Uluslararasılaşma karşısında şiir

Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

Orhan Pamuk, bir demecinde, şiirin yaygınlığını yitirdiğini, zamanla itibar kaybedeceğini dile getirmiş ve bunun sadece Türkiye ’ye değil bütün dünyaya özgü bir durum olduğunu söylemişti. “Dünyayı şiirle anlamlandırmak görece olarak edebi faaliyetin daha az kısmını işgal ediyor[du].” Ona göre, bunun temelinde yatan nedeni ise, şairin, insanın, gündelik hayat içinde “okula gitmedeki, evlenmedeki, filanca törendeki milli ruhu”nu dile getirmede zorlanışında aramak gerekiyordu. Çünkü “bunları binlerce ayrıntısıyla romancılar daha iyi yapıyorlar[dı]. Bu sebepten şiir daha az okunuyor, daha az okundukça hayattan daha çok çekiliyor” ve netice olarak, bugünkü yaşam durumu karşısında, roman itibar kazanırken, şiir itibar kaybediyordu. 

Uzam-zaman alanları
Yaşama durumu derken kastettiğim, bugün bir fenomen olarak ortaya çıkan gündelik yaşamın ve onun kapladığı uzamın uluslarasılaşmasıdır. Uluslararasılaşma dediğim, göz önündeki kentlerin ve oralardaki yaşama alanlarının, her ulustan kişinin yabancılık çekmeyebileceği, dolayısıyla kabul edebileceği bir tarzda standartlaşması, ve bir örnekleşmesi durumudur. Alışveriş merkezleri ve eğlence yerlerinin, merkezdeki semtlerin, yani uluslararası kamuoyunun gözünün önündeki uzam ve buradaki insan yaşamının, bütün gezegende bir örnek hale gelmesi durumudur bu. Burada yaygın olan edim biçiminde ortaya çıkan ruh durumu ise, teknolojik nihilizmle ıralıdır. “Ulusal mevcudiyetin iç dayanaklarının”, yani tarih bilinci ile tarih duygusunun göz önündeki uzamdan uzaklaştırılması durumudur bu aynı zamanda. Böylelikle ulusal/tarihsel farklılıklar, göz önünde yer almayan bölgelere, gözden ırak uzamlara yani kentin kenar semtleri ile taşraya doğru itilmekte, taşraya doğru geri çekilmektedir. New York’ta, Londra’da veya Paris’te ne var ise, İstanbul ’da var bugün öyle değil mi? Ankara ’da, Bursa’da, Diyarbakır veya Antalya’ya da, göz önündeki uzam ve oradaki yaşama alanları uluslararasılaşmış değil midir? Bugün bir örnek durumundaki bu uzam-zaman alanları, uluslararası bir terminal veya uluslararası bir hava limanı gibi değil mi?
Bunun en önemli sonuçlarından biri, tarih bilinci ile tarih duygusunun ortadan kalkmasıdır. Tarih, “kendimize ilişkin bilincimizin oluşmasına en fazla nüfuz edendir.” Tarihsizleşmiş bir kültür, tinsel yoksulluktur. Tin ulusal değil, tarihseldir. Dolayısıyla uluslararasılaşma bir kairos (tarihsizleşme) durumudur.
Alman edebiyat tarihçisi Erich Auerbach’ın yüzyılın başında kavramlaştırdığı öngörüsünden söz ediyorum. Benim eklediğim sadece uluslararasılaşma kavramı. 

Farklı olan yaşamı dile getirmek
İşte roman, bugünkü bu yaşam durumu karşısında itibar kazanırken, şiir, bu yaşam durumu karşısında itibar kaybetmektedir. Bu durum, bugün şiirin yüz yüze geldiği en temel ontolojik problemdir. Şiir, böyle bir yaşama durumu gerçekliği karşısında, ontik (varlıksal) bir yol aramaktadır.
Roman ikinci bir dille de yazılabilmektedir. Ama şiir anadiliyle yazılır. Anadili, şiirin barınağıdır. Tarih ise, şiirin havadeliğidir. Şiir, bireylerin kendini ifade etmesinin veya alış- verişinin tarihini dile getirmez. Şiir, göz önündeki yaşamı değil, farklı olan yaşamı dile getirir. Şiir, bir ulusun içsel ve tinsel tarihini dile getirir.
Sadece hayatın örgütleniş tarzının değişmesi değil; 20. yüzyıl boyunca, fizikten mühendisliğe, iktisattan psikanalize hemen hemen bütün disipliner tartışmalarda şiirin, başarısız, zayıf, yenilmiş, bilim dışı yani zavallılıkla ıralı olduğu neticesi üretilmiş değil midir? C.P. Snow’un metnini irdeleyelim, psikanalizin bugünkü yaklaşımını analiz edelim. Bütün bu yaklaşımların zemini ve teleolojisi olan iktisada uygulayımına bakalım. Yayınevlerinin şiire yaklaşımı, bu uygulayımbilimi değil midir? Şiire karşı ortaya çıkan bu tavır, aslında diğer türlerin, bir tür kendiliğinden ideolojisidir. Dolayısıyla bütün bir yirmi yüzyıl, şiir dışı türlerin kendilerini bir disiplin olarak kurmalarının ve yerlerini sağlamlaştırmalarının tarihi olması ölçüsünde, şiirin dekedansını dile getirir.
20. yüzyıl boyunca, şiirin, felsefeden başka dostu olmamış; filozoftan başka kimse şiiri önemsememiştir. Sadece Heidegger değil, Bachelard, Derrida ve Badiou’nun da temel temalarını dile getirir şiir. Avlu komşusu sayılan öykü yazarları bile, bir mahlûkata bakar gibi bakmaktadır bugün şaire; roman yazarı için ise, şair, bir başarısızdan, bir beceriksizden başka bir şey değildir. “İkinci Yeni’ye saygı duyarım ama..” Ama gerçekten de şiir tam da bu netice durumuyla ilgilidir; yenilmişlikle, başarısızlıkla, zayıflıkla, kendi kendimizle baş başa kalmakla, yalnızlıkla, üryan halimizle, evet en zavallı halimizle ilgilidir şiir. Şiir, bir başkasının, bize yardım edemediği bir varlık durumunu dile getirir. Başarısız olduğumuzda, yenildiğimizde, yalnız kaldığımızda, “sanki az daha ölüyordum” deriz ya, şiir, işte, tam da bu “sanki az daha ölüyordum” durumundaki hissi ikametgâh edinir ve şair sözü bu ikametgâhtan dile gelir. Şiirin, ontik (varlıksal) nedenidir bu. Eski Yunanlılardan beri, şair sözü yüreklere seslenir; şiir, yürekleri değiştirir. İnsanın kendisine bile itiraf edemediği gerçekleriyle yüz yüze getirir onu. Öngörüm o yöndedir ki, 21 yüzyıl bir yüzleşme yüzyılı değil, bir didişme yüzyılı olacak.
Orhan Pamuk’un, şairler, insanın, gündelik hayat içinde “okula gitmedeki, evlenmedeki, filanca törendeki milli ruhu”nu dile getirmede zorlanmaktadırlar, yönündeki eleştirisini, kuşkusuz, önemsiyorum. Türk şiiri, önemli bir dönemini epistemik şiir dediğim, bir şiir tarzıyla geçirdi. İnsanın varoluş kaygılarını, onun yüz yüze geldiği çıkmazlarını değil, enformasyonla edinilebilecek olanı malzeme edinerek bir zihin durumunun şiiri yazıla geldi. Bugün de, yukarıda betimlediğim problem ve çıkmaz durumunun değil ama yaşama durumunun, enformasyonla edinilmiş verisine dayalı bir şiir yazılmaktadır. 

Nobel’i almak dururken
2011 Nobel Edebiyat Ödülü İsveçli şair Tomas Tranströmer’e verildi. Tranströmer, 1931 doğumlu, bugün 80 yaşında. Yani ödül, şiirin bugünkü durumuna değil, itibarına veriliyor. Şiirin itibarının tekrar gündeme gelmesi, ve onun temel sorunlarının tartışılması bakımından, bu yıl Nobel ödülünün şiire verilmiş olmasını önemsiyorum elbette. Tranströmer’in Türkçede ‘Hüzün Gondolu’ ve ‘İzmir Saat Üç’ adlı kitapları bulunuyor. Şiirleri elliden fazla yabancı dile çevrilmiş ve çok sayıda yerli ve uluslararası ödülün sahibi olmuş. Bunlar arasında İtalya’nın klasik şiir ödülü “Premio Nonino” ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin “Büyükayı Ödülü” bulunuyor. Bu çeviri ve ödül meselesine, biz Türk şairlerinin ne denli bir “kapalı havuzda” (Can Yücel) yaşadığımızın seçikleşmesi bakımından değiniyorum. Doğrudan Nobel’i almak dururken, “Premio Nonino”nun veya “Büyükayı Ödülü”nün ne önemi var değil mi?
Yazımı, Ahmet Oktay’ın ‘Ağıtlar ve Övgüler’ adlı kitabında yer alan “Dönüyor Mevsim” adlı şiirinden bir parçayla bitiriyorum: “İnliyor yaylı tambur: Yatalak/ bir hasta ya da/ dövülmüş bir çocuk. Zaman/ ve Hayal!/ tükettiler beni. Her hatıra/ korkunç: Ayak seslerim/ yankılanıyor koridorlarında/ Işıklar Askeri Lisesi’nin,/ peşimde ablamın hayaleti: Bir yaz/ günü öldü benden uzakta. Mor/ elbisesiyleymiş. O şanlı üniforman/ nasıl da almıştır gözleri/ hafifleyip uçarken damdan./ Kışlalar,/ talimler, abaza kar günleri.”