Uğursuz bir haber geldi bu yana

Uğursuz bir haber geldi bu yana
Uğursuz bir haber geldi bu yana
Ray Bradbury 91 yaşında öldü... Yazar, 'Fahrenheit 451'i yazarken nelerden esinlenmiş olabileceğini anlatırken Nazilerin kitap yakmasına bir iki kelimeyle değinmekle yetinir. Onu asıl sarsan ise...
Haber: Seda Ersavcı / Arşivi

Hâlâ düşleyen ve hatırlayanlar ve fısıltıyı duymuş olanlar, hoş geldiniz. İçeri girin, oturun. Başkalarına hiç benzemeyen bir hayat sona erdi: Başka dünyaların en büyük yaratıcılarından biri olan Ray Bradbury artık bu dünyada değil.
Siz de bilirsiniz, ölüm yalnız bir iştir aslında ve bazen söylenecek hiçbir şey bırakmaz geriye ama yâd etmek gerekir minnet ve özlem duyulanı:
Hepimizin çocukluk hayalleri vardı, pek çoğumuz öyle ya da böyle bir savaş görmüştü ama bunları telepatik Marslılara, kara sevdalı deniz yaratıklarına, kitap yakan itfaiyecilere bir tek o dönüştürdü. Şanı Ay’a bile uzandı: Apollo astronot grubundan biri Ay’a indiğinde, Bradbury’nin romanı ‘Dandelion Wine’ onuruna, bir kratere Dandelion Krateri adı verildi. Onun hayatında yaptığı her şey çocukluğunun bir ürünüydü. Buck Rodgers, Tarzan, Edgar Allan Poe, H. G. Wells, Tom Swift ve Jules Verne ile o zamanlar tanışmıştı.
“Her gün aynaya bakar oldum ve karşımda mutlu bir adam gördüm” demişti Bradbury; şanslı azınlıktandı belli ki ve bunu kendi için çalışmasına, yazmanın ve yaratmanın getirdiği neşeye bağlamıştı. Üstelik ‘kütüphane mezunu’ bu hayalperestin aynadaki aksi iyimser bile değildi. Zira en bilinen eseri ‘Fahrenheit 451’de, kitaplar için apokaliptik bir son düşlemişti. Kitaplara âşık bir adamın, bu aşkın akıbeti hakkında endişeye kapılmasına ve hatta korkunç bir son hayal etmesine şaşırmamak gerek. Dünyanın sonu, Bradbury için, kitapların sonu demekti. Ve Dünya’nın sonu nasıl ateşle gelecekse, kitapların sonu da ateş olacaktı:
Pazartesi günleri Millay, çarşamba Whitman, cuma Faulkner, yak kül olsun, sonra küllerini yak. Bu bizim resmi sloganımız. 

Biz, yabanda ağlayan tuhaf bir azınlığız
Sir Arthur Clarke Ödülleri, Prometheus ödülü gibi birçok önemli ödülün sahibi olan, 500’e yakın öykü, roman, senaryo ve şiir kaleme alan Bradbury, ‘Fahrenheit 451’i yazarken nelerden esinlenmiş olabileceğini anlattığı bir önsözde, Nazilerin kitap yakma ayinlerine bir iki kelimeyle değinmekle yetinir. Onu asıl sarsan, dokuz yaşındayken, İskenderiye Kütüphanesi’nin nasıl yandığını okuması olmuştur.
‘Fahrenheit 451’de kitapların katline tanık olduktan sonra, ister istemez şu soru gelir aklımıza: Neredeyse bütün kitaplar yanıp kül olunca, ezberlenerek kurtarılacak kitaplar nasıl seçilecektir? Zor bir soru. Bu noktada, Bradbury’nin zengin hayal gücünün kısmen de olsa tükendiğini gözlemlemek mümkün. Zira hangi kitapların kurtarılacağı meselesi, edebi kanonun nasıl oluştuğu sorusunu tartışmak için bir fırsat olabilir ve bu, ıssız adada yanınıza hangi kitabı alırdınız sorusundan daha ciddi bir sorudur.
Ezberledikleri yazarların adlarıyla anılan kahramanlar kimlerdir? Örneğin Shakespeare, Platon, Aristophanes, Gulliver, Darwin, Schopenhauer, Einstein, Buddha, Konfüçyüs, Jefferson, Lincoln, Byron, Machiavelli. Kitab-ı Mukaddes’i de unutmamalı. Bu örneklerde dikkat çeken şey, Bradbury’nin, yalnızca Batı kanonundan değil, eğer böyle bir şeyden söz edilebilecekse, bir dünya edebiyatı kanonundan yararlanırken, aklına ilk gelen isimlere başvurmuş olmasıdır. Truffaut’nun filminde bunlara başka kitaplar da eklenir ama nihayetinde yine ağırlıklı olarak Batı edebiyatının tanıdık sularındayızdır. Utopia’da da, Nonsenso’nun yanına aldığı kitaplar arasında, Platon, Aristoteles, Theophrastos gibi isimler vardı. NASA, Voyager ile bir müzik cd’si de yolladığında, aynı sorunla karşılaşmıştı herhalde. Orada da, Beatles’tan Beethoven’a, aslında bir çırpıda sayılıverilecek isimlerin seçildiğini görüyoruz. Öte yandan, kurtarmak seçmek demekse, yakmak da seçmek demektir. Marquis de Sade’ı yakmalı mıyız sorusu, ilginç bir soruydu. ‘Fahrenheit 451’ bağlamında, yanıp gitmiş bir Marquis de Sade’ı kurtarmalı mıyız sorusunu da sorabiliriz. Fahrenheit’ın kahramanlarından biri de Justine olabilir miydi örneğin? Byron kurtarıldığına göre, neden olmasın? Peki ya Lombroso? Peki ya ‘Kavgam’? Bütün kitaplar ateşten kurtarılmayı hak eder mi?
Hangi kitapların kurtarılacağı, hangi fikirlerin kurtarılacağıyla ilgilidir. Dünyayı hangi fikirlerle yeniden kurabiliriz? Kitapların yakılma sebebi de budur. Bazı fikirler tehlikeli görüldüğünden, yok edilmek istenir. Sonuçta alevler seçim yapmasa bile, kitapları yakanlar da, onları kurtarmak için ezberleyenler de, seçim yapmak durumundadırlar. Bradbury, bu soruları derinlemesine irdelemez elbette. Çünkü onun derdinin, bu bahsettiğimiz zaafa rağmen, mümkün olduğunca çok kitabı kurtarmak olduğuna inanabiliriz. Herhalde İskenderiye Kütüphanesi’nin yanışına tanık olsaydı, bir kucak dolusu tomarı kurtarmak için alevlere dalmaktan çekinmezdi.
“Git” demişti Montag’a, “ve hayatını yaşa, yürüdükçe değiştir hayatını. Ben peşinden geliyorum.” Ve böylece Montag o eşsiz koşusuna, Bradbury ise onu takibe başlamıştı. Okuyucuları için de çok farklı değildi durum:
Bradbury koştu, biz takip ettik.
Ve şimdi parmaklarımızı her şıklattığımızda o uğursuz haberi hatırlayacağız.

Bilimkurgunun ‘gerçek’liği
22 Ağustos 1920’de, Illinois’te dünyaya gelen Bradbury, gençlik yıllarının çoğunu Carnegie Kütüphanesi’nde geçirdi. 1938’den itibaren yazdığı öyküleri fanzinlere satarak para kazanmaya başlayan Bradbury, Los Angeles Bilimkurgu Cemiyeti’ne katılarak Robert A. Heinlein, Fredric Brown ve Jack Williamson gibi ustalarla tanıştı. İlk kitabını henüz yirmisindeyken yayımlayan yazar, özellikle distopik ve belirsiz bir geleceği anlattığı ‘Fahrenheit 451’ ile bilimkurgunun ‘gerçek’liğine dair en önemli örneklerden birini verdi.
Bradbury’nin Türkçeye çevrilen kitapları: Yakma Zevki, Şimdi ve Daima, Fahrenheit 451, Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana, Mars Yıllıkları, Deliler Mezarlığı: Bir Başka İki Şehrin Hikayesi.

Bir ‘yakar’ın uyanışı...
‘Fahrenheit 451’de belirsiz bir gelecekteyiz... ‘İtfaiyeciler’, evlere düzenledikleri baskınlarda ele geçirdikleri kitapları yakarlar. `İtfaiyeciler`in tek görevi budur. İşini seven bir itfaiyeci olan Guy Montag, bir gün bir genç kızla karşılaşınca kafasında o güne kadar hiç sorgulamadığı sorular uyanmaya başlar. Kitaplar nasıl şeyledir, insanların birlikte yanmayı bile göze aldığı bu kitaplarda neler vardır? Montag artık işini, eşini ve tüm yaşamını başka bir gözle değerlendirmeye başlar...
Kitap, 1966 yılında François Truffaut tarafından sinemaya da uyarlanmıştı...