scorecardresearch.com

'Üç maymun virüsü'nden kurtulmalıyız!

'Üç maymun virüsü'nden kurtulmalıyız!

Oya Baydar: ?Kolektif unutma hali, ağır yenilgi ya da bir toplumun taşıyamayacağı kadar ağır suçluluk hallerinde görülür.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Oya Baydar: 'Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim. İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, tenekelerden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatları birleştirdim. Belki 'mühimmatlar' çöplüklerden çıkmasaydı bu kitabı yazmayacaktım'
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

KAPAK
"Bunlar cinayet, intihar, patlama haberleriydi: 'Çöplüklerdeki patlamanın nedeni metan gazı', 'Komutanın intiharının ailevi nedenlerden kaynaklandığı bildiriliyor', 'Son bir ayda, kentte aynı şekilde öldürülenlerin sayısı yirmiyi buldu', 'Bilim kadınının acı sonu', 'Dalgıç okulu öğrencileri, yüz metre açıkta denizin dibinde çok sayıda bomba ve silah buldular', 'Krokiler gizli silaların yerini işaret ediyor', 'Açılan çukurda cesetler bulundu': bir sürü benzer haber... İyi bir tarama yapılsa daha yüzlercesi, belki de binlercesi çıkabilirdi."
Oya Baydar, gelecekten bugüne bakıp, yaşanan ağır travmaların kaçınılmaz sonucu olarak zuhur eden 'arızalı hafızayı' resmetmiş Çöplüğün Generali'nde. Bu kitapta her şey çok bildik, çok tanıdık. Yakın tarihimizden süzülüp geleceğe taşınan darbeler, darbe girişimleri, karanlık cinayetler, provokasyonlar, faili meçhuller ve dahi kaynağı toplumsal jargona 'karanlık', 'derin' diye işlenen büyük acılar ile bu acıların ürettiği korku dağının eteğinde 'başımıza bir şey gelmesin' adına, duymamak, görmemek, konuşmamak için gösterdiğimiz olağanüstü çabalar... Görmedikçe, duymadıkça, konuşmadıkça bizi kendimizden daha da uzaklaştıran, insanın üç maymun hali...
Her ne kadar "bu bir gladio, Ergenekon ya da Susurluk kitabı değil" dese de, kitabı fazlasıyla malum karanlığı çağrıştırdığı / tartıştırdığı için, Baydar ile devletin bodrum katlarını konuştuk.

Çöplüğün Generali çöplüklerden karnını doyurmaya çalışırken patlayan bombayla ayağını kaybetmiş bir çocuk. Buradan hareketle soralım: Bombalar neden çöplüklere bırakılır? Niye bu çocuklar bulundukları topraklardan sürülür, çöplüklerde sürünürler?

Bu kitap alegorik anlamda bir çöplük hikayesi, alında bir toplumsal bellek yitimi, unutma ve unutturulma hikayesi. Kitabın ana teması, kolektif unutma. Bir toplumun tarihini, geçmişini, yüzleşmesi gerekenleri unutması, daha doğrusu bunların topluma unutturulması. Asıl anlatmak istediğim buydu. Şu anlamda çöplük romanı: Günlük yaşamımızda, sıradan hayatlarımızda pek karşılaşmadığımız bir dünya var; sadece Türkiye’de de değil, her ülkede böyle. Çok güç koşullarda, Türkiye’de ve dünyada toplumun gelişim düzeyinin çok altında bir hayat var. Bu gerçeği gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Giderek yoksulluğa ve yoksunluğa karşı belirgin bir duyarsızlığın olduğuna inanıyorum. Ezilen sınıflara karşı, kimlik sorununda gösterdiğimiz hassasiyeti, daha az gösterdiğimiz ortada. Hem çevremizde olanları unutuyoruz, hem de tarihte olan biteni unutmaya meyilliyiz. Bir takım semtlerde çöplük karıştıran insanlar var. Bu bir iş, geçim kaynağı. Onların çöplerin içinden topladıklarını satın alan bazı yerler, ironik olarak çöp müteahhitleri diyebileceğimiz daha bir palazlanmış kişiler var, onlara veriyorlar ve böylece hayatlarını sürdürüyorlar. Karnının doyması çöpe bağlı olan insanlar var. Bunu olduğu gibi yazsanız sefalet edebiyatı yapıyor derler. Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim.
İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, çöp tenekelerinden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatı birleştirdim. Belki artık dilimize giren özcükle bu lanetli mühimmat çöplüklerden çıkmasaydı öplüğün Generali’ni de yazmayacaktım. Son dönemlerde içinde yaşadığımız olaylar herkes gibi beni de bunalttı, çok doldum. Ben zaten biraz böyle bir yazarım galiba. İçim çok dolup da dayanamaz hale gelince paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Biraz da farkındalık yaratmak için.

Çöplüğün Generali, protez beklerken hastaneden kaçıyor. Neticede kaldığı hastane bir devlet hastanesi ve kaçışı devletten kaçış aslında. Çünkü hastaneye gitmekle karakola gitmek arasında bir fark görmüyor. Son zamanlarda bir ‘açılım’dır gidiyor. Açılım devletten ölesiye korkan ve tüm yakın tarihimizi düşündüğümüzde korkmakta son derece haklı olan bu çocukları nasıl etkiler?

Bu sadece bir devlet korkusu da değil. Onu, çöp çocuğunu yaşamını asıl sürdürdüğü alanın, yani çöplüğün dışındaki her yer korkutuyor, her yere yabancı. Çöp çocuklarını gördüm ben. Ne kadar ürkek olduklarını bir bilseniz. Hem ürkekler, hem saldırganlar. Son derece ürkekler; o çöplerde eşelenirken bile sanki bir şey çalıyorlarmış gibi. Sanki her an birisi gelecek, onları oradan kovacak, artık karınlarını doyuramaz olacaklarmış gibi. Bir yandan da kendilerini koruma ihtiyaçları var. Bu ihtiyaç saldırganlık olarak görünüyor. Toplumda giderek artan şiddet eğilimi, bu durumda olan insanlardan, çocuklardan da besleniyor. Çünkü onların şiddete karşı şiddetle korunmak dışında bir seçenekleri yok. Sonuçta ortaya şiddet dolu, dağınık bir toplum çıkıyor. Ama kitapta asıl anlatmak istediğim (Ergenekon demeye dilim varmıyorsa da o bir şey simgeliyor)  aslında bunların daha derininde bir şey; kurtarıcılık adına toplumu patlatmaya dönük eylemler. Mesela kitapta bir emekli general var, vatanı milleti kurtardığını düşünüyor. Oysa yaptıkları toplumu patlatacak nitelikte.

Kitapta olanlarla gerçek hayat arasındaki bağı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kitapta bir yazar var, yazdıkları hep gerçek hayatta da karşılığını buluyor. Benim durumum da o yazarın durumuna çok benziyor aslında. Çöplüklerden, tarlalardan bombaların, mermilerin çıktığını kitaba yazdığımda ilk kazılar yapılmıştı sanırım, ama silahlar henüz oraya buraya saçılmamıştı. Ben yazdıktan sonra, her gün bir konteynırda, bir sokakta, bir evde patlayıcı bulunduğu haberleri çıkmaya başladı. Denizden bombaların çıktığı bölümü yazdım, ardından gerçekten denize atılmış bombaların bulunduğuna dair haberler okudum. Ben böyle gerçek hayatta yaşananları birebir yazmak istemiyordum. Romanın kurgusal-edebi yanını zedeled çünkü. Yazma sürecini izlemiş olan yakınlarım tanıktır; “Yine yazdığım bölüm gerçek oldu” diye öfkeleniyor, hayıflanıyordum her defasında. Kitaptaki yazar da şöyle der: Yazdığım sonun da gerçekleşmesinden korkuyorum!

Bu bölümü çıkarayım, “Bombaları denize kitabının hayatla bağını kurmak isteyen Oya Baydar attı” derler sonra.

Vallahi çıkarın. Şaka bir yana, bunları dünyadaki örneklerinden biliyorduk. Özellikle İtalya’daki gladio örneği çok çarpıcıdır. Neler olup bitebileceğini seziyorsunuz, yani bir kehanet değil.

Gladio romanı diyelim mi buna?

Demeyelim, bu romanın ana temasını atlamak, gözden kaçırmak olurdu. Bir de okuyucuyu kandırmış olurduk. Ama bu kitabın yazılmasını zorlayan Ergenekon davası sürecinde ortaya çıkanlardır.

Peki o halde, “sokaktaki insanın, gladionun eylemlerinin sonuçlarına katlanma romanı” desek?

Evet, daha doğru ifade bu. Kitapta sıradan kişiler, insanlarımız anlatılıyor. Gündelik yaşamlarını sürdürürken, olup bitenlerde hiç dahli olmadan bombalara, patlamalara, türlü kumpaslara maruz kalan da  masum insanlar bunlar. Korunma mekanizmalarını kuramadan, hayatları, gelecekleri bir takım melun güç odaklarının elinde olan kişiler... Ben insanları, insanlık durumunu yazmak istedim. Sadece masumları değil, aynı zamanda Ergenekon zihniyetinin uygulayıcılarını, hepsinin insani yönlerini göstererek yazmak istedim.  Mesela kitapta en sevdiğim bölümlerden birisi Oğlunu Arayan Köpekli Ana’dır. O bölümü yazdığım sırada, yine inanmayacaksınız ama henüz ölüm kuyuları açılmamıştı. Dünyada örnekleri vardı, buraya varacağı besbelliydi. Öte yandan bütün bir toplumu, ülkeyi felakete sürükleyecek planları yapan ve uygulayanlardan biri olan, romanda Komutan olarak geçen yüksek rütbeli bir generali de bütün insani yönleriyle yazmaya çalıştım, neredeyse “vah zavallı adam” diyebileceğiniz bir karakter çıktı ortaya. Yani insanı anlatmak istedim, Ergenekon’u falan değil.

Ölüm kuyularına atılan insanların hepsinin bir hikayesi var ama, ortak bir tarafları da var. Kimler hedef seçiliyor, neden?

Hepimiz yıllardır biliyoruz. O bölgede canın hesabı sorulmuyordu. Devletin varlığını hep inkâr ettiği JİTEM benzeri örgütlenmeler, arkalarını devlete, özellikle de militarist güçlere dayayarak serbestçe cinayet işliyorlardı. Ölüm kuyuları, asit kuyuları şimdi kamuya yansıdı ama bölge halkı bunu öteden beri biliyordu. Yapının kendisini koruyabilmesi, kirli savaşı haklı göstermesi için yapması gereken eylemlerdi bunlar.  Hedef kişiler sözünü ettiğim yapıların işine gelmeyenler, farkında olanlar, halkta farkındalık yaratmak isteyenler, özellikle Kürt siyasetçileri, aydınları, militanlarıydı.

Kitapta, Komutan olarak adlandırılan general “tohumları serpin kırlara, tarlalara, bebeklerin kum havuzlarına” diyor. O bombaları neden terk ediyorlar?

İtalya’da ve Gladio’nun örgütlü olduğu başka ülkelerde de bu iş böyleydi. Türkiye modeli de pek farklı değil. Bir yapılanma var ve bu yapılanma ‘o gün geldiğinde’ kullanmak üzere bir takım silahları sadece belli kişilerin bildiği bir yerlerde, depolarda saklıyor. Yine bu yapılanma küçük yerlerde, daha küçük miktarlarda silahı ise kendi içinde bazı insanlara veriyor. Onlar da bu silahları yine günü geldiğinde kullanmak üzere evlerde, bahçelerde, kendi bildikleri gizli bir yerde saklıyorlar. Ben Türkiye’de de bunun böyle olduğunu düşünüyorum; bir paranoya değil. Şimdi sıkıştıklarında bu silahlar sağa sola atılmaya, terk edilmeye başlandı. İtalya örneğini tekrarlıyorum, çünkü kitabım bir Ergenekon kitabı değil, daha evrensel olanı anlatıyor. Sıkıştıklarında yapacakları şey, ya ‘inşallah bulamazlar’ demek, ya da daha az güvendikleri insanlara dağıttıkları silahların terk edilmesini sağlamak. Biz basında son zamanlarda bulunan silahların sansasyonel olanlarını izledik. Ben meraklı olduğum için takip ettim, o kadar fazla yerde, çöp konterynırlarında ve benzeri yerlerde mermiler, bombalar bulundu ki. On tane, on beş tane… Belli ki ellerinden çıkarttılar bunları.

Silahların bulunması toplumda bir yandan da katarsis/arınma duygusu yaratıyor mu; ya da silahlar bulundu bulundu, o halde temiz bir toplum olduk gibi bir inancın yayılmasına hizmet ediyor mu?

Bence o duyguyu yaratmadı. Arınma olabilmesi için bu olguyla toplumun geniş kesimlerine güven verecek şekilde yüzleşmek gerekiyordu. Arınmayı yüzleşme yaratabilir ancak. Davanın gidişatına bakarsak, yeni bir paranoya yarattığını görüyoruz. Yeni kamplaşmalar, yeni düşmanlaşmalar yarattı. Kimileri yüzleşmek istemediler, hatta inanmadılar ortaya dökülenlere, bu yüzden de davada yargılananların avukatlığını üstlendiklerini pervasızca açıkladılar. “Bunlara inanmayın, hiç biri doğru değil, medyanın abartması” diyenler çok oldu belli bir kesimde. İşte o zaman isyan ediyorum ben. Peki arkadaşlar, diyelim ki bu insanlar suçsuz, böyle bir yapılanma yok, peki bu silahlar ne, bu silahları nereye sokacağız, diye soruyorum ve cevap alamıyorum.

Çoğunluğun durumu ne; ‘farkında olmamak mı, bilip de susmak mı? Ya da ‘bana ne’ tavrı mı?

Hepsi var. Farkında olmamak çok var. Bilip de susmak, bananecilik ve asıl inanmamak, inanmak istememek, gözlerini kapamak, üç maymunu oynamak.

Farkında olanların hepsinin başına bir iş geliyor. Farkında olmayanlara ‘cahil, bilgisiz’ diyoruz. Bilip de susanlar zaten ahlaksız. Peki ne yapacağız bu durumda?

Farkında olup da peşini kovalayanların başına hep bir iş gelir zaten. İlle öldürülmeleri gerekmez ama çeşitli güçlüklerle, sorunlarla karşılaşırlar. Her zaman böyle değil miydi? Hep bedel ödemedik mi? Doğru, ama insanlar başlarına iş gelecek diye mücadelelerinden vazgeçmezler kolay kolay.

Derin devlet niye var? Bunlar zevk olsun, spor olsun diye örgütlenmiyorlar. Yoksulluk ve varsıllık arasındaki muazzam çelişkide sürgit bir ihtiyacın ürünü değil mi bu yapılar?

Devlet ve iktidarın olduğu her yerde ister istemez bütün bunlar oluyor. İktidar olabilmeleri için kitlelerin susturulması, unutturulması lazım. Kitleler hiçbir şeyin farkında olmazlarsa, yaşadıkları haksızlıkları unuturlarsa, şiddete de gerek kalmaz. Kitapta metoforik bir ifadeyle ‘üç maymun virüsü’ dedim. İnsanların bütün hafızaları silinmiyor. Belli bir olayda kolektif bir unutma yaşamaları sağlanıyor. Gerçek hayatta da böyle değil mi? Kolektif unutma hali, ağır yenilgi ya da bir toplumun taşıyamayacağı kadar ağır suçluluk hallerinde görülür. Ermeni meselesi toplumun taşıyamayacağı kadar ağır bir haldi. Unutturulmak istendi ve unutturuldu. Şimdi daha ağır bir biçimde unutturmanın sonuçlarıyla da boğuşuyoruz. Derin devlet nedir bilmiyorum. Bir yapı var. Devletin ta kendisi ya da devletin bir kısmının içinde bulunduğu bir yapı. O yapı hedeflerini gerçekleştiriyor. Toplum ise bununla baş edemeyeceğini bildiği için aldırmamayı, unutmayı tercih ediyor. O gücün sultası altında yaşamayı kabulleniyor. Yani bir ‘rıza toplumu’ ortaya çıkıyor. Orada çıkıntılık yapanın, öğrenmek, bilmek isteyenin, hele de karşı çıkanın durumu iyice zorlaşıyor.

Kitabınızdaki bir kahramanın lafı: Merkezler kendini korur! Size göre devlet böyle merkezlerden mi oluşuyor?

Devletin büyük kararları aslında o büyük merkezlerde oluşuyor. Süreç içinde, on yıllardır gelen aynı zihniyetin farklı biçimleriyle tanışıyoruz. Çok daha dejenere olmuş, çok daha suça bulaşmış biçimleriyle. Vatanı, milleti, devleti, şu ya da bu tehlikeye karşı korumak amacıyla oluşturulmuş yapılanma niyetiyle başlayan bir şey, daha sonra mafyalaşıyor. O raddeye vardığında da açığa çıkıyor. Dünyanın her yerinde böyle.

Peki daha fazla dejenere olmuş, daha fazla suça bulaşmış haliyle, hadi adıyla söyleyelim Susurluk, Ergenekon gibi yapılara yönelik operasyonları devletin arınması gibi algılamak mümkün mü?

Şimdilik pis kokuların ortaya çıkması olarak algılıyorum. Bu kısa vadede pek de iyi bir şey değil, ama Pandora’nın kutusu açıldı, kutudan çıkan canavarlarla ya da pis kokularla baş etmeyi başarabilirsek daha temiz bir topluma kavuşabiliriz. Bakalım nereye gidecek? Her şey aynı kalıp farklı kokular mı üretilecek yoksa bir temizlik mi olacak? Ama sonuç ne olursa olsun, tüm bu gelişmeler belli bir farkındalık yaratılmasına yardımcı olabilir hiç değilse.

Kitaptaki eski solcu müsteşar da ilgi çekici. Amaç o değil ama, bir eleştiri gibi duruyor biraz. Eski solcular ya işadamı oldular, ya üst düzey devlet görevlisi. Geçmişiyle bugünü arasında büyük bir uçurum olan eski solcular bu çelişkiyi nasıl çözerler sizce? Gençliğinden gelen vicdanının yaşama şansı var mı, yoksa o katlara çıkıldığında vicdan tümden mi yok edilir?

Kitaptaki müsteşar tipini eski solculara eleştiri olarak düşünmedim. Bir kuşakta bu böyle oldu gerçekten. O müsteşar gibi çok örnek var çevremizde. Yeni konumlarında iktidarın parçası oldular. İnsan yaptıklarını rasyonalize eden, yaptıklarına hep meşru gerekçe bulan bir yaratık. Vicdan da göreli bir şey. Yeni durumuna uygun bir vicdan oluşturmaya, iç haritasını düzenlemeye başlıyor hemen. Ruh hasta değilse, kimse ben namussuzum, ben katilim, ben hainim, demez.

 “Siyasette amaç aracı haklı kılar” diye bir cümle vardı. Yönetenler açısından baktığınızda bu çok doğru. Ama bir yandan da söylemlere inanırsanız böyle bir gerçek yokmuş gibi. Sahi hangi amaç bu kadar gaddarlığı haklı kılabilir?

Bir yanda barış düşüncesi var, bir yanda da bütün bu yaşadıklarımız. İnsan ahlakı tarih boyunca gelişiyorsa; barış düşüncesi, insanlığın mutluluğu, ezmemek, ezilmemek, mağdur etmemek, insanın mağdur edilmesine izin vermemek düşünceleri de bir yandan gelişiyorsa, amaç her tür aracı haklı kılmaz. Ama iktidarın olduğu yerde böyle bakılmaz olaylara. Amaçlarınız önemlidir ve bu önem, bütün araçların doğru olduğu düşüncesini üretir. Sadece varsıllara has da değil bu. Bu çerçevede ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramını da ele alsak farklı bir sonuç çıkmaz. Sosyalist-komünist hareketin içindeyken bile proletarya diktatörlüğü kavramı beni hiç ikna etmemişti. Özgür topluma giden yolda diktatörlük aracının kullanılmasına kafam basmamıştı; ama bunu yüksek sesle dile getirmedim. Neden mi? Davamız zarar görmesin, zaaf yaratmayım diye. Bu da benim suçum işte. Hayat bana iki şey öğretti: Birincisi; kötü ve insanı tahrip eden bir araçla iyi bir amaca varılmıyor. Yani amacınız, kullandığınız araçları haklı kılmıyor. İkincisi; çifte standartlara hayır. Mesela yine şu Ergenekon davasında ortaya çıkan zihniyetten hareket edecek olursak, ‘darbe bana karşı yapılmışsa kötüdür, benim karşısında olduğum siyasete, partiye, vb, karşı yapılmışsa meşrudur, desteklerim’ mantığı... Yok böyle bir şey. Haa, bir de şunu öğrendim yaşadıklarımdan: Tek gerçek var belki ama tek doğru yok. Başkalarının doğrusuna da saygı göstermek, anlamak gerek. 

Kahramanlarınızdan biri ‘cennet gibi bir yerde yaşamayı’ hayal ediyor. Yer yüzü cenneti var mıdır; silahsız, kavgasız, cinayet işlenmeyen, herkesin kendini güvende ve huzur içinde hissettiği? Ya da tüm bu çirkinliklerden, acılardan kaçarak kurtulmak mümkün mü?

Yeryüzü cenneti yok. Sadece ütopyamızda var. O ütopyaya yönelerek hayatımıza anlam kazandırıyoruz. Ben kaçarak kurtuluş olabileceğine de inanmıyorum.

Bu durumda Lenin’in tarihsel sorusu: Ne yapmalı?

Onu bilseydim, roman falan yazmaz başka şeyler yapardım. Denedik, bir noktaya kadar geldik, boşuna olmadı hiçbir şey; kuşkusuz iki adım ileri bir adım geri yürüyor insanlık. Şu içinde yaşadığımız çağ geri adım çağı galiba, yine de yürümekten vazgeçmemek gerek, umutları öldürmemek gerek. Üç maymun virüsünü kapmamışsan; gözün,kulağın, idrakin açıksa, konuşma yetini yitirmemişsen eğer, hiçbir yere kaçamıyorsun. İnsan olmak nedir, hakkını vereceksin. Gördüğün bu haksızlıklara, zorbalıklara karşı kendi bulunduğun yerden mücadele edeceksin. Bir anda, zorla, zorbalıkla toptan değişmiyor dünya, bunu yaşayarak gördük. Ben de kendi bulunduğum yerden, yazarak bir katkıda bulunmaya çalışıyorum insanın yazgısını değiştirmeye, daha iyi olmasını sağlamaya. Farkındalık yaratmaya çalışıyorum.

Kitaptaki kahramanlardan biri de, Komutan adıyla yazdığınız, artık emekli olmuş epeyce kanlı bir general. Görev yaptığı dönemde anlaşılıyor ki, çok sayıda faili meçhul cinayette belirleyici rolü var. İntihar ediyor. Ama öncesinde oğlunun bir suikaste kurban gittiğini öğreniyoruz. Bir yafta bırakıyorlar üzerine de, “Babanın cinayetleri için” yazılı. Neden babaların günahlarının kefaretini çocuklar öder? Mağdur olan adaletten uzaklaşır mı?

Evet bu bir insanlık durumu. Hep çocuklar öderler babaların günahlarının bedelini. Kimin sözü anımsamıyorum ama çok doğru; “Hiçbir halk mağdur bir halk kadar zalim olamaz.” Bu bir gerçektir. Mağdurlar çok zalim olabilirler. Öte yandan siz kanlı general diyorsunuz ama o kendini kahraman sanıyor. Benim kahramanım öldürdüğünü inkar etmiyor. Ama niye sorusuna yanıtı sizin ‘kanlı’ tarifinizin çok dışında. Bu toprakları korumak için öldürdüğünü düşünüyor o. Buna inanıyor ve zaten kendini haklı bir gerekçeyle ikna etmemiş olsaydı bunca kötülüğü yapamazdı. Bir de bu tipler psikolojik olarak hiçbir zaman emekli olmuyorlar. Ama galiba bunların bir bölümü örgütsel olarak da emekli olmuyorlar.

Kayıp oğlunu arayan anayla ilgili bölüm çok çarpıcı. Bu bölümü okurken aklıma Cizre ve Silopi’deki faili meçhul cinayetler geldi.  Herkes cinayetleri biliyor, cesetlerin nereye atıldığından da haberdar ama kimse tek kelime etmiyor.

Korku, iliklere işlemiş korku işte bunun nedeni. Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını anımsayın. Herkes susmuş, toplumsal baskı, korku, çıkarlar egemen halde. Bu da düpedüz insanlık hali. Bunu aşmak konuşmaktan geçiyor, birilerinin haykırmasından geçiyor. Korku bir nebze olsa da sesleri yükseltmekle aşılır.

Özellikle Susurluk sonrasında “Bir konuşursam yer yerinden oynar” diyen çok insan çıktı ama bunlar konuşmadılar bir türlü ve yer yerinden oynamadı. Sizce bunlar neden konuşmuyorlar. Anlatacak bir şeyleri mi yok?

Öncelikle korkuyor olabilirler. Ya da hava basıyor olma ihtimalleri, bana dokunursanız fena yaparım tehdidi de düşünülmeli. Konuşanların bazılarının da konuyu büsbütün karartmayı hedefledikleri anlaşılıyor. Kendi yaptıklarıyla yüzleşip arınma için, günahını itiraf için konuşmak en zorudur ve tabii ki en ahlaklısı. O zaman da ortadan kaldırılma ihtimali artar.

Peki niye konuşanlar ya ölüdür, ya delidir?

Çünkü gerçek manada söyleyecek bir cümleleri varsa sistemi sarsarlar. Sistemin duvarlarında gedik açarlar. O yüzden de ya ölüdürler, ya delidirler. Ama konuşanlar çoğalırsa, tırnak içinde ‘deliler’ çoğalırsa, öldürülmeyebilirler. Çoğalması lazım.

Çocukların durumu yürek ezici. Birincisi malum çöplüğün generali. İkincisi yine parkta oyun oynarken patlayan bomba ile ölen yüksek yargı mensubunun torunu ve ana okulunda resim yaparken bomba çizmek isteyen çocuk. Bu çocukların, çocuklarımızın bu travmaların orta yerinde geleceği ne?

Bu çürümüş topluma katılıyorlar. Maalesef şu ya da bu katmanının parçası oluyorlar. Bütün gün televizyonlarda bu kadar şiddeti gören ya da doğrudan şiddete maruz kalan çocukların ne olmasını bekliyorsunuz ki? Kitabın kapağına resmedilen ‘Çöplüğün Generali’ çöplükten topladığı yıldızları, yine çöplükten bulduğu asker paltosunun apoletlerine takıyor,o bir simge, bir metafor.

Toplum büyük travmalar içinde. Biraz şuna benzetebilir miyiz: Çok ağır işkencelerden geçen insan bir sınır aşıldıktan sonra acı duymamaya başlar. Acının sonu: ağrı şoku. Unutmak böylesi travmalar yaşayan toplumlar açısından ‘ağrı şoku’ vazifesi görüyor olabilir mi? Ya da tam tersine daha çok anımsamak mı toplumsal travmaları sağaltır? Kitapta yazmışsınız: “Kediyi ya merak ya hatırlamak öldürür” diye. Kediyi gerçekte ne öldürür?

Kediyi merak öldürür, ama acı da verse insanı daha çok anımsamak iyileştirir aslında. Birey olarak da toplum olarak da unutmak geçici rahatlama sağlıyor. Ama bu sürdükçe hastalığınız da artıyor. Hatırlamak ve yüzleşmek çok acı verici. Ama anımsamak ve yüzleşmek iyileştirir aynı zamanda. Acımızdan uyuyamadığımızda uyku hapı falan alırız, fakat acı alttan alta varlığını hissetirmeyi sürdürür, geçmez. Kendi hayatımdan da bilirim. Göze alıp yüzleştiğim zaman, kendi suçumu, yoksa suçsuzluğumu kendi içimde tartışabildiğim zaman iyileşebiliyorum ancak. Türkiye toplumu sorunlarıyla açıkça yüzleşmeyi bir kez becerebilirse, -Kürt sorunu ve diğer yakıcı, ağır sorunlarımız açısından söylüyorum- kendi payını, suç payını yakalayıp bunu bir özüre dönüştürebilirse acılarını gerçek manada aşabilir. Örneğin Diyarbakır Cezaevi’nin işkence ve baskı müzesi yapılması... Özür lafı edilmesi hiç gerekmez, bu devletin halktan özür dilemesi anlamına gelir. O kadar büyük bir iyileşme, arınma sağlar ki tahmin edemezsiniz. Ancak yüzleşebilirse Türkiye toplumunun ve insanının daha sağlıklı olabileceğini düşünüyorum. Aksi halde bakın bir cinnet durumu yaşıyoruz. Köylerde bir anda kırk dört kişi birden öldürülebiliyorsa bu bir cinnet durumudur. Gazetede okuduğum yeni bir haberi anımsıyorum: Bir kadın evine gelmiş arkadaşını öldürüyor. Başka bir yerde altı kişiyi birden doğruyorlar. Şiddet şiddeti çağırıyor, şisofren bir toplum yaratılıyor. Biz yüzleşmedikçe, acılarımızı deşmedikçe tüm bunlar sürecek. Özür dilemek zordur ama bunu yapmayı bileceğiz. Yavşak bir özürden sözetmiyorum. Ötekine verdiğimiz acıyı, ötekinin acısını yüreklerimizde duymayı kastediyorum. Kendi kendimizden özür dilemeye, yürekten gelen bir arınmaya ihtiyacımız var. Türkiye’nin önce farkında olması, öğrenmesi, unutturulanlarla yüzleşmesi, kendini sorgulaması, eğer ortada bir eksiklik, suç varsa, bunun için kendini de rencide etmeyecek şekilde özür dilemeyi becermesi lazım. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse, üç maymun virüsünden kurtulmalıyız artık.

ETİKETLER:

haber

http://www.radikal.com.tr/9528689528681

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

GİZLİ KALMAYA DEVAM EDEN MAYMUN İŞTAHLILAR - Hikmet Selçuk

Yazarı yakından tanımıyorum. Açıklamaları, yaptığı yorum son derece mantıklı, bir insanoğluna yaraşır nitelikte ve rahatlatıcı. Ah her insan böyle düşündüğü ve yazdığı gibi şeffaf olsa, olayları ve çözüm yollarını dile getirse, yetkili kurumlar da uygulamaya geçse inanın toplum çok kısa zamanda iç ve dış huzura kavuşur. Yazarın vurguladığı suçluların gizli kaldığı veya suç olaylarının çabuk unutulduğu konusu çok düşündürücü? Bugün gazetenin baş manşetinde verilen bir haberin özetini vermeğe çalışayım: ?Beykoz?da yakalanan ve çok sayıda küçük yaştaki kız çocuğuna tecavüz ettiği sanılan 54 yaşındaki kişinin evinde de bol miktarda porno CD bulunduğu belirtildi. Kişinin karakolda intihar ederek öldüğü belirtildi.? Konu çok yönlü düşündürücü: 1) TECAVÜZCÜLERİN ÇOĞU GİZLİ KALMAKTADIR: Ülkemizde çoğu genç ve yaşlımızın cinsel sorunlu olduğuna inananlardanım. Ayna gibi şeffaf değil çoğu insanımız. Baskılar yüzünden kendisini gizliyor. Gerçek kişiliğini kimse, hiç kimse, aile ve yakınları da bilmiyor çoğunun? İşte böyle yaşayanların bazıları bir şekilde ortaya çokıyor. Bazı olaylar karakola intikal ediyor. 2) KARAKOLDAN ÖNCEKİ SAFHA: Asıl önemli olan insanların psikolojik ruh halleri. İnsanlar, normal düşünmüyorsa, sapıtmışlarsa, iç dünyalarında suç işlemeye karar vermişlerse ve bu tipler toplumda elini kolunu sallayarak geziyorlarsa toplumun sözde sosyologları, anketçileri, bilgin, din bilginleri, psikologları sorumlu değil mi? Ne yapyor bu alanlardaki zevat-ı kiram Allah aşkına?... Bu halleri ile onların da çoğu suçlu sayılmaz mı? Çoğu sadece kitaplarını satmak, şöhretlerini tanıtıp, fazla müşteri çekmek peşinde değiller mi? Sözde din bilginlerinin de çoğu sadece sadaka, zekat ve para alış verişi ile igili maddi konulara, siyasi ve benzeri alanlara yönelmekle dinin özüne tecavüz etmiş olmuyorlar mı?... 3) BAŞKA TECAVÜZCÜLER: Bazen ?efendim demokrasi var, cumhuriyet var, her kes hürdür, eşittir!? deniliyor. Bu laflar, sedece söylenmekte ve dinlenmektedir. Evrensel insan haklarına uygun bir şekildeki uygulamalar tam olsaydı, demokrasi ve cumhuriyet tecavüzcüleri hala gizli kalır mıydı? Irak, ve benzeri Ortadoğu ülkelerinde nasıl evrensel insan haklarından bahsedilebilir!? Kim başa gelirse havari kesiliyor ama hal-ı pür melal ortada? Meşhur bir batı atasözü ile son sözü söylemek istiyorum: They call their gowernment, of all things a democracy !! (Devlet idarelerine, her şeye rağmen demokrasi diyorlar.)