Türkiye'nin ruhu otobüse binerse

Türkiye'nin ruhu otobüse binerse
Türkiye'nin ruhu otobüse binerse

Aslı Tohumcu FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Bir belediye otobüsünde bir araya gelmiş 59 insanın bir yolculuk boyunca devam eden öyküsünü anlatan 'Taş Uykusu'nda Aslı Tohumcu Türkiye'nin kırılgan psikolojisinin bir panoramasını sunuyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Aslı Tohumcu’nun ilk kitabı ‘Abis’, YKY’nin ‘Yeni Yazı’ dizisinde yayımlanalı sekiz yıl olmuş. Toplam yedi kitabın basıldığı bu dizi (Orçun Türkay, İlhan Durusel, Doğan Yarıcı gibi isimlerin kitapları da vardı) Türkçe edebiyatın yeni yollara evrilmesinde önemli bir platform oluşturacaktı, ömrü kısa oldu. Tohumcu’nun yeni romanı ‘Taş Uykusu’ ise, Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Türkçe edebiyata heyecan getirmesini umduğumuz ‘Edebiyat’ dizisinden çıkıyor. “Köksüzleşerek kurumaya yüz tutan edebiyatımızı, elinden tutup yeniden toprağına, kalabalıkların arasına çeken” kitabın “Edebiyatımızın hapsolduğu fanusu küçük bir dokunuşla paramparça edebilecek işaret fişeklerinden biri” olduğunu duyurmuşlar arka kapak yazısında. İddialı mı geldi? Neden iddialı olmasın ki? 100 sayfalık bir kısa roman düşünün: Şoförü ve yolcularıyla 59 öyküye ev sahipliği yapan bir belediye otobüsünde geçiyor. İç içe giren kırılgan psikolojileriyle yolcuların önce kendi sesleriyle konuştuğu ‘solo’ bölümler, ardından tüm seslerin bir araya geldiği ‘koro’ bölümüyle oldukça müzikal bir deney. Bir süredir Ümraniye’de oturan Tohumcu, otobüslerde yaptığı uzun yolculuklardan oldukça etkilenmiş; notlar alarak veya ses kayıtları yaparak değil, bütünüyle kendi gözlemleri ve hayal gücüyle bir yolculuk romanı yazmış. Karakterlerden biri (Kainat), radyodan, Ömer Madra’nın Açık Gazete programından 4 Mayıs 2009 günü Mardin’in Bilge Köyü’nde 44 kişinin öldüğü katliama dair yorumları dinliyor. Bir başka yerde, Hrant Dink’in cenazesinin haberini okuyan bir kahramana rastlıyoruz. Aslı Tohumcu’yla konuşmaya buradan, yolculuğun ‘zaman’ından başladık. 

Olayların geçtiği zamanı özellikle mi belirsiz bıraktınız?
Ben bunun zamansız bir roman olmasını, geniş bir zamanı kapsamasını istedim. Başka bir karakterin okuduğu 1989 tarihli Milliyet gazetesinden cinayet haberleri alıntıladım; bunları 2011 yılının cinnet olayları diye okura verince hiç de garip durmuyor! Yalnızca üslup, haberlerin yazım tarzı farklı ama özleri itibarıyla haberler aynı. Bugün de Seren Serengil’in nasıl kilo verdiğine dair bir haberden sonraki sayfada Hrant Dink’in ölümüyle ilgili bir habere geçebiliyoruz. Böyle bir şizofreni yani. 

‘Taş Uykusu’ndaki otobüs de buna benzer şizofrenik bir sesler topluluğuna sahip, bu anlamda otobüslerle gazeteler yapısal olarak birbirlerine benziyor mu?
Yolcuların düşünceleri de gazetelerdeki haberler gibi daldan dala atlıyor; bir karakter eşinin kendisine nasıl tecavüz ettiğini anlatırken yanına gelen bir başkasının iş hayatına dair sıkıntılarına geçebiliyoruz mesela. Ben bu otobüsle küçük bir Türkiye tanımlaması yapmak istedim aslında. Derdim insanları dışarıdan çok kolay yargıladığımızı göstermekti. Çok düzgün görünen biri psikopatın teki olabiliyor, en anne tipli kadın bir orospu olabiliyor, en namussuz görünen de namuslu çıkabiliyor. Otobüs gibi mekânlarda biz sanki birbirimizden hoşlanmıyor gibiyiz; herkes dört duvar içinde ne yaşadığını yalnızca kendisi biliyor. Biz ise sadece hayal edebiliyoruz. Ben de hayal etmeye çalıştım. Burada 59 farklı insan var; tam bir Türkiye panoraması diyemeyiz ama köşeye sıkıştırılan, hayat mücadelesiyle terbiye edilmişlerin öyküsü diyebiliriz belki. 

Siz bu manzaranın neresindesiniz?
Kitapta Aslı diye, âşık bir karakter var ama ben Kainat olmayı arzu ederdim. Ömer Madra’nın Açık Radyo’daki programına her sabah “Merhaba kainat!” diye başlamasının başka bir anlamı var elbette ama yine de bu ismi seviyorum. Karaktere Kainat adını vermemin sebeplerinden biri, doğurmak üzere oluşuydu. Canı sıkılan ve radyo dinleyen bir karakter... Aslı olmayı ise hiç istemezdim; onunki gibi bir aşka kapılıp en sonunda kendini bir arabanın altına atacak kadar birine âşık olmayı istemezdim doğrusu. 

Kitaptaki söylemler italik olarak yazılmış ‘senkronize edici’ bir ses tarafından birbirlerine bağlanıyor. Bu tekniği nasıl geliştirdiniz?
Romanın tek bir anlatıcısı yok. İlk başta sürücü anlatıcıymış gibi görünüyor ama 59 kişi de başrolünde kitabın. Hangi karakterin nerede oturduğunu, elinin kolunun hareketlerini, fiziksel veya duygusal bazı yorumları yapmayı diğer yolculara bırakamazdım. Ben kendim de yorum yapmak istedim. İtalikler de bunu formüle etmek için ideal bir matematiksel çözümdü. Ben kendimi hep bir öykücü olarak düşünürdüm. İlk kez bu kadar uzun bir öykü, bir roman yazdım. Romanın çok farklı bir matematiği varmış öyküden, bunu gördüm. Amacım sadece insanları bir otobüse bindirmekti. Otobüsü mekân olarak kullanmanın akıllıca olduğunu, birbirlerinden habersiz şekilde bir sürü yolcunun düşüncelerine girmenin iyi olacağını düşündüm. 

Normalde şoförün anlatıda daha çok kontrol sahibi olması lazımmış gibi geliyor ama bu gerçekleşmiyor.
Evet, sonuçta otobüse önce o biniyor ama şoförün adı yok. Ona biraz zaman tanımak istedim; ilk durakta kimseyi bindirmedim bu yüzden otobüse. Disiplinli yazmanın faydası oldu senkronizasyonu sağlamak açısından. 4-5 ay boyunca her akşam disiplinli bir şekilde başına oturup yazdım kitabı. Karakterlerin seslerini götürebildiğim kadar götürdüm, olmayanları da uzatmayıp kestim. Ukalalık olarak algılanmasın ama, “Allah yardım etti!” diyeceğim. Kitabın sonunu bile karakterler kendileri getirdi. Ben hep otobüste geçen bu tür bir öykünün sonunda bir trafik kazası olmalı, bütün insanların ölmesi gerekli filan diye düşünürken, onlar çok farklı bir finale gittiler. 

Otobüsteki iki üniversite öğrencisi, Chaucer’ın ‘Canterbury Hikâyeleri’nden bahsediyor. Egemen edebiyatın tek sesliliğine karşı ortaçağların anlatı formlarına dönüp herkesin kendi sesiyle kendi öyküsünü anlattığı bir biçime yöneldiğini söyleyebilir miyiz?
Bilinçaltımda Canterbury Hikâyeleri’nin böyle bir etkisi olabilir. Üç sene kadar İngiliz dili ve edebiyatı okudum. İngiliz dilinden ve edebiyatından değil belki ama eğitim sisteminden nefret etmiş biri olduğumu söyleyebilirim. Ama bizim için Canterbury bir meseleydi; onu bir okuyanlar vardı bir de okumayıp özetini bulanlar. Ama bu kitabın yapısında onun kadar mahalle kültürünün yansımaları da var. Sonuçta benim kendimle ilgili çok bir iddiam yok, yazarlığımla ilgili tek iddiam da bir hayat bilgisine, gözlem bilgisine dayanan bir edebiyat yaptığım. Kendi kişisel dertlerini iyi kötü halletmiş biri olarak başkalarıyla ilgilenebilirim artık dedim ve olayların otobüste geçeceği bir kurgu bana cazip geldi. 

Romanı yazarken, karakterlerin otobüsün neresinde oturduğunu gösteren bir çizelge yaptınız mı?
İETT otobüsü meraklılarının yaptığı bir site var. Orada romanın geçtiği İkarus Solo model otobüslerin iç planlarını buldum, büyük bir kâğıda çizdim. Sonra bu planı masamın karşısına yapıştırdım. Tek tek koltuklara kimler oturuyor, kimler ayakta, kim nerede, hangi durakta binmiş, nerede iniyor, bunları bir kod sistemiyle yazdım bu çizelgeye. Hâlâ masamın karşısında duruyor; şimdilik oradan kaldırmak istemiyorum, bir süre daha birbirimize bakacağız... 

Yolcular arasında Roman bir anne ve oğlu, Kürt bir işadamı, Ermeni bir genç kız ve farklı arkaplanlardan gelen insanlar var... Bunların birer klişeye dönüşme tehlikesi yok mu?
Eğer onları klişe birer karakter olarak göstermemeyi başarırsam ne mutlu bana! Buradaki endişe, bir etnik gruptaki karakter neden on dakika konuşuyor da diğeri beş dakika konuşuyor olabilir. Ama ben elbette bunları teraziye koyup ölçmedim. Herkes konuşmak istediği kadar konuşuyor kitapta. Kimi çok, kimi az... Sonuçta burada ticaret yapan, telefonla iki dakika Kürtçe konuştuğu için ebleh bir müteahhit olan ve paradan başka bir şey düşünmeyen bir adam tarafından “ PKK ’lı bu!” diye suçlanan biri var mesela. Bu tür şeylerin anlamsızlığını, şiddetini göstermek istedim. 

Bir genç kız ise sadece cep telefonuyla gönderdiği SMS’lerde yazdıklarıyla temsil ediliyor...
Evet ve ben onu gırtlaklamak istiyorum! İletişim kurduğunu düşünüyor ama iletişimden fersah fersah uzakta biri. Bir de polis olmak isteyen bir karakter var mesela. Benim devletin güvenlik güçlerine dair hissiyatımı yansıtıyor. Sonuçta iyi polisler var elbette ama bu, kötü bir polis tipinin temsilcisi. Eline silah almak istiyor ve bu onun masaya vurabileceği, iktidarını yansıtacak olan, bir tür penis. Otobüse sonradan binen genç öğrenci çocuklar ise en kolay çığrından çıkabilecek olanlar. Ama bence otobüsteki asıl tekinsiz karakter, Eren. Sevgilisinden ayrılmış ve intikam peşinde. Böyle o kadar çok hikâye var ki; ayrıldıkları sevgililerinin izini bir biçimde, Facebook gibi kanalları da kullanarak bulup onları öldüren genç erkekler... Kız arkadaşlarına bir mal gibi bakıyorlar, onlara hiçbir seçme şansı vermiyorlar.

Kendi kaleminden Aslı Tohumcu
Hafız Mehmet dedemin elinden tutmuş Çınaraltı Kıraathanesi’ne giriyorum. Ajanstan haberleri, anlarmışım gibi, kıraathanedeki o koca koca adamların ciddiyetiyle dinlerken Uludağ gazozumu lüplüyorum. Az sonra ağacın dibine işeyecek mahallenin delisi, ben deliden değil iri yarı dazlak demirci ustasından korkuyorum. Bu ilk anıma yine Mehmet dedemin evden çıkıp dört bina ötedeki bakkala gidişini bile bir maceraya dönüştüren muhabettini ekliyorum. Yıllarca. Mahallenin çocukları sokakta çığlık çığlığa oyunlar oynarken ben dünyanın en akıllı ve sakin arkadaşıyla evde vakit geçiriyorum. Annemle. Babamı görmek içinse şantiyeye gitmek gerekiyor. O bu kadar çok çalışmazsa insanlar başlarını sokacak evleri nerden bulacaklar! Ablam abla işte, hani şu girişkenliği, çalışkanlığı gıpta edilenlerden. Yazlar Düt Dedemle Esenköy’de geçiyor. Gündüz böğürtlen çalıların arasında ya da dutların tepesinde, akşamüstleri sacta börekle soğuk ayran eşliğinde.
Mehmet Dedem gidince, sizlere ömür olunca yani, o kahkahası bol ve hadi ne yalan söylemeli azıcık da ayıpçı hikâyeler de bitiyor. Kitaplar başlıyor. Jules Verne önce ve daima. Sonra saçma sapan okullar kaytaramadığım, birbirimizi bir tutup bir bıraktığımız çocukluk dostlukları. Bir akşam, on üç on dört yaşında olsam gerek, her zamanki ciddiyetimle açıklamayı patlatıyorum: “Anne ben yazar olacağım.” İlk daktilom ve bolca saman kâğıdı ertesi akşam odamın kapısında “Gir!” dememi bekliyor. Şahane iç dünyama dair acayip metinlerle tükeniyor daktilomun şeridi önceleri. Sonra sonra okuduklarım değişiyor, iyice güzelleşiyor. Üniversiteli oluyorum ve İstanbullu. Hayat iyi insanları olduğu gibi arıza tipleri de çıkarıyor karşıma. İşte, gündelik hayatta ne büyük bir şiddetle yoğrulduğumuz dank ediyor kafama. Cem Akaş’ın da dürtelemesiyle ‘abis’i yazıyorum. İnsan insanın kurdu, bunu anlamaya çalışıyorum, başındayım ama yolun. Araya biraz kişisel bir metin giriyor, çok sevdicek bir dostun kaybı üzerine; ‘yok bana sensiz hayat.’ Yetişkinler için bir aşk ve dostluk masalı. Arada ceketimi alıp çıkmışım üniversiteden, bazı olaylarda hep erkenciyim! Bir dolu editörlük yapıyorum, önce öğreniyorum işi tabii. Biraz gazeteye, televizyona bulaşıyorum. Derken Hollanda. Kadınların Anadolu’dan başlayıp göçmenlikte bile peşlerini bırakmayan şiddet dolu hikâyelerini dinliyorum. Kadın olmak öldürülmek için yeterli, anlıyorum. Kadının ve erkeğin kadına yönelik şiddetine dair öyküler yazıyorum, oluyor ‘Şeytan Geçti’.
Cehaletin, yoksunluğun, geleneklerin baskısının ve hayat mücadelesinin köşeye sıkıştırdığı insanların öyküsünü anlatmak için ‘Taş Uykusu’nu yazıyorum. Şu uyuduğumuz derin uykudan uyanırız, boşvermişliğimizden sıyrılırız belki diye. Bir belediye otobüsü dolusu insana tutuyorum aynamı; aşk, cinayet, intikam, korku, ötekileştirme, bireysel faşizm, ne gösterirse ayna, yapıyorum yazıcılığını. 59 kişiyle bir otobüs yolculuğu yapıyorum dört ay boyunca, dokuz durak anca gidebiliyoruz. Üstelik gittiğimiz yer de hayra alamet değil.
Peki neden, hâlâ yolun başındayım! Ve neden anlamadığım çok şey var!

TAŞ UYKUSU
Aslı Tohumcu
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011
100 sayfa
9 TL.