Turna mı leylek mi?

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Barbaros Bulvarı ’ndan Beşiktaş ’a inerken ufukta beliren deniz ufkuna dalıyor ve Ahmet Refik Altınay’ın Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan Ağustos 2010 tarihinde basılan Kabakçı Mustafa kitabını okuyordum. Trafikte otobüs sanki bin yıldır buradaymış ve hiç aşağıya inemeyecekmiş gibi duruyordu. Fren ve sarsılma sesi. Zaman dışılık. Tarih! Hayretim öylesine büyük. (Hem niye büyük ki hayretim?) Ece Ayhan’ın bazı telefon görüşmelerimizde dillendirdiği “keşke Kabakçı Mustafa, Patrona Halil başarılı olsaydı diye düşünürüm” demesi hatırlıyorum. Ece Ayhan ne tür bir ‘kazıcı’ idi bilmez değilim. Ancak, eğer, Ahmet Refik türü tarihçilerin yazdıklarından yola çıkılarak bir teze ulaşmak olumlu anlamda neredeyse imkansızdır. Ahmet Refik uzmanı değilim ancak sırf Kabakçı Mustafa kitabından hareketle söyleyebileceğim tek şey ‘vay ki bize hepten vay’ olacaktır. Bugünün kültür ağzının, okul dersliklerinde bir türlü dışarı çıkarılamayan iri kara sinekler gibi dolanmasını daha bir anladım. Değil mi ki hiçbir şey sebepsiz değildir. “Maşalah şahmazım”, “ala ala hey” diye bağırıp halkı soyan bu güruh (yeniçeriler) her tür kötülüğün de yatağıdır. Onlar öyledir! Biz öyleyizdir!
İnsan zihni mi diyelim Goebbels’in kültür deyince hatırına getirdiği tabancanın metaforik ayaklanışı mı diyelim, otobüs Beşiktaş’a yaklaşınca, Yahya Kemal’in ‘İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye’ gazelini hatırlamıştım. Vur pençe-i Alideki şemşir aşkına/ Gülbangi asmanı tutan pir aşkına, demiyor muydu şair? Üstelik Reşad Ekrem Koçu aradan başını uzatıp, Patrona Halil isyanını anlatırken, ‘ip kazık kaçkını çengel çiçeği/ bir nicesi bi haya külhanbeyi’, mısralarını kullanıyordu değil mi? Reşad Ekrem’e sözüm olamaz ancak Ahmed Refik’e daha fazla dayanamadım ve bir köşeye bıraktım kitabı. Sen misin sağda solda bir merak ettiğini deşip sorgulayan. İşte o vakit Turna’nın Kalbi’yle buluştum. Erdal Küçükyalçın’ın kitabı, ‘Yeniçeri Yoldaşlığı ve Bektaşilik’ altbaşlığını da taşımıyor muydu üstelik? Turnayı gözünden vurmuştum.

Popülerliğin dışında
Hatırlamalıyız ve kabul etmeliyiz ki ‘yeniçeri’ ismi olumlu bir çağrışım yapmaz bize. IV. Murat ve Genç Osman tiyatro temsillerinde de görüleceği gibi sadrazamların ve padişahların kellesini isteyen vahşi varlıklardır onlar. Ne paraya doyarlar ne iktidara. Böyle böyle yerleşmiştir bizde tarih algısı. Bilmeyiz. Bilemeyiz. Ne gerçek ne yalan kimsenin bilmesi mümkün değildir. Bu yüzden, Sultanahmet Cami’inin Ayasofya’ya bakan tarafındaki Sultanahmet Türbesi’ni kimseler bilerek ziyaret edemez. Sultanahmet’in yanındaki Genç Osman ne ki, en arkadaki onlarca minik şehzadenin mezarlarını okuyabilsin toplum. Erdal Küçükyalçın, yaklaşım ve bilgisiyle elbette bu popülerliğin dışında kalıyor. Bilim adamı kimliğine bağlı yorum cesaretini sergilemekten kaçınmıyor. Eğer, Yeniçerilik konusunda bir şeyleri merak edenler varsa, bildiklerini tekrarlamakla beraber yeni yorumlar bulmak isteyenler hemen okumalı bu kitabı. Turna bir kez daha uçup gitmeden gölden, Yeniçerilik nedir, nasıl ve hangi sebebe bağlı olarak kurulmuş, hangi tarihi süreçlerden geçmiş ve Bektaşilikle ilgisi nedir? En azından bu soruların karşılığını bulabilirsiniz bütün açıklığıyla.
Mevcut algılardan hareketle hem bu algıyı yıkmaya hem de Yeniçerlik ve Bektaşilik bağlarını ortaya çıkarmayı hedefliyor Erdal Küçükyalçın. Ona göre, “I. Murad’ın, Osmanoğularıyla ittifak halinde bulunan ve uç bölgelerde yaşayan yerel güç odaklarıyla, pençik (beşe bir, savaşta esir alınan beş askerden birinin devlet adına vergi olarak kaydedilmesi) esasına dayanarak kurduğu Yeniçerilik, çok önemli tarihi ve siyasi bir hamledir.” Daha sonra farklı uygulamalarla birleştirilen bu Ocağın temeli III. Murad tarafından değiştirilmiş ve bu hamle sadece bir ‘açılım’ değil felaketlerin de sebebi olmuştur. Küçükyalçın’a göre bu karar; “padişahın yeniçerilere ve Bektaşi tarikatına indirmeye hazırlandığı bir dizi tutarlı önleyici darbenin ilki; tebaasının Ortodoks olmayan üyelerine yönelik bilinçli politik bir adım”dır. Bu yolla “Ulemanın yönlendirdiği III. Murad kendisini ve hanedanını, imparatorluğunun ortodoks-sünni olmayan tebaasına yabancılaştırmıştır.” Dahası, “Yeniçeriler Hacı Bektaş’a bağlılıkları nedeniyle, bu iki gücün ruhaniymiş gibi görünen ancak siyasi çıkar çatışmasından ibaret olan mücadelesinin ortasında kalmışlardır.”
Tarihçiler ve konunun uzmanları, Erdal Küçükyalçın’ın yorum ve yaklaşımları için acaba ne söylerlerdi? Kendi payıma, Küçükyalçın’ın yaklaşımlarını yer yer aşırı yorum gibi okusam bile tutarlı, bilgilendirici, cesur ve düşünmeye değer buldum. Tarihe bakarken bilgi kadar tahlil yeteneği elbette gereklidir. Bunun yanında, ‘leylek çadırı’nı öğrenmenin benim için ömürlük bir kazanç olduğunu da itiraf etmeliyim. Hele, Turna simgesine bağlı olarak anlatılan şiirsel bölümlerin de olağanüstü olduğu çok açık. Tarih bir de bu açıdan okunmalı. Yeniden.
Turna’nın Kalbi, Erdal Küçükyalçın, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010,
243 sayfa, 25 TL.