Umudu savunan bir avuç insan

Umudu savunan bir avuç insan
Umudu savunan bir avuç insan

Halld r Laxness

Arka planında bir kasabanın geleneksel üretim tarzından kapitalizmin acımasız çarkına geçişini işleyen 'Salka Valka', Zola'nın 'Germinal'ini, Steinbeck'in 'Gazap Üzümleri'ni ya da bizim köy romanlarının iyilerini hatırlatıyor
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

Halldór Laxness ismi, hem ödüllerin geçiciliğini hem de bizim dünya edebiyatıyla ilişkimizi ortaya koyması açısından iyi bir örnek. İzlanda edebiyatında yeni bir sayfa açan canlı, destansı edebi yaratıcılığı nedeniyle 1955 Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen yazar, 20. yüzyılın tamamına yayılan edebiyat kariyerine rağmen ülkemizde hiç tanınmadı, kitaplarını neredeyse hiç çevrilmedi. Neredeyse hiç diyorum; çünkü yazarı Nobel’i kazandıktan sonra Varlık Yayınevi tarafından 1957 yılında yayımlanan ‘Salka Valka’ çevirisi sadece birinci ciltle sınırlı kalmış, sanıyorum birkaç da hikâyesi yayımlanmıştı. Laxness’in eserlerine ya da batılı/modern bulmadığımız ülkelerin edebiyatlarına karşı bugün bile sürüp giden ilgisizlik edebi tercihlerimizi ve ona bağlı olarak kendimize biçtiğimiz kimliği anlamak açısından ciddi bir tartışma konusudur.
‘Salka Valka’ çevirisi, yazarın iki cilt halinde yayımladığı romanı tek bir ciltte toplamış. Roman, İzlanda’nın küçük ve yoksul bir balıkçı kasabasındaki hayat mücadelesini bir kız çocuğunun yetişkinliğe geçiş sancılarıyla birlikte anlatıyor. Dondurucu kış soğunda, bir gece vakti, posta vapuruyla seyahat eden kaba saba bir kadın (Sigurlina) ve küçük kızı (Salka), kadının hastalığı nedeniyle dağların arasında kaybolmuş küçücük, sönük ışıkları zorlukla seçilen Oseyri kasabasında mola vermek zorunda kalırlar. Niyetleri zorluk içinde yaşadıkları kuzeydeki köylerini terk edip biraz daha güneye inmek, güneşini ve bolluğunu işittikleri Reykjavik’e yerleşmektir. Oseyri’de geçirdikleri birkaç gün içinde kasabayı ve insanlarını yeterince tanımak fırsatı bulurlar; burada ancak boğaz tokluğuna barınabileceklerdir. Ancak zaten daha fazlasını da hiç görmemişlerdir. Bu nedenle durumu kabullenir, yavaş yavaş kasaba hayatına karışır ve Güney hayallerini terk ederler.
Hayatı hep erkekler tarafından yönlendirilen Sigurlina, kısa zamanda kaba saba ve bencil bir balıkçının sevgilisi olacak ve bir kez daha erkeğe bağımlı yaşamaya başlayacaktır. Salka ise annesinin sürdürdüğü hayattan hiç memnun değildir. Kadın kimliği buysa eğer, büyüdüğünde kadın olmamaya karar vermiştir. Küçücük haliyle kasabanın yegâne zengini ve iç vereni Bogesen’in balık imalathanesinde işe girer. Emekle tüketim eşyasının takas edildiği prekapitalist nitelikli bir iştir bu. Patron tarafından sömürüldüğü yetmiyormuş gibi hak ettiği eşyalara annesi tarafından da el konulan Salka’nın kasabadaki tek dostu Arnaldur adlı akıllı bir gençtir. O da okumak için kasaba dışına yollandığında kendisini tamamiyle yalnız hissedecektir.
Romanın birinci cildi, erkeklerin adasına düşmüş anne ve kızının ayakta kalma çabaları etrafında gelişirken, annenin hamile kalışı, aşağılanışı, çocuğunu düşürmesi ve intiharıyla dramatik bir yapıda gelişiyor. Üçüncü bölümde zaman geçmiş, yalnız başına büyüyen Salka, çalışarak biriktirdikleriyle hayatını düzene koymuştur. Ne var ki kasabadaki hayat da değişmiş, üretim ilişkileri kapitalistleştikçe proterleşen balıkçılar daha yoksullaşmış hatta açlık sınırına yaklaşmışlardır. Arnaldur, Sosyalizmden, Rusya’daki devrimden etkilenmişbir genç olarak tam bu sırada döner kasabaya. İşçileri örgütlemeye çalışır. Salka, kapitalist içverenlerin karşında olduğu halde başlangıçta sendikanın yanıda da değildir. Arnaldur’a duyduğu aşk onu mücadelenin içine çekecek, koşullar her geçen gün daha kötü bir hal alsa bile, direngen kişiliği ile başkaldırının ön saflarında yer alacaktır… 

Laxness’in toplumsal gerçekçiliği
‘Salka Valka’, yazıldığı yılların -siyasi meselelerini, toplumsal çalkantı ve çatışmalarını, ahlaki yozlaşmayı, inanç biçimlerini ve ekonomik bunalımlarını eksiksiz özetleyen hikâyesiyle kuşkusuz önemli bir dönem romanı. Pek çok temanın karmaşık bir karışımı şeklinde ilerleyen hikâye roman kahramanı Salka’nın kişiliğiyle çekicilik kazanıyor. Şöyle bir benzetme yapılabilir; ‘Salka Valka’yı, Stieg Larsson’un yarattığı Liz Salander tipinin öncülü biçiminde düşünebilirsiniz. Arka planında Oseyri kasabasının geleneksel –yarı feodal- üretim tarzından kapitalizmin acımasız çarkına geçiş sürecini işleyen ‘Salka Valka’ aynı zamanda Zola’nın ‘Germinal’ini, Steinbeck’in ‘Gazap Üzümleri’ni ya da bizim köy romanı geleneğimizin iyilerini hatırlatıyor.
‘Salka Valka’nın 20. yüzyılın ilk yarısının önemli meselelerini dert edindiği ortada. Dert edinme bahsi fazla öne çıktığı yerlerde, zaman zaman romanın zaafına dönüşüyor. Haksızlık etmeyelim; böyle zamanlar çok az. 1930’larda yazılan ‘Salka Valka’nın artık çok eskidiğini düşünmeyin. İzlanda’nın balıkçı kasabasındaki geleneksel üretimin tasfiye edilerek bağımsız üreticinin proterleşmesi süreci, günümüz Türkiye ’sinde tarımın tasfiye edilip köylünün yoksul proterlere dönüşmesi sürecinden hiç farklı değil. Şaşkınlığa düşmüş insanların hem dine sarılıp hem ahlaki çöküntü içinde olmaları, zengin yoksul farklılığı, tüketim nesnelerinin yarattığı yanılsama, bütün bunların arasında hâlâ umudu savunan bir avuç insan ve aşk…

O da bir ‘vatan haini’
Gerçek adı Halldór Kiljan Gudjonsson’du. 1902 yılında İzlanda’nın Reykjavik kentinde doğmuş, ailesi 1905’te ülkenin kuzeyindeki kırsal bir bölgeye taşındığı için çocukluk ve ilk gençlik yıllarını bir çiftlikte geçirmişti. Ancak tarımdan ziyade okuyup yazmaya meyilliydi Laxnee. İlk makalesi yayımlandığında henüz on dört yaşındaydı. İlk romanını ise henüz on yedi yaşındayken yazdı. Sonra uzun bir Avrupa gezisine çıktı. Katolik inancını benimsemesi bu gezi sırasındadır. Ancak ikircikli bir benimseyiş. Nitekim ilk önemli romanı ‘The Great Weaver from Kashmir’de (Keşmirli Büyük Dokumacı, 1927) dinsel inançlarıyla dünya nimetleri arasında bocalayan genç bir adamın öyküsünü anlatırken Katoliklikten kopuşunun ip uçlarını da veriyordu. 1927’de ABD’ye giden Laxness burada kaldığı üç yılda, biraz da arkadaşlık ettiği Upton Sinclair’in etkisiyle sosyalizme yöneldi. 1930’lu yıllarda yazdığı romanlarda sosyalist düşüncenin etkisiyle İzlanda toplum hayatına ağırlık vermiştir. Bu romanlar arasında en ses getireni iki cilt haline yayımlanan ‘Salka Valka’dır (1931-1932). İkinci Dünya Savaşı yıllarında roman yazmayan Laxness, savaşın ardından İzlanda’nın 18. yüzyılını konu alan ‘Iceland’s Bell’i (İzlanda’nın Çanları, 1943-1946) yayımladı. Bir sonraki romanı ‘The Atom Station’ (Atom İstasyonu) ABD ve İzlanda devletleri arasındaki eşitsiz ilişkileri, ABD’nin nükleer silahlarını ve İzlanda burjuvazisini hedef alan sert siyasi eleştirileri nedeniyle çok tartışma konusu yapılacak, ülkesinde ‘vatan hainliği’ne varan suçlamalarla karşılanacak ve Laxness’in sonraki kariyerinde siyasetin dışında kalan konulara yönelmesine yol açacaktı. Artık felsefi meselelere ve bireyin sorunlarına yönelmiş, daha lirik bir uslupla yazmaya başlamış, hatta daha çok İzlanda folklorune, İzlanda ‘saga’larına ve şiire ağırlık vermiştir. 1998 yılında ölen Laxness’in geride bıraktığı çok sayıda eser arasında bizim payımıza sadece ‘Salka Valka’nın düşmüş olması gerçekten önemli bir kayıp.

SALKA VALKA
Halldór Laxness
Çeviren: Mehtap Gün Ayral
Yordam Kitap
2011, 416 sayfa, 20 TL.