Ustaların son günleri

Ustaların son günleri
Ustaların son günleri
Oates'un Türkçeye çevrilen 'Vahşi Geceler!'i gerçek anlamda farklı ve alışkın olmadığımız türden bir yapıt. Yazar bu kitapta, altı usta ismin yaşama veda öyküsünü 'kurguluyor'. Emily Dickson hikâyesinin özellikle sonuna dikkat etmeli
Haber: MÜGE KARAHAN / Arşivi

Joyce Carol Oates, farklı metinleri dilimize çevrilmiş olmasına rağmen yeterince tanıdığımız, andığımız ve hakkını verdiğimiz bir isim değil. Oates’un Türkçeye çevrilen Vahşi Geceler!‘i gerçek anlamda farklı ve alışkın olmadığımız türden bir yapıt. Yazar bu kitapta, altı usta ismin yaşama veda öyküsünü ‘kurguluyor’. Bu altı isim: Edgar Allan Poe, Emily Dickinson, Mark Twain, Henry James ve Ernest Hemingway. Yazar, bu isimlerin ölüme yakın yaşadıkları günleri, kendi üslubu ve hayal gücüne yaslanarak anlatıyor ki aslında Dickinson’ın hikâyesinin durumu biraz farklı. Onunla ilgili olarak yazılan metinde, Dickinson’ın son günleri değil de ölümünden sonra bir makine olarak varolduğu günlerde başına gelenler bir öyküye dönüşmüş.
Kurgusu itibariyle kitaptaki diğer metinlerden ayrılan Emily Dickinson öyküsü, kitabın en çarpıcı anlatısı. Kitaba ismini verense bu öyküde de adı geçen, Dickinson’ın bir şiiri: Vahşi Geceler. Şairi ölümünün ardından da bir robot olarak yaşatmaya karar veren Oates, bu öyküde tüm yaratıcılığını döktürmüş. Aslında ‘EDickinsonLüksKopya’ adlı öyküdeki kurguya göre bu durum yani robot olma durumu yalnızca ünlü şaire mahsus değil. Oates’un yarattığı bu dünyada insanlar, istedikleri/seçtikleri bir ünlünün, tabii ölmüş olması kaydıyla LüksKopyasına yani ona tıpatıp benzeyen bir tür robota, makineye sahip olabilmektedirler. Böylece tüketimde sınır tanımayan ve sonsuz tatmin aradıkları için asla tatmin olamayan zavallı efendilere dönüşürler. İşte bizim öykümüzün esas karakterleri olan New Yorklu karı kocanın da bir tane ‘LüksKopya’ almaya karar verdikleri anı Carol Oates şöyle anlatır: “Öylesine yalnızdılar ki! Mum ışıkları, cilalı kiraz yüzeyinde belli belirsiz anımsanan düşler gibi parlarken, masanın iki ucundan birbirlerine mahcubiyetle baktılar. ‘Biz de bir LüksKopya alalım,’ dedi biri, sanki aklına ilk kez gelmiş gibi, diğeri hemen yanıtladı: ‘LüksKopyalar çok pahalı ve bir yıl bile dayanamadıklarını sen de işittin.”

Deniz krallığı’nı buldum
‘LüksKopya’ almak hususunda uzlaşan karı koca bu defada kimin yani hangi ünlü kişinin kopyasını edineceklerini tartışırlar. Hayvan beslemenin bile bir sektöre dönüştüğü ve ticarete döküldüğü günümüzün de ötesinde bir zaman ve mekanda, bir tür çıldırmışlık halinde ve vaktinde yaşayan bu karı koca hangi ‘LüksKopya’yla yaşayacakları konusunu ince ince düşünürken okuyucular da meseleyi derinlemesine anlama imkanı bulur: “...Bay ve Bayan Krim için LüksKopyalar’ı üç boyutlu görmek heyecan vericiydi. Kadın Freud’u, kocası Bebe Ruth, Teddy Roosevelt ve Van Gogh’u tanıdı. Bu kopyaların ‘canlı gibi’ oldukları söylenemezdi, çünkü boyları 1,5 metreden uzun değildi, vücut hatları orantılı bir biçimde küçültülmüş ve basitleştirilmişti, hiçbir kopyanın uzuvlarının ‘organik’ parçaların büyüklüğünde olamayacağı ya da gönüllü bir bağışçıdan bile gelse, hiçbir kopyanın gerçek organlara sahip olamayacağı şeklindeki federal yasalarla uyum içindeydi camdan yapılmış gözleri. (...) Apaydınlık mağazanın içinde her köşede çiftler alçak sesle, telaşlı telaşı konuşuyorlardı. Video ekranlarında animasyon LüksKopya filmleri izlenebiliyor, kalın katalogların sayfaları karıştırılabiliyordu.”
Alıntıdan da anlaşıldığı üzere öykünün fikri oldukça ilginçtir ancak öyküdeki yaratıcılık ve sıra dışılık kadar bu kitabın fikri de genel olarak ilginçtir. Oates, edebiyat dünyasının bu altı ustasının son günlerini hikâyeleştirirken onların metinlerinden de faydalanmıştır. Tam da bu nedenle Edgar Allan Poe ve Emily Dickinson üzerine yazılmış anlatılar dizelerle yoğrulmuştur. Kitabın sonundaki notlara bakılırsa her bir hikâyede ustaların kendi yapıtlarından alıntılar bulunur, eser adlarına gönderme yapılır. ‘Poe’nun Ardından ya da Deniz Feneri’ adlı ilk hikâye, “Poe’nun Baltimore’da ölmesinin ardından bulunan tek sayfalık el yazmasından esinlenilerek” yazılmış. Oates’un kurduğu hikâyede Poe’nun Vina De Mar’ın efsanevi deniz fenerinde günlüğüne yazdığı satırları okuruz. İlk gün ve ilk sayfa; “Ah Uyanış!” haykırışıyla başlar. İkinci günse şaire ilham gelmeye başlar ve biz de Oates’un kaleminin çekişleriyle Poe’nun mısralarına uzanırız. 8 Ekim 1849 tarihinde Poe, günlüğünü şu satırlarla noktalar: “Yalnız olmak bir ayrıcalık, böyle tek başına olduğum bir yerde yalnızca okyanusa & onun huzursuz düşünceler gibi titreyen, dalgalanan sınırsızlığına bakarak saatler geçirdim; işte burada çok uzun zamandır aradığım gerçek deniz krallığı’nı buldum.” Kitaptaki dipnota göre bu sözler ki zaten deniz krallığı lafı doğrudan bir çağrışım yapar-, şairin adıyla özdeşleşmiş ‘Annabel Lee’ adlı şiirinden bir esintidir.
Emily Dickinson’ı bir tür makine olarak gördüğümüz hikâyedeyse Dickinson’ın başkalarına ait bir robot olarak yaşadığı/kaldığı evde yazdığı dizeleri, dörtlükleri okuruz zaman zaman: “Çiçeğimde gizliyorum kendimi./ Vazonda soldukça, /Benim yerime hissediyorsun, kuşku duymadan/ Neredeyse bir kimsesizliği.” Okuru bunun gibi dörtlüklerin yanı sıra bu metne bağlayansa Emily’nin sarf ettiği cümlelerdir. Örneğin, Emily’i bir robot olarak satın alan kadının yani Bayan Krim’in kendi şiirlerini ünlü şaire gösterip ona akıl danışması ve şiirlerinin belirsiz olup olmadığını sorması üzerine Emily, Bayan Krim’e şu çarpıcı cümleyle yanıt verir: “Sevgili Hanımım ‘belirsizlik’ gözdedir, şiirde değil.” Ancak kadın, aslında cevabı olmayan kendi ‘belirsiz’ sorusuna ‘net’ bir yanıt aradığı ve eve aldığı bu robotun ona güzel şeyler söylemesini -en azından bir işe yaramasını- beklediği için biraz sinirlenir ve şaire duyduğu ‘hayranlığı’ bir yana bırakarak ona çıkışır: “Emily, keşke bilmece gibi konuşmasan. Biliyorsun Harold bunu sinir bozucu buluyor. Ben de buluyorum. Lütfen bana şunu söyle: Şiirlerim iyi mi?”
Emily Dickinson hikâyesinin sonu hazindir; eve alınan ve artık herhangi bir işe yaramayan bir eşya gibi hatta daha da ötesi efendisine itaat etmeyen bir köle/esir gibi cezalandırılır -bir robot olması nedeniyle ilginç bir ifade olsa da tecavüze uğrar-, parçalanır çünkü bir hukukçu olarak yasaları iyi bilen Bay Krim’in buna “hakkı” vardır. Üstelik eve gelen bu robot kadın, karısının ilgisini ve beğenisini gereğinden fazla çekerek Bay Krim’in yalnızlaşmasına, hatta evdeki hakimiyetini kaybetmesine, silikleşmesine neden olmaktadır. Bu nedenle de Bay Krim, kırıp dökmek, parçalamak, saldırmak suretiyle “erkekliğini” göstermeye kalkacaktır ve işte bir gece ansızın vahşileşir.
Vahşi Geceler!’deki anlatıları okurken insan bizdeki ustaların son günlerini düşünür; acaba onların hikâyeleri nasıl yazılırdı ve bunu kim yazardı?

VAHŞİ GECELER
Joyce Carol Oates
Çeviren: Zeynep Kanburoğlu
Everest Yayınları
2009
220 sayfa, 14 TL.


Oates kitaplığı
Amerikan Damak Zevki, çev.: Alev Bulut, Can, 1994
Bir Gün Beraber Gideriz, çev.: Alev Bulut, İş Bankası Kültür, 2004
Birine mi Benzettiniz?, çev.: Alev Bulut, Everest, 2006
Can Ateşi, çev.: Elif Öztarhan, Siren, 2008
Dövmeli Kız, çev.: Dilek Şendil, Can, 2005
Kalp Koleksiyoncusu, çev.: Alev Bulut, Can, 2001
Kara Su, çev.: Nihal Yeğinobalı, Can, 1997
Lanetliler, çev.: Alev Bulut, İş Bankası Kültür, 2003
Marya, çev.: Güray Tekçe, Can, 2003
Şelale, çev.: Dost Körpe, Everest, 2006