Ucube neden rahatsız eder?

Ucubenin tüm güçlüklerine rağmen hayatta kalmış ve doğmuş olması, kendini 'bütün ve başarılı' hisseden insan için aşağılama gibidir. İnsan gerçekten ne kadar bütün ve başarılıdır?
Haber: EBRU SORGUN / Arşivi

Ucube aslında bir aynadır. Baktığımızda bastırdığımız kendi ucubeliğimizi görürüz. Ucubeyle karşılaşılan an, kendilikle olan ilişkideki varoluşsal zayıflığı ve parçalardaki organik zayıflığın, kesinliğe dönüştüğü andır. Karşımıza çıktığında ne görmek isteriz ne de bakmaktan ve düşünmekten kendimizi alıkoyabiliriz. Teratolog Pierre Ancet ucubeleri odağa aldığı ‘Ucube Bedenlerin Fenomolojisi’ kitabında, ucubelerin tasviri ile değil, ucubelerle olan ilişkimizin tasviri ile ilgilenmiştir. Söz konusu olan ucubeleri kendi başlarına ele almak değil, bizim için var olan, kolektif temsillerimizde bulunan ucubelerle etkileşimlerimizin ve onlar karşısındaki rahatsızlığımızın ele alınmasıdır. Zaten ‘ucube’ (monstre) kelimesinin kendisi bu etkileşim ve rahatsızlık ile doludur. Kitapta farklı düşünce akımlarından yararlanılmıştır ve kitap sadece dar bir fenomenolojik çalışma olarak kalmamıştır. Ucube sadece karşılaşıldığında değil hatırlandığı anlarda bile yetersizlik duygusu yaşatır. Bu duygu sadece görülen gariplik karşısında mıdır yoksa bizlerin içindeki bastırılmış ucubeyi mi tekrar canlandırır? Ancet, insan ucubelerin fenomenolojisini ele alırken, tarihsel bir bakışı ve psikanalitik bir yaklaşımı göz ardı etmemiş. 

Suçu olmasa da...
Bir ucube ile karşılaştığımızda duyduğumuz rahatsızlık nereden gelir? Bir ucube ille de fantastik bir canavar ya da ahlakdışı bir varlık değildir; konumuz olan ucubelik fiillerde değil bedenlerde bulunmaktadır. Ucube dış görünüşünden dolayı ortada suçu olmasa da görünümünden dolayı fiziki saldırı benzeri bir şiddetin taşıyıcısı gibi algılanır ve agresyonu gündeme getirir. Ucubeler doğaüstü varlıklar değillerdir; insanla ortak kökenleri oldukça açıktır. Peki ama acaba ‘anormal’ midirler? Yazar doğal normu tanımlamanın zorluğundan bahseder ve bilim felsefecisi Canguilhem’e atıf yaparak yaşayan her varlığın “ucube de olsa sadece kendisine ve hayatta kalma kapasitesine göre yargılanabileceğini” belirtir: “…her varlık hayatta kaldığı ve hayatta kalabileceği ortama bağlı olarak normaldir. Canlı, belli bir ortamda hayatta kalabildiği ölçüde normaldir. Ayrıca bir yapıyı bariz bir anormallik olarak değerlendirmemizin nedeni pekâlâ, bu yapının normal görüleceği yeni ortamlar tahayyül etme kapasitemizin sınırlı olması da olabilir.”
Bir kadın ve bir erkekten olan ucubeyi bugünkü bakışımızla şekli bozuk bir insan olarak görsek de, ucubenin görünüşü kendi ‘insanlığımızı’ sorgulatacaktır. Ucubenin tüm güçlüklerine rağmen hayatta kalmış ve doğmuş olması, kendini ‘bütün ve başarılı’ hisseden insan için aşağılama gibidir. İnsan gerçekten ne kadar bütün ve başarılıdır? Yoksa ucubeler insanın içindeki yarım kalmışlığı, eksikliği, deformasyonu harekete mi geçirir? İnsanlık, ucubenin varlığıyla ve ucubenin görüntüsünün yarattığı ‘gariplik’ duygusunu ‘normalleştirmek’ için tarihsel olarak çeşitli ‘baş etme’ yöntemleri geliştirmiştir. Kendine yabancı olan ama bir o kadar kendinden olan ucubeleri çağlar boyunca çeşitli konumlara sokan ‘ucube olmayan’ insanlık, ucubeleri Ortaçağ sonlarında ve Rönesans’ta bir mucize olarak görmüştür. Bu mucize daha çok bir ifade ve dünyanın anlaşılabilirliğinin derin bir kaynağıydı. On sekizinci yüzyılda ise dünyada birtakım evrensel değerlerle ilgili bilincin geliştiği dönemler olsa da öteki ve farklı olanın bundan çok nasiplenebildiği bir dönem de olmamıştır. Bu dönemde ucube karşısında duyulan korkuyla baş etme yöntemi olarak, ucubeyi toplumsal bir komedi nesnesi haline getirilmiştir. Yazarın ‘bedenin gölgesi’ dediği, ‘görünenin ardındaki görünmezliğin yarattığı kaygı’nın görünmediğini, yaşanan kaygının alay yoluyla tehlikesiz hale dönüştürülüp dışsallaştırıldığı zamanlardır on sekizinci yüzyıl. Ucubeler panayırlarda sunulur, soytarılaştırılır, meraklı gözlerin önüne serilir. Bu yöntem ucube bedene koyulan bir mesafe biçimidir. Ucubelerin yarattığı kaygı aslında karşısında atılan kahkahaların sürekliliğinde ve şiddetinde gizlenmiştir.
Eser, ucube bedenin yarattığı travmatik algı deneyiminin, kişiye sadece kaygıya değil, travma boyutu kaybedilmeden, ucube beden karşısında duyulan haz duygusuna dikkat çeker. Tüm bu panayırlarda, sergilerde ucubeye bir tablo gibi bakılır ve zevk alınır. Ancet bunu derealizasyon kavramıyla açıklar. Ucubenin görüntüsüne tahammül etmenin yollarından biri onu gerçekliğin dışına atmaktır. Derealizasyon travmatik yaşantının reddi kapsamında bir dissosiyatif bir yaşantıdır ve travmatik yaşantıyı bir yandan da taze tutar. Bu da öteki olan ucube bedenin, iç dünyada ve dış dünyada kabulünün engelidir. Her dönem de ister mucize, ister soytarı olarak görülsün insandan olan, ama insanlıktan olmayandır ucube beden. Hem insandan olan ama insan olma formunda olmayan bu algı derin yarığa neden olur. Daha doğrusu derin yarığı hissettirir. 

Ve sahneye Freud çıkar
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Sigmund Freud ve ‘unheimlich’ yani kaygı verici aşinalık kavramı karşımıza çıkmaktadır. Ancet, mesafe koyma girişimlerine rağmen, ucubenin yakınlığının her zaman en sonunda kendini dayattığını belirtir ve bu ortaya çıkışı Freud’un psikanaliz teorisiyle ele alır. Psikanaliz ‘korkunç’un uzun zamandır bilinen, uzun zamandır tanıdık olunan özel bir çeşidini ortaya koymuştur. Söz konusu olan, tekinsizlik veya aşina olunan yabancılıktır. Freud’a göre yabancı şekilde aşina, yok sayılan ve silinmiş bir aşinalığın dönüşü nedeniyle yabancı olanın ya da yabancılaştırılmışın, bastırılmışın tekrar ortaya çıkışını gösterir. Yetişkinlikte uygunsuz olacak bastırılmış bir çocukluk izleniminin dönüşüdür. Gerçek ve düşsel olanın karıştığı yerdedir ucubenin verdiği aşina olunan yabancılık. Ancet, amacın, söz konusu olanın ucubelik yaşantısını sadece bilinçdışı motivasyonlara indirgemek olmadığını, bu motivasyonların zaten algıda var olduğunun altını da çizmektedir.
Yazar, teratolojik türlerle tekinsizlik arasındaki ilişkiyi, parazit ucubeler (ikizlerden birinin gelişmeyip diğerine yapışması), bedensel örtünün yırtılması ve tenin ete dönüşmesi, (selosomi vakaları gibi) ve ucubeliğin fiziksel olarak dışarı konmuş bir iç olarak hissedildiği ve kendi bedeninin tersyüz olduğunun ve organlarının açığa çıkmasını görme kaygısı olarak üç kaygı türü tanımlamıştır. Kişinin kendiyle olan ilişkisi ucube formlar üzerinden ele alınırken, Didier Anzieu’nun Deri-ben kavramı da ele alınmıştır. Deri-ben, beden yaşantısını ve psişik etkinliği içeren deneyimi tanımlar. Deri, bedenin kapsayıcılığı, ben ise ruhsallığın kapsayıcısıdır. Kişilik bu temel iki bileşimde bütün bir kendilik algısı yaşar. Tek ve özel olmamı sağlayan şey, beni saran, tek olan bana ait bedenim ve biricik psişemdir. Fiziksel ve ruhsal bütünlüğüm Deri-ben’imle ilişkilidir. Ancet, deri-ben kavramını, ikiz ucubeler karşısında yaşanılan kaygı, ortak deri fantezileri, bireysellik, özerklik, anne karnına dönme fantezileri gibi başlıkları, ucube bedenin algısal deneyiminin özel kaygılarını ele almaktadır.
Kitap ucubenin algılanışı, tasviri kapsamında önemli nirengi noktaları üzerinde durmuş ve bu noktaları derinlemesine ele almaya çalışmıştır. Ucube beden stabil olmayan gerçek bir insan formu olarak ele alınmıştır. Yazar çalışmanın antropoloji, psikanaliz, estetik ve epistemoloji gibi alanlarda, her tür etik incelemeden önce doğasının sorgulanması gereken sorunlu beden, embriyo beden temsillerine ilişkin olarak ortaya çıkabilecek çağdaş kaygıların bir parçası olduğunu belirtir.
Sonuç olarak, Ancet ucubeler ile olan ilişkimizdeki rahatsızlık üzerinde odaklanmaktadır. Bazı ‘ucubeler’ bize yakın, dostvari, sevimli de gelebilmektedir. Bu farklı duyum ve duygulanımları yaratan bağlamların incelenmesi kitapta eksik kalmıştır. Çünkü bu ucubeler ile karşılaştığımızda oluşan yırtığı tamir etmemiz için gereken umut bu incelemeden filizlenebilir.

UCUBE BEDENLERİN FENOMENOLOJİSİ
Pierre Ancet
Çeviren: Ersel Topraktepe
2010
179 sayfa
12 TL.


    ETİKETLER:

    kitap

    ,

    Kadın

    ,

    Komedi