Unutulmuş bir klasik

Unutulmuş bir klasik
Unutulmuş bir klasik
Hans Fallada'nın işçi sınıfından bir çiftin Nazi rejimine direnişini anlatan 1946 tarihli romanı 'Herkes Tek Başına Ölür' derin ahlaki sorular soruyor. Fallada gerçek bir hikayeden yola çıkılarak oluşturmuş kitabını
Haber: Helen Dunmore / Arşivi

Hans Fallada, ‘Berlin’de Tek Başına’yı savaş sonrasının Doğu Almanya’sında, 1946’nın Eylül’üyle Kasım’ı arasında, iki ayda yazdı. Ailesine “muhteşem bir roman” yazdığını söyledi; ama morfin, alkol ve diğer uyuşturuculara olan bağımlılığı onu güçsüz düşürdüğü için birkaç ay sonra ölecek ve romanının ‘Herkes Tek Başına Ölür’ adıyla yayımlandığını göremeyecekti. Başarısız bir intihar girişiminin ardından, arkadaşı ölüp kendisi sağ kaldığında, 18 yaşındaki Fallada ucu ucuna cinayetten hüküm giymekten kurtulmuş, ama bu olay, defalarca psikiyatrik enstitülere yatırılmasıyla sonuçlanacak zorlu bir sürecin başlangıcı olmuştu. Hayatının sonlarına doğru, kısa süre önce boşandığı Anna Issel’e silahla ateş etmekten yeniden yargılandı. Başka bir toplumda yaşasaydı bile herhalde Fallada’nın hayatı çok kolay olmazdı, yine de en büyük şanssızlığı Gestapo’nun dikkatini çekmek istemeyen yazarların kendilerinden ödün vermek, sessizlik ve sürgün arasında seçim yapmak zorunda kaldıkları bir dönemde doğmuş olmaktı. Fallada’nın seçimleri onu Nazi polisi tarafından tutuklanmanın eşiğine getirdi ve Goebbels’le yüz yüze gelmekten ucu ucuna kurtuldu. Hayatı nasıl aşağılanmalar ve dehşetle doluysa edebiyat kariyeri de aynı ölçüde dengesiz ve çelişkilerle doluydu.
‘Herkes Tek Başına Ölür’ün dokusunun sıradışılığı, her şeyin hem bu aşağılanma ve dehşetin içinden hem ‘yukarıdan’ bakan birinin ağzından yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Sunum keskin, net, ironik ve yıkıcı. Bu, arka sokaklardan görülen haliyle tarih ve bu kitabın bakış açısıyla savaş dönemi Nazi Almanyası hem aşırı katı, hem de aşırı dengesiz. Kanunlarla getirilen binlerce düzenleme, binlerce yasak var ama adalet, insan doğasının kötü niyet ve zalimlik gibi en kötü yanları tarafından yok edilmiş.
Hans Fallada’nın ‘Herkes Tek Başına Ölür’ü, gerçek bir hikâyeye, işçi sınıfından Berlin’li bir çift olan Otto ve Elise Hampel’in, Elise’nin kardeşi Fransa’daki çarpışmada öldüğünde Nazi rejimine karşı direnişe geçişlerine dayanıyor. Hampeller Almanları, Hitler’in savaşının ölüm demek olduğunu ve Nazi yönetiminde asla barış olamayacağını anlamaya çağıran kartpostalları iki yıldan uzun süre Berlin’de dağıttı.1942 Eylül’ünde tutuklandılar. “Halk Mahkemesi” tarafından yargılanıp idam edildiler. Savaştan sonra Fallada’ya Gestapo arşivine girip dava belgelerini, sorgulama kayıtlarını ve kartpostalları inceleme hakkı verildi. Dosyalarda ayrıca Fallada’nın kurgu çifti Otto ve Anna Quangel’i tasvir edişini etkilemiş görünen fotoğraflar da vardı. 

Ahlaki soru çok derin
Hampeller tek başlarına hareket ettilerse de tek başlarına ölmediler. Romanda Otto ve Anna, tecritlerini ve direnişlerinin nerelere kadar uzandığı üzerine düşünür. Birileri kartpostallarını alıp okumuş mudur, yoksa hemen polis tarafından bulunup yok mu edilmişlerdir? Eylemlerinin kendi sonlarını getirmek dışında her hangi bir etkisi olmuş mudur? Fallada’nın bu soruları ele alışı son derece ustaca. Ahlaki soruysa çok derin: Görmezden gelindiği veya hedef aldığı insanlara ulaşmadığı için hiçbir etkisi olmamış gibi görünen bir eylem yine de kendi içinde etkili olmuş sayılabilir mi? Eğer öyleyse bu etki nerede görülür ve hissedilir?
Fallada’yı ilgilendiren söz konusu ahlaki seçimdir. Otto ve Anna, Nazi rejimine boyun eğmemeyi seçerler ve sonradan, cellatlarından hızlı davranmaları için ikisine de siyanür şişeleri verildiğinde, farklı nedenlerle de olsa hiç tereddüt etmezler. Kendilerini Nazi rejimine, Plötzenzee hapishanesinde gardiyanlık yapacak ve idam mahkûmlarının başında nöbet tutacak kadar kaptıranlar bile kötülük değil iyilik yapma becerisine sahiptir: “(Gardiyanlar) çalışmaktan beli bükülmüş kadına kocasının ölümünü haber vermemek konusunda anlaştı. Onun selamlarını getirmeye devam etti.”
Ne var ki diğerleri, iradelerini sadece kaybetmekle kalmamış, bile isteye Nazi rejimine teslim etmiştir. Savcı Pinscher, giyotine götürülen bir mahkûmla karşılaştığında, çok heyecanlanır, ‘yerinde duramayan bir kukla’ gibidir ve adamın cezasının artırılmasını talep eder. “Daha ne istiyorsunuz?” diye sormak zorunda kalır hapishanenin müdürü. “Adamı öldürmekten fazlasını yapamayız ya!”
“Daha ne istiyorsunuz?” Bu soru totaliter rejimlerin bir türlü peşini bırakmayan soru. Öldürme gücünden, diledikleri gibi yok etme gücünden, vatandaşlarının kaderlerini ve geleceklerini ellerinde tutma gücünden daha fazla ne isteyebilirler? Ama elbette daha fazlasını isterler. Hüküm giymiş bir tutuklunun sonsuzluğa kaçabilecek olması fikri ölümden sonra daha fazla sorgulama, daha fazla ceza olamayacağı gerçeğini kabullenmek zorunda olan Pinscher için fazlasıyla katlanılmazdır. Orası güçlerinin bittiği yerdir. İki ayrı karakter, yaşlı bir Yahudi kadın ve yakın zamanda çocuğunu kaybetmiş genç bir Alman kadın bu gerçeği kavradıklarında işkencecilerinden kurtulmak için ölmeyi seçerler. Yalnızlığı, hem ahlaki seçimlerin yapıldığı yer olarak hem de yargılananların hissettiği bir insanlık hali olarak vurgulayışıyla ‘Herkes Tek Başına Ölür’ okuyucuyu yanıtlanması güç soruları cevaplamaya zorluyor. Böyle bir yalnızlığın ve böyle bir toplumun içinde biz olsak ne yapardık? Quangel’ler gibi mi olurduk yoksa sorgu kayıtlarını daktilo edenlere mi benzerdik? Fallada, gündelik hayatın parçası haline gelen korkunun bireyleri, mahalleleri, şehirleri ve hatta bütün bir milleti büyük bir hızla nasıl yozlaştırdığını açık ve net bir dille anlatıyor. 

Kötü dedikodular dolaşıyor
Fallada, başkalarının gözünden kaçan ve çoğu başarısızlıkla sonuçlansa da aslında Naziler tarafından yaratılan şablonları yıkan ufak çaplı eylemler olarak görülebilecek örnekler veriyor. Quangellerinki romanın merkezindeki eylem ama başkaları da var. Postacı Eva Kluge parti üyeliğinden vazgeçiyor ve Yahudi bir çocuğu öldürürken çekilmiş fotoğrafını bardakilere gösterip övündüğü için oğlu Karlemann’la bütün ilişiğini kesiyor. Artık o ana kadar yüzleşmekten kaçındığı gerçeklerden saklanması mümkün değil. Karlemann SS olabilir ve belki “kötü dedikodular dolaşıyor” ama Eva “Karlemann’ın öyle şeyler yapmayacağını biliyor.” Sonunda gerçekler ortaya çıktığında diğerlerinin aksine Eva, çareyi yeniden cehalet perdesinin arkasına sığınmakta bulmuyor.
‘Herkes Tek Başına Ölür’, ölmekte olan bir adamın eseri olsa da hayat dolu. Tek bir karakter bile “tipleme” değil ve hiçbiri bir amaca hizmet uğruna yazılmamış. Saldırgan bir babadan kurtulmak için küfürler savurup bir araya toplanan sokak çocuklarından, hayatını kurtarmaya çalıştığı Yahudi komşusunun gözüne uyku girmezken Plutarchus okuyan yaşlı yargıç Fromm’a kadar herkes ilginç, tam, özgün. Kendi ölümü de mahkûmlarınki gibi yakın olduğundan korkunun ne olduğunu unutan bir rahip ve Gestapo’nun bodrumunda misafir edildiğinde “nasıl göründüğünün ne yaptığının ne gibi övgüler aldığının hiçbir önemi olmadığını, hiçbir şey bilmediğini” öğrenen polis müfettişi Escherich var. “Bir yumrukta ağlaşan, boş laflar geveleyen, titreyen bir zavallıya” dönüşüyor. Karakterler o kadar güçlü ki insan onlara hayat veren bu romanın iki ay gibi kısa bir sürede yazılabildiğine inanamıyor. Ama belki de Fallada yazmak istediklerini, uzun, hem de çok uzun zaman içinde tutmuştur. 

Helen Dunmore:  7 Ocak 2011 tarihli The Guardian’dan kısaltarak çeviren Zeynep Heyzen Ateş

HERKES TEK BAŞINA ÖLÜR
Hans Fallada
Çeviri: Ahmet Arpad
Everest Yayınları
2011, 605 sayfa, 24 TL.