'Türkiye'nin ilk seri katil romanını yazdım'

'Türkiye'nin ilk seri katil romanını yazdım'
'Türkiye'nin ilk seri katil romanını yazdım'

Cüneyt Ülsever Fotoğraf: FETHİ KARADUMAN

Cüneyt Ülsever: 'Türkiye artık insanların fikirlerini söyleyebildiği bir ülke değil. Fikir beyan eden adamların da dörtte üçü bence ucuz adamlar. Bu insanların fikir ürettiği bir ortamda ben artık fikir üretmekten vazgeçtim'
Haber: EMRE TÜRÜN - emreturun@gmail.com / Arşivi

Okuyacağım kitabın türü eğer polisiye ise kitabı önyargıyla okumaya başlarım. ‘Hadi şaşırt beni’ dercesine meydan okurum romana. Sonundaki ‘sürpriz’e kadar bana hiçbir şey vermeyen romanı, sırf sonundaki sürpriz için okumaya devam etmem. Çünkü, bana göre, roman, türü polisiye olduğu için sadece sonundaki sürpriz sonla yetinmek lüksüne sahip değildir. Eğer romanı, sonunu merak ettiğim için değil, okumak istediğim için okumaya devam edersem, romanı beğendim demektir. Cüneyt Ülsever’in yeni romanı ‘Azrail Aynası’nı okurken olaylar benim açımdan bu şekilde gelişti. Bu sefer hem okudukça okumak istedim, hem sonunu merak ettim. Cüneyt Ülsever, son zamanlarda romancı kimliğini, gazeteci kimliğinin önüne koyuyor ve ‘Azrail Aynası’nda oynadığı akıl oyunlarıyla, akıcı üslubuyla okuma zevki sunuyor. Yirmi senedir yaşadığı ve çok sevdiği Çengelköy’de, müdavimi olduğu Çınaraltı Kahvesi’nde buluştuk. ‘Azrail Aynası’nı, gazeteciliği ve edebiyatla olan ilişkisini konuştuk... 

Romancı kimliğinizle başlayalım isterseniz… Uzun ve başarılı bir eğitim hayatından sonra gazeteciliği seçtiniz. Daha sonra sizi roman yazmaya iten ne oldu? Özellikle polisiye gibi iddialı bir türde…
İlkokulda bir kız seversin, ondan sonra uzun yıllar ondan koparsın, hiç görmezsin, bambaşka yerlerde dolaşırsın. Bir gün kıza tekrar sokakta rastlarsın ve birdenbire fark edersin ki kız belki biraz değişmiştir, eskisi kadar güzel değildir ama senin içindeki duygu aynıdır. Benim romanla ilişkim de böyle… Doktora yapmıştım, uzun yıllar edebiyattan uzak kaldıktan sonra bir gün her şey yeniden depreşti. Çok geç başladım ama on dört–on beş yıldır sürekli yazıyorum. Niye polisiye onu da söyleyeyim. Bence roman üç unsurdan oluşuyor. Birincisi, dil. Dilin anlaşılır ve sevilir olması lazım. Ben bunu vücuttaki kana benzetiyorum. İkincisi, hikâye. Bu da kalp ve damar sistemi. Dil, hikâyenin içinde dolaşarak romana hayatı getirir. Olması şart değil ama olursa, tadına doyum olmaz bölüm ise, beyin. O da kurgudur. Bir de beyni varsa bu organizmanın, o zaman beyin, kalp ve kan, bu üçü, vücudu çok güzel döndürüyorlar. Ben romanda akıl oyunları oynamayı çok seviyorum. Benim tercihim böyle, kurguya en yakın tür de polisiye. 

‘Azrail Aynası’nın türü polisiye fakat polisiyeden öte bir psikolojik roman havası da sezdim ben. Katilin psikolojisi ve oluşumu cinayetlerin önüne geçiyor. Siz de psikanalist bakış açılarıyla ikizlerin çocukluklarına inmişsiniz ve roman içinde roman anlatır gibi çocukluk travmalarına değinmişsiniz. ‘Polisiye’, kitabınızın türünü tanımlamada yeterli mi sizce?
Ben olsaydım sadece ‘roman’ derdim. Polisiye diye tanımlanmasına piyasa karar veriyor. Çok teşekkür ederim, sorun benim için çok önemli bir ayrıntı. Klasik polisiyede, kişi var, karakter yok. Karakter analizi yok. Klasik romanda karakter var. Benim bütün romanlarımda kişilerin psikolojik analizleri var. Katilin bile niye katil olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hatta katile zaman zaman hak bile veriyorum, istiyorum ki okur da hak versin. Onun için herkesin bende üç boyutlu olması lazım. Ama kimse kahraman değil… Hiç yanlış yapmayan, hep doğruları bulan hiçbir karakter de yaratmıyorum. 

Daha önceki romanlarınızın çoğunda siyasi göndermeler vardı. Bu kitapta anladığım kadarıyla hiç yok. Gazeteci kimliğinizi, romancı kimliğinizden ayrı tutmak gibi bir karar sonucu mu siyasi göndermelere yer vermediniz?
Siyasi romanlarımda hep bir olayı gizemli bir şekilde mi anlatıyorum diye gazeteciliğimi ortaya çıkarmaya çalıştılar. Ben buna çok kızdım. Çünkü öldükten sonra, gazeteci-roman yazarı olarak değil de, roman yazarı-gazeteci olarak, yani romancılığım öne çıkmış bir şekilde, anılmak istiyorum. Böyle bir kavgam var hayatla. İyi romancı, kötü romancı, o ayrı. Ama romancı… Bunun için, içinde siyasetin neredeyse ‘s’ harfinin bile bulunmadığı romanlar da yazmaya çalışıyorum. Bir sonraki de muhtemelen böyle olacak. Ama öbürleri de kurgudur, polisiyedir. 

Aslında karşılaştırılacak şeyler değil ama… Gazeteci olarak gündemde söz sahibi olmak mı, uzun bir süreçte sessiz sakin eserini yaratıp sunan bir romancı olmak mı size daha çok keyif veriyor?
Çok açık ve net söyleyeyim. Türkiye artık insanların fikirlerini söyleyebildiği bir ülke değil. Sahnelerde endam eden, fikir beyan eden adamların da dörtte üçü bence ucuz, palavra adamlar. Bu insanların fikir ürettiği bir ortamda ben artık fikir üretmekten vazgeçtim. Kenara çekilip, bundan sonra ömrüm kaç yılsa, daha az, çok daha az yazarak romancı kimliğimle, senin dediğin gibi altı ay, sekiz ay uzak kalıp gözlerden, arada bir ortaya çıkarak yaşamayı seçtim. Televizyona çıkıp bir adamla tartışıyorsun. O, o kadar boş ve o kadar yandaş ki zaten tartışılacak birisi değil. Tartışmak, fikir sahibi insanlar arasında olur. Artık Türkiye’de fikir sahibi olmak gibi bir kavram hemen hemen kalmadı. Fikir sahibi olmaya kalkanları yok ediyorlar. Türkiye’de fikir sahibi olma iddiasıyla gazeteciler arasındaki yarış, hükümete nerede, daha çok, nasıl yaranırız yarışıdır. Ben böyle bir yarışın içinde olmak istemiyorum. 

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Şimdi başa dönelim. Ben istiyorum ki, ya polisiye sıfatı kaldırılsın, roman kalsın ya da romanlar kurgu şiddetlerine göre sınıflandırılsın. Son dönemlerde dikkat ettiğim bir nokta var. Çok önemli, tanınmış yazarlar da kurguya dönmeye başladılar. 

Mesela?
Elif Şafak’ın ‘İskender’i, Ayşe Kulin’in ‘Gizli Anların Yolcusu’ romanı. Onlar çok muhteşem insanlar, çok muhteşem yazarlar ama eğer düğüm sonunda çözülecekse, ipucu da sonunda verilecekse bu kurgu falan değil, bu okurla alay etmektir. İkisinde de sürpriz sonlarla bitiyor. Birden bire hakkında hiç ipucu verilmeyen bir kurgu sonunda gerçek olarak önümüze konuluyor. Bu kurgu değil. Çehov’un çok güzel bir sözü var: “Perde açıldığında duvarda bir tüfek varsa, o tüfeğin, o oyun içinde muhakkak patlaması lazım.” Benim en çok mücadele verdiğim konu bu. Benim romanlarımda, iddia ediyorum başından itibaren sonuçla ilgili ipuçları veriliyor ve mümkün olduğunca lüzumsuz karakter yok. Roman böyle olmalıdır demiyorum. Ama kurgu romanı yazacak kişinin kurgulaması lazım. İddiam şudur ki; Türkiye’de yazılan ilk seri katil romanıdır bu roman.

‘Şerif Gören beni aldattı’
‘Azrail Aynası’ okuyucunun merakını sıcak tutan, kurgusu sağlam bir roman. Sinemaya uyarlanmasını ister misiniz?
‘Hacı’ romanımla çok kötü bir dizi tecrübem oldu. Şerif Gören beni aldattı. Bana ‘Hacı’ romanımdan film yapacağını söyledi. Beni bir sene kadar oyaladı. Ondan sonra “Gel bunu dizi yapalım” dedi. Sonra da birdenbire ortadan yok oldu. Geri kalan yapımcılar o kadar çok günlük hayata uymaya çalıştı ki, popüler dizilere, ben kendi romanımı ekranda tanıyamaz oldum. Romanı o kadar değiştirdiler ki sonunda seyirci haklı olarak terk etti diziyi. Bu dizi meselesinden ağzım çok yandı ama film olabilir. Tabii, kimin çekeceği de çok önemli.

AZRAİL AYNASI
Cüneyt Ülsever
Doğan Kitap
2011, 303 sayfa, 18 TL.