@bahadir_ozgr

Toprağı kazmak, kaydını tutmak...

Toprağı kazmak, kaydını tutmak...
Toprağı kazmak, kaydını tutmak...

İsmail Saymaz

İsmail Saymaz'ın İnciraltı Katliamı'nı inceleyen kitabı 'Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim' akan kan 13 Eylül sabahı bıçak gibi kesildi anlayışının ne derece ideolojik bir mit olduğunu kanıtlıyor
Haber: BAHADIR ÖZGÜR / Arşivi

“Amerikan tarihini öğrenmek için bir kütüphaneye girin, Rus tarihini öğrenmek için toprağı kazın” der, Dostoyevski. Hiçbir şeyi gerçekten daha inanılmaz bulmayan bilinçaltının bu ilk kaşifi, tarihi hakkıyla öğrenmekten ziyade onunla yüzleşebilme cesaretini erdem sayar.
12 Eylül davasının başladığı hafta yayımladığı ‘Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim’ kitabıyla gazeteci İsmail Saymaz’ın yaptığı da biraz bu aslında. Tıpkı kitabının kapağına koyduğu fotoğraftaki gibi hem o kazıya tanık oluyor hem de çıkanları titizlikle kaydediyor. Ve bir gün herkesin içine sinecek bir yüzleşmenin cephanesi olması umuduyla kütüphanedeki rafa bırakıyor.
Saymaz kitabında; 1978 yılında ilan edilen sıkıyönetim döneminden başlayarak 1980 darbesine uzanan süreçte gözaltında yaşamını yitiren Cemil Kırbayır, Cengiz Aksakal, Nurettin Yedigöl, Ali Ekber Yürek, Fehim Özarslan, Mehmet Ceren ve Cennet Değirmenci’nin öyküsüyle İzmir’de yaşanan ve darbenin nedenleri arasında gösterilen İnciraltı katliamını inceliyor. Arkadaşları ve aileleri ile yüz yüze yapılan görüşmeler gençlerin gündelik yaşamlarına, hayallerine, sıkıntılarına dair portreler çizerken; polis ifadeleri, mahkeme kararları, Meclis zabıtları ile de belgesel nitelikte kanıtlar sunuyor. Aksakal’ın ölmeden önceki son fotoğrafı ve Kırbayır’ın babasının henüz darbe günlerinde başlattığı hukuk savaşının belgesi meçhul dilekçe, ilk kez bu kitapla gün yüzüne çıktı. Nitekim bu detaylar sayesinde de Ankara ’da süren davaya ‘sıcak’ bir delil oldu. 

Hep soldan, hep soldan...
Kitabın bir özelliği de Cemil Kırbayır’ın yaşadıklarını okurken okuru Abdi İpekçi suikastından CHP -MSP koalisyonuna, Ecevit’in seçim başarısından İTÜ dekanlarından Prof. Bedri Karafakioğlu’nun öldürülmesine kadar döneme damga vuran başat olaylar hakkında bilgilendirmesi. 32 yıl sonra sadece o günleri yaşayanların hatırladığı, o iklimde büyüyenlerin ise ancak öğrenebildiği olaylar zincirinin fonda akması gerçekten önemli. Zira, meşruiyeti yarattığı ortamdan menkul yüzde 92 destekli anayasa mefhumunun alamet-i farikası biraz daha anlaşılır oluyor böylece. Tabii bir de bu kronoloji sayesinde, Evren’in “bir sağdan bir soldan astık” diyerek özetlediği meczup adalet anlayışının gerçekte darbe öncesi ‘hep soldan hep soldan’ tecelli ettiğini yeniden hatırlıyoruz.
Saymaz’ın çalışmasını benzerlerinden asıl farklı kılan ise, gençlerin yaşadıklarını darbe zulmünün birer kanıtı olarak ele alıp toptancı anlatıya girmemesi. Tüm ilhamını 12 Eylül’e zemin oluşturan olaylardan almasına karşın kitap , asıl post-darbe dönemine yoğunlaşarak adeta kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmüş “akan kan 13 Eylül sabahı bıçak gibi kesildi” anlayışının ne derece ideolojik bir mit olduğunu kanıtlamaya girişiyor. Bunu yaparken de hesabı bugün adliye kapısında pek çoğunun mezarları dahi belli olmayan çocuklarının fotoğraflarına sarılmış bekleyen ailelere bırakıyor. 

Gerçek bir yüzleşme
Söz hakkı yarım asırdır yaşanan acılarla sınırlı değil üstelik. Yokluklar içinde sürdürülen hukuki mücadele anlatının içinde önemli bir bölüm tutuyor. İşte kitabın kapağında yer alan ve Saymaz’ın çektiği Afşinli öğretmen Ali Ekber Yürek’in mezarının açılışını gösteren fotoğraf da tüm kapıların kapandığı, vicdanların karardığı anda inatla sürdürülen o çabanın simgesi gibi.
Öğretmen Yürek gözaltına alındığında henüz 23 yaşındadır. 25 Mayıs 1981’de babası Haydar’a oğlunun parkasının ipiyle kendini astığı söylenir. Babası büyük oğlu Mehmet’i de alarak Ali Ekber’in öldüğü hücreyi gözleriyle görmek için askeriyenin gözaltı merkezi haline çevirdiği okulun kapısına dayanır. 1.75 metre boyundaki Ali Ekber’in 1 metre yüksekliğindeki bir hücrede kendini astığına inandıramadıkları baba, 85 yaşına kadar işin peşini bırakmaz. Hayatı oğlunun neden öldüğünü öğrenemeden nihayet erdiğinde, geriye iki vasiyeti kalır. Oğlunun mezarının yanı başına gömülmek ve davayı diğer oğlu Mehmet’e devretmek. “Acaba darbeciler yargılanır mı?” diye tartışılan 2010’daki referandumdan iki gün önce kardeşinin mezarının açılması için Mehmet dilekçesini savcılığa verir. Mezar 6 Mayıs 2011’de açılır. 12 Eylül’e vurulan bu ilk kazma, Mehmet’in darbeyle bir gün hesaplaşılacağına dair en büyük umudu olur. Bizzat tanık olduğu bu mezar açılışından yola çıkan Saymaz, kimseye bel bağlamadan darbe ile çok önceden hesaplaşmaya girişen ailelerin peşine düşer. Bu sorgulama Ali Ekber Yürek’le beraber Mehmet Ceren, Fehmi Özarslan ve Cennet Değirmenci’nin ölümünden sorumlu tutulan dönemin Kahramanmaraş Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı Tümgeneral Yusuf Haznedaroğlu, nam-ı diğer ‘kırbaçlı paşa’ya dek uzanır. Kitapta yer alan Haznedaroğlu röportajı, darbenin genetik kodlarını okumak bakımından ibretliktir. Öyle ki, bırakın işkence olup olmadığını tartışmayı, ‘kırbaçlı paşa’ bu gençlerin gerçekte varolduklarını dahi inkar eder.
Bugün Ankara Adliyesi’nde süren darbe davasını kimisi bir ‘tiyatro’ olarak görüp, gerçek bir yüzleşmenin olamayacağını savunuyor. Daha düne kadar 17 yaşında idam edilen Erdal Eren’in adını dahi anmaya tenezzül etmeyen kimileri de bu davayı siyasi hasımlarının kellesi üzerinde bir demokles kılıcı olarak savurmak niyetinde. Oysa Kahramanmaraş’ta gözaltına alındıktan sonra işkence ile öldürülen Mehmet Ceren’in bugün 61 yaşında olan ağabeyi Yemliha Ceren’in şu son sözleri, darbenin hesabının erdem mahkemesinde çoktan kesildiğini anlatıyor: “Bu dava babamdan bana, benden oğullarıma miras kalacak...”

Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim
İsmail Saymaz
Postacı Yayınları
288 sayfa, 20 TL