylesine büyük boşluklar yaratarak ortaya çıkıyor ki, geleceğin hep böyle gideceğini düşünmek çok zor. Şuysa durum, oradan umut da çıkar: “1998’deki hesapla, dünyanın en zengin üç kişisinin serveti, 500 milyonun üzerindeki insanın yaşadığı en az gelişmiş yirmi beş ülkenin toplam GSMH’sini aşmaktadır; aynı yılın oranlarıyla, dünyadaki en zengin 200 kişinin serveti, dünyada yaşayanların yüzde kırk birinin toplam gelirini geçmekterdir.”
Bu büyük kopuşun derinleşmesi, küresel kapitalizmin sorunlarını çözemez duruma gelmesine de neden olabilir mi? Pazarın daralarak gücünü yitirmeye yüz tutmasının, dünyanın dengesini sağlayan bazı sektörlerin boğazını sıkarken, finans ya da silah gibi sektörlere dayanmak zorunda kalacak dünyayı süreğen krizlere itebileceği de ciddi tartışmalar arasında. Bunun da bir oyun olduğunu düşünülürse, bu kez de dişlileri kıracak muzır taşlar giriyor araya. Sözgelimi Latin Amerika’nın bugünkü durumunun küresel kapitalizme verdiği zararın ölçülmesi, önemli ipuçları verebilir. Zapatista hareketinin iktidarı amaçlamak yerine, “derin sosyal dönüşüm adına”, siyasal, ekonomik ve kültürel iyileşmenin kazanılmasını öne koyması, yeni bir savaşım biçimi olarak dünyanın bütün yörelerindeki toplumsal hareketleri etkiliyor.
John Foran, ‘Toplumsal Hareketler’de yer alan yazısında yeni deneyimleri değerlendirirken, Zapatistaların önerdiği “yeni siyaset yürütme biçimleri” ve yarattıkları söylemin zenginliği üstünde duruyor. Zapatistalar da gelecek idealini ütopyalarla birleştiren ve yalnızca kendi gücüne dayananların bıraktığı derin izlerden birini bırakacağa benziyor. Bir elli yıl sonra da Che Guevara’nın hâlâ insanların gönlünde kalacağını, ama Fidel Castro’nun nereye konacağının bilinemeyeceğini öngörebilir miyiz? İlki kendini ütopya rüzgârlarına bırakmışken, ikincisi otoriter bir iktidarın konformizmi içine sıkıştı. Zapatistalar da aynı nedenlerle şimdiden romantikleştirilmeye, ama bu arada kalıcı bir iz bırakmaya başladı. Nedeni, şiddete başvurmadan da yığınların umutlarına coşku verebilme gizilgücü, çıkar üreten merkeziyetçi yapılardan bağımsız bireylerin özgür inisiyatifine dayalı hareketler yaratma isteği, sonuç ne olursa olsun tarihsel haklılık, siyasal örgütü bile sıradan insanlarla aynı düzeyde gören alçakgönüllülük. Biz bunu yaşayamadık.
Che, gelecek idealini ütopyalarla ve hayallerle tamamladığı için unutulmazlaştı; Zapatistalar Lacandon ormanlarında yaşayarak büyük bir ülkenin dünyasına seslendi – peki bütün bütüne şehir kültürü ve ileri kapitalist dünyanın kirli gerçekliği içinde yaşayan sosyalizmin ütopya kurabilmesine olanak var mı? İnsanın hayallerini kısıtlayan o gerçeklik içinde de toplumsal hareketler gitgide yığınsallaşıyor, hiçlik içindeki umutsuzların öfkesi kolayca yayılabiliyor, kendiliğinden hareket örgütlenebilen bir dalga yaratıyorsa, hiç kimse yaşadığı ânın kısıtları içinde kalmayı düşünemez; geçmiş nostaljinin konusudur belki, ama bireyliğiyle sınırları aşmaya çalışan insan, gelecek tasarılarından başkasına gönül indirmez. John Foran’ın, “Küreselleşmiş siyasi direniş kültürlerinin kumaşına aşkın ve hayalin dokunması gerektiğine değinmiştim,” sözleriyle bunları birleştirelim – en azından ortalık aydınlanmaya başlar. Aynı zamanda Perry Anderson’ın “somut ütopyacılık” dediğidir bu. Metropollerde kurulan hayallerin etkisinin geometrik büyümesi, gelecek umudunu her zaman canlı tutar.

TOPLUMSAL HAREKETLER
Tarih, Teori ve Deneyim
Derleyen: Y. Doğan Çetinkaya, İletişim Yayınları, 2008, 567 sayfa, 27.5 TL.