'Tutunamayanlar yazıldıysa, biz Türkçede her şeyi yapabiliriz'

'Tutunamayanlar yazıldıysa, biz Türkçede her şeyi yapabiliriz'
'Tutunamayanlar yazıldıysa, biz Türkçede her şeyi yapabiliriz'

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Yeni romanında Oğuz Atay tutkunu bir tutunamayanı anlatan Hakan Günday: 'Türkçede artık rüyalarımızı da anlatabiliriz, unuttuklarımızı da; eğer Oğuz Atay böyle romanlar yazdıysa biz Türkçeyle her şeyi yapabiliriz'
Haber: CEM ERCİYES - cem.erciyes@radikal.com.tr / Arşivi

Hakan Günday, 2000’lerde Türk edebiyatına gelen en özgün isimlerden biri. İlk romanı ‘Kinyas ve Kayra’yı yayımladığında daha 24 yaşındaydı. Sıradışı kahramanlarının sıradışı yolculukları özellikle genç okurun çok ilgisini çekti. Şimdi yedinci romanını yayımladığında artık kendi sadık okurunu oluşturmuş durumda. Günday, hiç tartışmasız günümüz Türk edebiyatının en özgün isimlerinden biri.
Yeni kitabı ‘Az’, Güneydoğu’da bir Yatılı Bölge Okulu’nda başlıyor. Küçük bir kızın korkularını anlatan çarpıcı ilk sayfalar, tarikatlar, ağalar arasına sıkışmış yoksul insanların dünyasına bir uğruyor ve 11 yaşındaki Derda, kara çarşafa girip birinin karısı olarak kendini Londra’da buluyor. Derda, kendine biçilen kâbus gibi hayatı kabullenmeyecek, o evden çıkacak ve pornonun, uyuşturucunun yollarından geçip kendi mutlu sonunun bulacaktır. Tıpkı kentin eteklerinde bir mezarlık duvarının dibindeki gecekonduda yaşayan adaşı gibi. Mezarlık ziyaretçilerinden aldığı bahşişlerle hayatta kalan Derda adlı oğlan çocuğu, korsan kitap taşırken okumayı öğrenir ve Tutunamayanlar’ı okur. O artık yumruklarına Oğuz Atay dövmesi kazıtacak kadar yazarın tutkunudur… 

‘Az’ iki farklı hikâyeden oluşuyor. Bunlar için iki ayrı roman da diyebilir miyiz?
Evet aslında bağımsız işleyebilirler birbirlerinden. En azından öyle yazıldılar. İkisinin de bağımsız bir başı ve sonu olmasını tercih ettim, çünkü sonuna gelene kadar o insanların aslında birbirlerinden uzak olduklarına ikna olmamız gerek. Önce oğlanın hikâyesini kurguladım. Sonra ona eşlik edecek bir başka hikâye, bir kızın hikayesi gerektiği için diğerini. Tabii bunları iç içe geçirerek de gidebilirsin. Sürekli karşılaşabilirler, başka şeyler de olabilir. Onu istemedim. İki ayrı roman gibi yazarsam birbirlerinden ne kadar uzakta oldukları daha iyi anlaşılır, kavuşmaları o kadar önemli bir hale gelir diye düşündüm. 

Tipik Hakan Günday karakterleri, toplumsal olarak avantajlı ama hayatla problemi olan insanlar. Bu sefer tamamen dezavantajlı karakterlerle karşı karşıyayız. Seni bu yeni hayatlara sürükleyen ne oldu?
Herhalde bu, ilgi alanlarının değişmesinin, büyümenin, öğrenmenin getirdiği bir şey. İnsanın elinin başka konulara, başka arayışlara gitmesi tamamen zamanla ilgili. Mesela ‘Malafa’da da farklı ekonomik durumlardan insanların sıkıntıları vardı. Farklı kültürel çıkmazların içinde olan insanların sıkıntıları. Ama senin dediğin gibi bakarsak; baştan avantajlı olup sonrasında sıkıntılar yaşamış kişilerin meseleleri için artık daha fazla söyleyebileceğim bir şey olmadığından belki, yeni bir konunun zamanı gelmişti sanırım. 

Kitap köyde başlıyor, köylüler, onları sömüren kandıran şeyhler ağalar… Bu bölüm bana toplumcu köy romanlarını da çağrıştırdı. O edebiyatla bir akrabalık var mı sence?
Yazarken ben hiç o şekilde çerçeveler kuramıyorum. Benim sadece anlatmak istediğim hikâyenin gerektirdiği şeyleri yazıyorum. Burada o iki çocuğun içine doğduğu yerin, onların hiç söz hakkının olmadığı bir yer olması gerekiyordu. Öyle ki çok ufak bir seçimin bile büyük fedakârlıkları gerektirdiği bir çevrede doğmuş olmaları lazım. Bunu kapalı bir toplumda sağlamak mümkün. Tarikattan da daha kapalı bir toplum bulmak zor…
Burada tarikatı oluşturan insanların tane tane ruh durumlarından ziyade genel yapının katılığı var. Yani biz o insanların iyiliğini kötülüğünü onların dönüşümlerini görmüyoruz, biz orada bir duvar görüyoruz. O duvarın adı tarikat. Bir duvar görüyoruz onun adı aşiret ve bir baş görüyoruz. O baş, çocukların başları ve onlar o duvarlara çarpıyor. Ve yüzümüze onların kanı sıçrıyor. O kadar. Biz onu duvar olarak görüyoruz çünkü çocuk da öyle görüyor, onları ayrıştıramıyor çünkü daha 11 yaşında. 

Kitabın şiddeti İngiltere bölümünde açıkça sado-mazo bir hal alıyor. Bunun anlamını kitaptaki “Bütün insanlar hayat tarafından dövülür nadiren de ödüllendirilirdi” sözünde mi aramalıyız?
Hem o var hem de belki de sırayla olması durumu var. Şimdi benim anlatmaya çalıştığım şey bu. Yani her insan sırayla sadist ve mazoşist olabilir. Yani acı verenle acı alan aslında aynı kişidir, aradaki tek fark zamandır. İyilik ve kötülük de böyledir. Bundan yıllar önce ‘Amerikan Sapığı’nın arka kapağında yanılmıyorsam yine Nevzat Çelik’in söylemesiyle yazılan bir cümle var, ‘İyilik yapılan bir şey mi, olunan bir şey midir?’ ve kötülük de… Bu bir hal mi yoksa bütün bir ömre uzanan bir duruş mu? Bunun için bir ömre uzanan, olunan bir şey demek çok zor. Çünkü iyi ve kötü durumuna her an farklı bir şekilde düşmek çok mümkün. O nedenle bunun daha çok yapılan bir şey olduğunu düşünüyorum. Yine sadizm ve mazoşizme gelirsek, orada da hem acı veren hem acı alan olmak çok kolay. Bu sadece insanlar arası iletişimin başka bir açıdan incelenmesi. 

Kitabın ikinci hikâyesinde karşımıza Oğuz Atay çıkıyor. Derda’nın hayatını değiştiren bir figür olarak. Derda’nın Oğuz Atay’da vurulduğu şey ne, sadece ‘Tutunamayanlar’ diye bir roman yazmış olması mı?
Derda kitabı okuyunca ne anlıyor? İşte orası biraz büyülü olan bölüm. Oradan itibaren masal başlıyor zaten. Oğuz Atay’ın kitaplarında bahsettiği, adını zikrettiği Oscar Wilde’dan James Joyce’a kadar bütün kişileri ve eserlerini bilen birinin bu kitapları okurken hissettiği ne varsa onun haricindeki her şeyi bu çocuk hissediyor. Yani bilgiyle alınamayacak bir şey hissediyor. Oğuz Atay’ın kalemi eline alıp ilk kelime için sayfaya götürürken hissettiği duygu her ne ise, o duyguya yolculuk bu roman. O duyguya erişmek. Bu, birinin elini tuttuğunuzda hissettikleriniz gibi bir şey, hiç konuşmadan. Roman kahramanıyla Oğuz Atay’ın ilişkisi böyle masalsı bir ilişki. 

Oğuz Atay senin için de önemli bir yazar belli ki.
Ben Türkçeyi çok seven biriyim ve onun müthiş bir Türkçe üstadı olduğunu düşünüyorum. Ve Türkçeyle yazılamayacak olanı yazıp önümüze koyduğunu düşünüyorum. Öyle bir yol açtı ki Türkçe’de bundan sonra artık rüyalarımızı da anlatabiliriz, unuttuklarımızı da yeniden hatırlayıp anlatabiliriz; eğer o kitaplar yazıldıysa eğer Oğuz Atay böyle romanlar yazdıysa biz Türkçeyle her şeyi yapabiliriz. Öyle bir hikaye anlattı ki biz camdan bir adamla karşılaştık. Bize içini gösterdi, bunu başardı, etini şeffaflaştırdı. Ve bu muhteşem bir şey. 

Süper çaresiz iki karakterimiz var ve onca acıdan sonra mutluluğu buluyorlar. Yani müthiş tatlı ve iyi bir sonla biten bir Hakan Günday kitabı var karşımızda. Bunu bir yenilik olarak mı algılamalıyız?
Dil aynı kaldıkça her şey anlatılabilir. Hayatım boyunca değiştiremeyeceğim şey dil, Türkçeyi kullanma biçimi. Ama onun haricinde o dille anlatıldığı sürece bütün hikayeler değişebilir. Yeterince uzun yazarsanız zaten herkes ölür. Bu bir seçim, nerede duracağınıza karar vermek, o bölümü anlatmak.

‘Evladım benim de okuyabileceğim şeyler yaz.’
Hakan Günday’ı özellikle gençler seviyor. Bunu neye bağlıyorsun?
Galiba sorgulamakla ilgili. Sorgulamak daha gençliğe özgü gibi durur, çünkü etrafı yeterince kuşatılmamıştır ve öğrenmeye, şaşırmaya, sorgulamaya hazırdır. Onun için ufku daha geniştir. Öfkeyle ilgili de olabilir. Öfkede birleşme olabilir. Çünkü bir öfke var bütün yazdıklarımda. Beni en çok sevindiren tarafı, yazdıklarımdar herhangi bir cümleyi alıp sonra üzerine herhangi başka bir şey yazıp ‘bu daha iyi oldu’ demeleri. Çünkü burada bir ilerleme var. 

Yani okurlarının seninle rekabet etmesi hoşuna gidiyor öyle mi?
Bunu bir kağıt olarak düşünürsek ben bu kağıdı katlıyor ve onlara veriyorum, bir başkası bir daha katlıyor bir diğeri bir daha… sonra gemi oluyor, yüzüyor suda. Şu son 34 yıla baktım da, hayatın her alanında kim olduğunuzun, isminizin, yaşınızın, nereli olduğunuzun ne yaptığınızın çok önemi var. Ama sanat veya yazı dünyasında bunun hiçbir önemi yok aslında. Sadece düşünceler ve hayaller var. Ben Victor Hugo’yla ilgilenmiyorum işleriyle ilgileniyorum. Oğuz Atay’la ilgilenmiyorum Tutunamayanlar’la ilgileniyorum. Bunu kafamda böyle idealize ediyorum, böyle olmasını istiyorum. 

Bu yazı serüvenin içinde baştaki halinle bugünkü ruh halin arasında bir fark oldu mu? Bu paylaşmacı ve mütevazı yazar başta da böyle miydi?
Evet ben hiç yazarlığa hazırlanmadım, öyle hayaller kurmadım, öyle bir süreç geçirmedim dolayısıyla bir hayal kırıklığı korkum olmadı. Zaten kitabın yayımlanması bir tesadüfler zinciriydi.
Belki ilk kitabın yayımlanmasa diğerleri yazılmayacaktı.
Evet, ben o zaman siyaset bilimine devam edecektim ve şimdi bir bakanlıkta bir işte çalışıyordum. Bu konuda bende bir öfke, sıkıntı yaratacak bir beklentim olmadı. Ben baktım biraz yapabiliyorum, o zaman devam edeyim dedim; çünkü kendimi iyi hissediyorum. 

Bütün bu kitapları yazabilen ruh, bir bakanlıkta herhangi bir işi yapabilir miydi?
E, yaptım daha önce. Bakanlıkta çalışmadım, ama iki yıl tezgahtarlık yaptım. Her şey yapılır. 

Gerçekten bir röportajında söylediğin gibi romanlarını ‘çalakalem’ mi yazıyorsun?
Evet. Sonlarını bazen biliyorum bazen bilmiyorum. İlk bildiğim şey hep bir kelime oluyor. 

Buradaki kelime neydi?
Az. O kelime hep isimlerdir, kitapların isimleri. Malafa, Azil… Onun için Türkçeyle aram iyi olsun diye uğraşıyorum. O ‘az’ kelimesi… koca bir alfabede biri başta biri sonda biraya gelmişler birlikte okunuyorlar… bana bütün bunları düşündürüyor. A bir insan olsa, Z de bir başkası bunlar nasıl biraya gelirlerdi, onun hikayesini anlatmak istedim. Roman bu fikirden çıktı. Gerisi teferruat… hani ne gerekiyorsa… işin matematiği. Ama bulmakta zorlandığım şey o kelime. O geldikten sonra daha rahat yazıyorum.
Demin de sormuştun bir değişiklik oldu mu hayatında diye. Bir yandan onu düşünüyorum… Gittikçe daha çok çalışmam gerektiği inancına sahip oluyorum. Eskiden bu kadar değildi. Daha genç başlamadığım için üzülüyorum bazen. 

Yakın çevren, ailen onların yazarlığınla ilişkisi nasıl?
Böyle bir yol seçmiş ve diretmiş olmamdan memnunlar. Malum tam bir meslek seçilmesi gereken bir zamanda yazarlığa başladım. ‘Ben okulu bırakıyorum’ dediğim bir dönemdi ve bunda direttiğimi gördükleri için çok mutlular. 

Desteklediler mi seni?
En azından tersine bir ikna sürecine girmeden desteklediler. Caydırmaya çalışmadılar. Tabii ki bütün hayat tecrübeleriyle ihtimallerin hepsini ve daha da kötü olanlarını anlattılar ama üzerime gelinme durumu olmadı. Özellikle ablam çok destekledi. İlk bilgisayarımı o almıştır, ben kitap yazıyorum dediğimde ‘Al o zaman bunda yaz’ demiştir. Ben elimle yazdım Kinyas ve Kayra’yı, o bilgisayarda temize çektim ve klavye kullanmayı öğrendim orada. Sadece annem, arada bir der ki “Evladım benim de okuyabileceğim şeyler yaz!”. “Benim de okuyabileceğim şeyler yaz ki atlaya atlaya gitmeyeyim kitabını…” 

AZ
Hakan Günday
Doğan Kitap
2011
360 sayfa
19 TL.