'Türkiye'de sırlarımızla yaşıyoruz'

'Türkiye'de sırlarımızla yaşıyoruz'
'Türkiye'de sırlarımızla yaşıyoruz'

Zülfü Livaneli.

Zülfü Livaneli: 'Türk hükümetleri zulüm yapmış ama bu zulmü sadece gayri Müslimlere karşı algılamamalı, kendi kanından insanlara da yapmış. Türkiye kadar milliyet kökeniyle yürümesi mümkün olmayan başka bir ülke yoktur'
Haber: AYÇA ÖRER / Arşivi

Struma trajedisi, Mavi Alay, Ermeni Tehciri... Hepsi Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı ‘Serenad’ta. Savaşların yarattığı insanlık suçlarından yola çıkan Livaneli, bu kez Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne uzanan çok katmanlı bir romanla karşımızda. Kitapta anlatılan hikâyelerin bazıları tanıdık, bazılarıysa insanı sarsacak kadar unutulmuş… 

‘Serenad’ta çok katmanlı bir hikâyeyle çıkıyorsunuz karşımıza. İnsanların yaşadığı acılar, dil, din, kültür demeden harmanlanıyor. Romanı nasıl kurguladınız?
Romanlarda benim ana amacım kişiler ve karakterler yaratmak. O karakterlerin canlıymış gibi algılanmasını sağlamak ve o karakterlerin, o kahramanların yaşamının kesitleri dolayısıyla bir katman yaratmak. Bunun başka türlüsü de mümkün olabilir. Ben de kişilerin başından geçen olaylar gibi oluyor. Bu kadar çok katmanı tek cümleye indirgemek zor ama tek cümleye indirsem, şunu söylerdim: Romanda, insanlar ve devletler var. Dünyanın çeşitli dönemlerinde ve çeşitli biçimlerde oluşmuş olabilir ama hepsinin ortak özelliği, masum olmamaları. Tüm devletler insana hizmet için kurulduğunu söyleyerek insanı yok etmek üzere kurulmuş ve devletlerden müthiş acı çekiyor insanlar. 

Romanda gerçek hayatta yaşanmış olaylar var. Mesela Nadia ve Maximilian Wagner’in hikâyesiyle keşisen Struma faciası…
O kurgu tabii, o iki karakter gerçekte yok ama Struma var. Tarihsel gerçeklere oturtulmuş bir kurgu bu. Benim roman kişilerim tarihte olmuş bazı olaylara karışıyor. Nazi Kampları, Struma gemisi gibi. Ama bunlar kurgusal kişiler. 

Çıkış noktanız ne oldu?
İstanbul Üniversitesi’ne İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sından kaçıp gelen profesörler. Bugünden oraya bakmak istedim. Öyle yapınca da ortaya Maya Duran diye bir karakter çıktı. Otuz altı yaşında, boşanmış, çocuğuna bakan, modern hayatın bütün zorluklarını yaşayan, duyarlı, bilgili bir kadın. Onun soğuk bir Şubat günü havaalanına gitmesiyle başlıyor hikâye ve hayatı altüst oluyor. Kendi hayatının sırlarını keşfettiği bir dönem yaşamaya başlıyor. Dolayısıyla sayfa sayfa katmanlar açılıyor. Aslında ben bu ülkenin sırlarla dolu olduğunu düşünürüm hep. Yüzeyde bir hayat sürüyor insanlar, bunları görüyoruz ama her ailenin sakladığı sırlar var. Çünkü biz öyle bir ulusuz. Üç büyük bölgeden, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlardan kaçan, birbirine dil ve din olarak benzemeyen insanların, bir koalisyon kurup yaşadığı bir sığınak Türkiye. Aynı kaderi paylaşıyorlar. Hangi aileye bakarsanız, geçmişinde birtakım sırlar, acılar, yaşanmış olaylar vardır. Topraklarının ve nüfusunun çok büyük bir kısmını kaybetmiş bir imparatorluktan bahsediyoruz. Özellikle korkunç bir on iki yıl var. 1910’la başlayıp 1923’le sonlanan dönem korkunç bir şey. İçinde Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, göçler, katliamlar, mübadeleler var. Akıl almaz acılar yaşanmış. Bunların etkilemediği insan yok. Ama ben olaya hümanizma açısından baktım. Bence bir romancının da tek görevi budur. Ben ideolog değilim. Herhangi bir fikri ya da ideolojiyi savunmuyorum. Gerçekleri söylemem lazım. Gerçekleri araştırdığım zaman da karşıma, imparatorluğu oluşturan herkesin acı çektiği çıkıyor. Ermenilerin, Dersimlilerin, Kürtlerin, Rumların, Arapların, Boşnakların, Çerkeslerin çektiği acı hep insan acısı. 

Kitapta, Maya’nın hikâyesinden yola çıkınca, yalnız Ermeni Tehcirine değil, Mavi Alay’ın dramına da şahit oluyoruz.
Şu ortaya çıkıyor, Türk hükümetleri zulüm yapmış ama bu zulmü hep gayri Müslimlere yapılan bir zulüm olarak algılamamak lazım, kendi canından, kendi kanından insanlara da yapmış. Bu hikâyeyi ben de birtakım gazete makalelerinden, kitaplardan öğrendim ve üzerine gittim. Orada da inanılmaz bir tarih ve trajedi var. Türkiye kadar milliyet kökeniyle yürümesi mümkün olmayan başka bir ülke yoktur. Amerika’dan bile daha kozmopolit bir yaşam vardır bu ülkede. Eğer ırka, dine ve kökene götürürseniz işi ülkede birlik kalmaz. Ben 301. maddeye karşı bu yüzden çok muhalefet ettim. Çünkü Türk kimliğinin aşağılanması, aşağılanmaması gibi bir mesele koymak bölücülüktür. 

Roman ilerleyip, Maya kendi ailesinin tarihini öğrendikçe, hayatı da değişiyor…
Nereden gelip nereye gittiklerini anlamak için kökenlerine de bakması gerekiyor insanların. Yoksa bilinç kurulamıyor. Tarihin en önemli meselesi insanlara bilinç kazandırmasıdır. Çok yanlış tarih okutulmuş bir ülkeyiz biz. Ben tarihi yargılamakla uğraşmıyorum, tarihten bana gelen bilinçle meşgulüm. İnsan toplumları hep döne döne aynı şeyleri yaşıyorlar. Roman 2001 yılında bir kriz ortamında geçiyor. Almanya’da savaş öncesindeki kriz ortamıyla çok paralel. Güvensizliğe düşen, enflasyonla boğuşan insan kitleleri mutlaka kendilerine umut verecek bir baba figürü arıyorlar. Onun peşine düşüyorlar. O adam iyiyse iyi oluyor, kötüyse kötü. 

Romanda en trajik hikâyelerden birisi Nadia’nın SS selamı yapmak zorunda kaldığı bölüm...
Kimliğini saklamak zorunda kalıyor ama adım adım gelen olaylar yaşamalarına imkân bırakmıyor. Maximilian Wagner soylu bir Alman, Nadia Romen Yahudisi. Bu iki insanın arasına girenlere bakın. Yılların ayrılığından, büyük acılardan sonra tam kavuşma heyecanı içindeyken, birbirlerini görüp de kavuşamamaları nasıl bir trajedi. Bunların bu acıları nasıl oluyor? Arada yüz metre var zannediyoruz ama o yüz metrenin içinde adına Adolf Hitler, Stalin, Refik Saydam denilen bir takım adamlar var. Ben dünyada yaşanan her suçu “insana karşı işlenmiş suç” olarak görüyorum. 

Nazizm’den kaçan profesörler Türkiye’nin temellerini de oluşturan insanlar aynı zamanda…
Atatürk bu insanların önemini hemen anlıyor, onları Dolmabahçe’ye davet ediyor. Batı edebiyatının Goethe’den beri gelişen en önemli eserlerinden biri, Erich Auerbach’in ‘Mimesis’i burada yazılıyor. 

O dönem birçok insanı konuk eden Pera Palas da romanın en önemli unsurlarından…
Pera Palas’ın bir kişi kadar önemi var romanda. İkinci Dünya Savaşı’nın casusluk merkezi aynı zamanda. İstanbul’da o zamanlar casuslar cirit atıyor, basında inanılmaz bir Almanya hayranlığı var. Bunların en ünlülerinden Çiçero olayı kitapta geçiyor. Açtıkça açılası geliyor bu konuların. Türkiye’de trajedi mi ararsın? Balkanlardan gelen milyonlarca Türk’ün evlerinde başkaları oturuyor, buradaki Ermenilerin evinde de başkaları oturuyor ama. Tek pusula insan, buna bakmak gerek. 

Ermeni tehciri de var kitapta…
“İnsanların ailelerinde sırlar var” diyorum ya romandaki hastane sahnesini çok önemsiyorum. Askeri hastanede doktorun ısrarla “Annen baban hangi hastalıktan öldü?” sorusuna babaannenin bir türlü yanıt verememesi sırrını ortaya çıkarıyor. Çünkü anne babası, hastalıktan ölmüyor, öldürülüyor.
Kitabın adı ‘Serenad’ ve bunun bir de hikâyesi var. Yani aslında ‘şarkısı’ olan bir roman bu.
Bir serenad besteliyor Maximilian Wagner. Ben de baştan “bir serenad besteleyeyim” dedim. Sonra en tanınmış serenad Schubert’in. Onu dinledim dinledim, cesaret edemedim. Bu kitabın serenadı Schubert’ten. 

SERENAD
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
2011
484 sayfa
35 TL.