Türk şiirinde Nobel depresyonu

Türk şiirinde Nobel depresyonu
Türk şiirinde Nobel depresyonu

Ahmet Oktay FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Türk şairi, Türk edebiyatının daim prensi olmuştur. Nobel ödülüyle birlikte, bu prenslik durumunun yeri sarsıldı
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

1-  Türk şiirinin, son on yıl içindeki genel görünümü, şiir ortamının ve gündeminin belirleyicisi olması anlamında ‘usta’sız kalmış olmasında ortaya çıkmaktadır. ‘Usta’sızlık derken, de facto bir durumdan söz ediyorum, verimin tamamlanmamışlığı durumundan değil. Şiir ortamındaki heyecan faktörü daima gençler tarafından sağlanıyor gibi görünse de daimi lokomotif, yaşayan ustalar olagelmiştir. Bu heyecan, genç şairlerin yaşayan ustalara yaratıcılık bakımından yaklaşma, dağılıp kaybolmama gelgitlerinin sonucu oluşurdu. Yeni şiir/genç şair, karadan değil, daima açık denizden, gece vakti gelir ve yaşamakta olan usta şairler, onların, dolayısıyla yaşayan Türk şiirinin deniz feneridir. Sezai Karakoç, Gülten Akın, Ahmet Oktay, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, İsmet Özel, Refik Durbaş, Mehmet Taner, Güven Turan, Enis Batur, Ebubekir Eroğlu, bugün Türk şiirinin yaşayan en kıdemli şairleri. Ama hemen hemen her biri, Türk şiiri ortamının ‘deniz feneri’ konumundan, fildişi kulesine değil ama, ‘periferi konumuna’ çekilmiş durumda. Bu durumu, Nobel depresyonu olarak adlandırıyorum. Türk şairi, Türk edebiyatının daim prensi olmuştur. Nobel ödülüyle birlikte, bu prenslik yeri sarsıldı ve bu yeri roman aldı. Hemen her konuda fikir üreten Türk şairi, sanki, bırakın bunun nedenleri üzerine söz almayı, Türk edebiyatına Nobel ödülü verilmemiş gibi bir durum içinde olmayı tercih etti. Depresyon dediğim bu. 

2-  Türk şiirinin son on yılında ortaya çıkan genç şiirin de sözünü ettiğim bu depresyon ortamı içinde belirdiğini söylemek gerekir. Bununla birlikte 90’lı yıllardan gelen, ‘referanslara’ mesafeli duruş, bu yıllarda ete kemiğe büründü. Bu anlamda, son on yılın en önemli poetik fenomeni kuşkusuz ‘tekil şiir anlayışları’nın ortaya çıkmış olmasıdır. Bunun poetik çoğulculuk olarak adlandırmak gerekir. Poetik çoğulculuğun en önemli sonucu, benim “söylemsel takip şiiri” dediğim, Türk şiiri ortamındaki ‘müritlik bağlanışına’ son vermiş olmasıdır. 80’lerden 90’lara kadar, bir şairin şiirine bağlanıp, onun söylemiyle şiir yazıyıp ona mürit gibi bağlanmak neredeyse bir erdem gibi savunulurdu. Sözünü ettiğim, tekil şiir anlayışları, bu dönemin son bulmasına yol açtı. Bu çok önemli bir dönüşümdür. 

3- Son on yıl, aynı zamanda, benim epistemik şiir olarak tanımladığım, taraftarlarının ise ‘görsel’, ‘deneysel’ vb. diye adlandırdığı bir şiir biçiminin yaygınlaştığı bir dönem oldu. Şiirdeki konuşan anlatıcı-benin, zihin düzleminden konuştuğu ve daha çok enformasyon bağlantısını dile getiren bir şiir biçimiydi bu; ve kendini ‘öznenin kaybolmuşluğu’ tezi üzerine kuruyordu. Kaybolan bu ‘özne’, aslında insanın varoluşunu dile getiren özneyi değil elit, seçkin ve küçük burjuva olarak adlandırılan, ayrıcalıklı sınıf durumunu dile getiren ‘özne’ydi. 50’li yıllardan 90’lı yıllara kadar şiirde dile getirilen elit, seçkin ve küçük burjuva olarak adlandırılan bu ‘özne’nin (toplumcu gerçekçilik de bu özneye muhalefet eden anlatıcının) hikâyesiydi. İşte, sözünü ettiğim bu epistemik şiir; bu elit, seçkin ve küçük burjuva ile ona özenen kesimin, 2000’li yıllardaki kendi durumunu dile getiren poetik girişimdir. Bu şiirin, insanın varlığını merkez edinen şiire karşı ortaya çıktığını ve ona karşı geliştiğini de belirtmeliyim. 

4-  Son on yılın şiirinde görülen özelliklerden biri de metafizik olanın yer değiştirmesidir. Metafizik kavramını, felsefi veya teolojik anlamda değil, insanın varlıksal durumuna odaklanmak anlamında kullanıyorum. Metafizik olanın yer değiştirmesi, son on yılın şiirinde, ‘tinsellik’ ve ‘dünyevilik’ artışının, ideolojik zeminini değiştirmesi olarak ortaya çıkıyordu. Dünyevilik, genellikle sol zeminde yer alan şairlerin şiirinde söz konusu iken, tinsellik, 50’li yıllardan bu yana yaygın olarak, İslami zeminde yer alan şairlerin şiirlerinde görülen bir özellikti. 90’lı yıllarla birlikte, tinsellik sol zemindeki şairlerin şiirinde ortaya çıkmaya başlarken, dünyevilik sağ zeminde yer alan şairlerin şiirinde görülmeye başlamıştı. Siyasal iktidarın gelişimine paralel olarak son on yıl, bu ayrımın radikalleşerek geliştiği bir dönem oldu.