Tragedya acısına fantastik neşesi

Sezgin Kaymaz, dört yıllık bir aradan sonra 'Zindankale' ile yeniden buluşuyor okuyucusuyla. Romanların yazılma sürelerinin kısaldığı, kimi yazarın değil yılda bir, birden fazla roman yayımladığı edebiyat dünyası için çok uzun sayılabilecek bu arayı iyi değerlendirmiş Kaymaz.
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Sezgin Kaymaz, dört yıllık bir aradan sonra 'Zindankale' ile yeniden buluşuyor okuyucusuyla. Romanların yazılma sürelerinin kısaldığı, kimi yazarın değil yılda bir, birden fazla roman yayımladığı edebiyat dünyası için çok uzun sayılabilecek bu arayı iyi değerlendirmiş Kaymaz. Sıradan insanların dünyasında geçen 'tanıdık' bir hikâyeyi yerele ait fantastik motiflerle süsleyip son romanı 'Lucky'deki kadar sevimli ve akıcı bir dille, baştan sona hiç düşmeyen bir tempoyla anlatıyor...
Gölge ve ışık
Bir rüya ile başlıyor hikâye. Ancak bu rüyayı birbirinden habersiz iki genç aynı anda görüyorlar. Dedesi Şadıman ile yaşayan sigorta acentesi sahibi Davud, üst üste aynı rüyayı görüp her gördüğünde altını ıslattığı için fena halde sıkılmaktadır. Rüyanın diğer ortağı Çiğdem de muzdariptir rüya ve sonrası işeme probleminden. Ancak annesi Sevim Hanım ve dayısı Selim beyle aynı evi paylaşan Çiğdem'in asıl sıkıntısı bir türlü bir iş bulamamaktır. Rastlantı bu ya, iş başvurusu yaptığı şirketin sahibi Davud çıkacak, iş yerininin kapısından girer girmez, kanları o saat birbirlerine kaynayacak ve hemen işe alınacaktır.
Gençlerin kanları, kalpleri kaynayadursun, Ankara sokaklarında bir roman kahramanından diğerine çaresizce koşturan bir gölgenin, işaret verircesine yüzlere yansıyan bir ışığın varlığı işlerin hiç de yolunda gitmediğini sezdiriyor okuyucuya. Nitekim, aynı sıralarda Davud'un dedesi ve dedesinin kadim dostları Sağlık Kabinci Kamil, Uzun Sedat, Buzdolabçı Ali Fuat kara kara düşünüyor, Davud'un rüyasının otuz yıl önceki bir sırla ilgisini tartışıyorlar. Çünkü Davud, otuz yıl önce çalınmış ve ikiz kız kardeşinden ayrılmış bir çocuk. Şadıman Bey, onun için nişanlısından bile ayrılmış, otuz yıl boyunca dostlarının katkılarıyla büyütmüş Davud'u. Öte yandan Çiğdemler'in evinde Sevim Hanım ve Selim Bey de aynı konuyla meşguller. Anlıyoruz ki, Çiğdem çalınan ikizlerden diğeri.
Davud ve Çiğdem'in yakınları rüyanın otuz yıllık sırlarıyla ilişkisinin peşine düştükçe, ikizlerin çalınma hikâyesiyle birlikte roman kişilerinin geçmişlerine dair sis perdesi aralanıyor. Ancak perdeyi bütünüyle kaldıracak olan Sıdıka hanımın rüya yorumlarıdır ki, yaşananlar Sağlık Kabinci Kamil'i "Rüya yaratıklarıyız biz! Otuz sene öncesinin Şermini'nin rüyasının öcüleriyiz. Daha Davut gelmedi bize. Daha Şadıman İncilay'dan ayrılmadı. Daha Selim Kardeş siroza yakalanmadı. Bu ev bile inşaat halinde henüz. Ben emekliye ayrılmadım; İl Hıfz-ı Sıhha'da memurum. Daha bugün olmadı. Biz hâlâ o gündeyiz. Birisinin rüyasında... Burda değil... Değiliz... İnşallah!" dedirten bir lanetten başka bir şey değildir. Ve hepsinin ölümüyle sonuçlanacak lanetin sona erdirilmesi için otuz yıl öncesine geri dönülmesi, sırlarla yüzleşilmesi, kötülüğün daha baştan yok edilmesi gerekmektedir. 'Kahramanlarımız bu lanetli rüyadan uyanabilecekler mi, kardeş oldukları Davud'la Çiğdem'e iş işten geçmeden söylenebilecek mi, anneleri Şermin yaşıyor mu' ve benzeri soruların yanıtlarını burada vermek doğru olmaz, sadece trajik bir final sahnesine doğru dolu dizgin koşan bu hikâyenin mantığına uygun bir biçimde, okuyucunun duygudaşlık edebileceği bir biçimde sonlandığını söyleyeceğim.
'Zindankale'nin kurgusu Yunan tragedyalarını hatırlatıyor. Tıpkı 'Kral Oidipus'taki gibi, bu romanda da kahramanların alın yazıları daha baştan, Davud ve Çiğdem'in gördükleri rüyada çiziliyor. Bu kaderin kapıyı çalacağını da hiç saklamıyor Kaymaz; roman boyunca, hikâyenin mantığı ve doğal akışı içerisinde hep var. Ama doğrusu bu ya, bir şeyler olacağını, iki kardeşin sevgili olmalarının önüne geçileceğini, sevimli roman kahramanlarının başlarına gelecek felaketin gerçekleşmeyeceğini düşünmeden edemiyoruz. Ne var ki, Camus'nün "Yunan trajedisinin büyüklüğünün gizi" olarak yorumladığı bu tarz olay örgüsü gereği, hikâyede atılan her adım gençlerin -ve diğerlerinin- sonunu getirecek mantıksal çerçeveyi biraz daha sağlamlaştırıyor ve geliyorum diyen felaket Stad otelinin çatısına kadar sürüklüyor kahramanlarımızı. Ancak acılı sonlardan hoşlanmayan bir yazar olarak Kaymaz, tragedyaların klasik akışıyla kurguladığı hikâyesinde, tragedyanın acısına fantastiğin neşesiyle pansuman yapıyor ve sürpriz bir finalle sıyrılıyor işin içinden. Aslında fantastik deyip geçmek mümkün mü bilemiyorum. Belki de rasyonel akla saplanıp kalmayan bir düşünce biçimi ya da farklı bir gerçeklik algısı demeliyiz. Cinli perili, fallı büyülü inanışların gerçeklikle harman olduğu bu topraklarda bir anlatı için 'fantastik' yargısına varmak, okuyucunun bakış açısına kalıyor. Bu durumda, 'fantastik' öğeleri diğer romanlarındaki gibi 'Zindankale'de de bu toprakların kültüründen bulup çıkaran Kaymaz'ın hikâyesini kimileri fantastik bulacak, yüzyıllardır içiçe yaşamaya alıştığımız 'iyi saatte olsunlar'la, falla büyüyle arası iyi olan kimileri ise gerçeklik sınırları içinde mütalaa edecekler, ama gerçeklikle ilişkileri her ne olursa olsun, bu toprakların fantastik tahayyüllerini bilenler için korkunun alanına girmeyecek 'Zindankale'.
Aynı bildiklik kötülük kavramı için de geçerli. Evet, bir kötülük üzerine inşa edilmiş 'Zindankale'. Ancak son yıllarda pek çok yazarın 'insanlardaki kötülüğü açığa çıkarmak' derdiyle ürettiği tuhaf kötülükler gibi değil, gündelik hayatın içinde alışageldiğimiz, sıradan, iyilikle aynı anda, birarada var olan, insani bir kötülük bu. Toplumsal ahlâka bakarsak eğer, genelev kadını Şermin'le Buzdolabçı Ali Fuat'ı yanyana getiren iyilik, onların evliliğini kabul etmeyen ailenin kötülüğünden daha olağandışı, çok kimse için daha kabul edilemez değil mi aslında? Çocukları çalma eylemi bir kötülük olmakla birlikte, onlara daha iyi bir gelecek kapısı açtığını kim inkar edebilir? Sadece o kadarla da kalmıyor, kocasının yeğeni Gökhan'ı dükkanda istemeyen Fatoş, Davud'un sekreteri Suna, kendi geleceği için Şermin'i ele veren Meneviş ve diğerleri, salt kötülük etmek, Yeşilçam filmlerindeki kötüler gibi "Nihahahaha..." diye gülmek için değil, insan oldukları için düşüyorlar kötülük dediğimiz durumlara. Ama hepsinden önemlisi, iyi ya da kötüyü bir insani eylem olarak gören Kaymaz'ın, roman kişilerini hiç susmayan bir vicdanla donatmışlığı. Çünkü iyilik ve kötülük kavramları ancak vicdani bir sorgunun içinde, karşılıklı varoluşlarıyla, birbirlerini tamamlayarak anlam kazanıyorlar.
Buraya kadar hikâyesi üzerinde durdum; 'Zindankale'nin hikâyesi kadar mekânları ve insanları da çok bildik, çok sıradan. Ama bu romanın güzelliğini de işte bu bildiklik, sıradanlık, daha doğrusu bu bildiklik ve sıradanlığın anlatılış tarzı yaratıyor. Sanki bir tragedya parodisi duygusu uyandıran romanında çok sayıda insan tipini Ankara atmosferi içerisinde türlü rastlantılar yardımıyla biraraya getiren Sezgin Kaymaz, öylesine rahat bir anlatım kuruyor, dili/diyalogları öylesine kullanıyor ki, insanlar, mekânlar, olaylar ete kemiğe bürünüyor; sokak canlanıveriyor. Ancak yine de bir eksiklik tesbiti yapmadan geçmeyelim: Anlatma becerisini yüzeydeki insani ilişkilerle sınırlıyor Kaymaz, ipuçları vermekle birlikte -beş yüz sayfalık bir romanda- o ilişkilerin ardındaki siyasi, ekonomik, toplumsal meselelere hemen hiç el atmıyor.
Kaymaz külliyatını yakından etüd etmiş bir yazardan, Aksu Bora'dan bir alıntı ile bitireyim; "Kullanırken farkına bile varmadığımız deyişler, gündelik dilin tadı tuzu olan argo, yanlış kullanımlar, bozulmuş deyimler... Bizi asıl sarıp sarmalayan, evimizde hissettiren, bu dil-yerli bir dil. Kaymaz için rahatlıkla en hasından bir 'yerli' yazar diyebiliriz bu yüzden. Öyle babaannesinin çeyizini teşhire benzer bir yerlilik değil onunkisi. Kendi arzusunu "gerçek burası" zannetme şaşkınlığına düşmüyor... ".Kaymaz, "anlatacak bir hikâyesi olan, anlatmayı seven ve bilen bir yazar".