Uykusuzdum, çünkü kitap iyiydi

Uykusuzdum, çünkü kitap iyiydi
Uykusuzdum, çünkü kitap iyiydi

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Şimdi ortalıkta bülbüller gibi şakıyan, gazetelere manşet olan, yüzlerce insanın canını yakan derin devlet adamlarının anlattıklarını hatırlayın, işte hepsi var Derviş Şentekin'in 'Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi' kitabında
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

“Namlunun ucundan, filmlerdeki gibi bir ateş çıktı mı bilmiyorum. ... Üç el silah sesi daha duydum. Kafama sıkmış olmalıydı. Hiçbir şey hissetmedim. Sıcaktı... Çok sıcak...” Böyle başlayınca kitap , merakınızı yenmek zor. Hele de polisiye seviyorsanız, süper kahramanlar yerine antikahramanları ya da o bilmiş bilmiş kitabi lafları bir kenara bırakalım, ‘bildiğimiz insan’ olanları seviyorsanız ve tabii ki hele de kitabı -ayıptır söylemesi- yıllardır birlikte çalıştığınız arkadaşınız yazdıysa... En sonuncusu insanı biraz da geriyor: Ya kötü yazdıysa, nasıl söyleyeceğim, Allahım yardım et! En gerilimli kısım ise bambaşka: Arkadaşının kitabını yazarken, körler sağırlar birbirini ağırlar dedirtmemek! Katran kazanına atılacak olsak da, Derviş Şentekin’in ilk kitabı ‘Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi’yi önümüzü ilikleyip biraz da kıskanarak takdim ediyoruz. 

Aksiyon yok, her şey sakin
“Zedelenmiş hafif bir kelimeydi. Ne zedelenmesi, benim ruhum önce bir balyozla ezilip sonra da rendelenmişti,” diyor başkahramanımız. Oh çok iyi, demek ki kitap atlayıp zıplamayacak, vurup kırmayacak, aksiyondan tıknefes olmayacağız. Şükürler olsun! O yüzden adını söylemeyip okurla tanışma nezaketine bile girişmeyen adamın hayatına paldır küldür girmekten hiç rahatsızlık duymuyoruz. Ne de olsa o da öylece sızıverdi bizim hayatımıza, ayrıca hikâyesini çok güzel anlatıyor. Takipte zorlanmıyoruz. Peşine takılınca zaman zaman yalnızlıktan sesi borazan gibi çıkan, zaman zaman çay bardağıyla konuşan başkahramanı nedensizce sevmeye başlıyorsunuz. Belli ki karşımızda kalender ve feleğin sillesini yemiş bir adam var. Yok yok, endişeye mahal yok. Çünkü başkahramanımız yediği silleleri ağlaya zırlaya, içimizi dağlaya dağlaya anlatmıyor. Kabullenmiş o. İki sene önce yaşadığı boşanmayı, İstihbarat’tan kovulmasını (pardon Konya Şeker Fabrikası’ndan emekli edilmesini), güvendiği insanlardan yediği kazıkları, eski bir satranç şampiyonu olarak gazetelerin verdiği satranç oyunlarını tek başına oynamayı da kabullenmiş. Emekli maaşıyla zar zor geçinmeyi de (Ayın dördüncü günü parasının kalmadığını okuyucunca insan nasıl kendinle özleştirmez ki!). Mutlu değil ama idare ediyor işte, hepimiz gibi. Hırsları, hedefleri gibi fani şeylerle işi yok. Ama sıkıcı bir adam da değil. Hatta derinden ve insanı gülümseten bir mizah anlayışı var. Özellikle de soğuk bir kış gününde ısınmak için sığındığı ve tek arkadaşı olan 41 isimli barın sahibi Cengiz’le konuşmaları, daha doğrusu atışmaları, erkeklerin de naif olabileceğini gösteriyor! Bu naifliğin yazarın kendinden geçtiğini düşünmeyecek kadar da şuursuz değiliz elbette! Ha sanmayın ki, çok terbiyeli ikisi de (Ayıpçılar)! Yeri geldiğinde küfrü de basıp okuyucunun naiflik içinde kaybolmasını engelledikleri gibi, gel bakalım hayatta bu işler tam da böyle oluyor, burada kitap yazmıyoruz, gerçek hayattan iki kişiyi anlatıyoruzu hatırlatıyorlar.
Tam da o yüzden bazı kitapları okurken bazen ruh felci geçirip darlanarak ‘yav bu da böyle denmez ki be kardeşim, bu ne edebiyat paralamaktır’ lafını sana bir güzel yediriyorlar. Ve yine tam da bu yüzden, onlara ve anlattıkları her şeye inanıyorsunuz ve daha fazlasını istiyorsunuz. Neyse ki yazar da sizi yardımcı olmaya niyetli. Polisiye kurgusunu ve anlatısını öylesine sade ve akıcı bir şekilde kotarıyor ki, sakin bir heyecanla okumaya devam ediyorsunuz. 

‘Alayına isyan’ edeceksiniz
O yüzden Cengiz’in barına genç bir kadının girip, isimsiz kahramanımızın tepesine ‘kara bir kurt’ gibi dikilip “Babamı bulmanızı istiyorum” dediği zaman, oha kardeşim bu da ne olmuyorsunuz. Çünkü daha önce okuduğunuz bölümlerden biliyorsunuz ki, kahramanımız zamanında sıkı, işinin hakkını veren bir istihbaratçıymış. O yüzden de serde bir ‘merak’ var. Bir de beş parasız olma hali. Biraz merakına, biraz parasızlığa, biraz da ‘kaybedilmiş’ hayatını değiştirme isteğine ve tabii ki biraz da kadının güzelliğine yenilip ilk adımı attığında, aslında olayların seyri de değişmeye başlıyor. Sakın aldanıp klasik olarak kadınla adam birbirlerine âşık oluyorlar değil mi, diye bilmişlik etmeyin. Amerikan tarzı polisiye izlemiyoruz burada! Türkiye tarzı tam göbekte. Evet hafiften bir aşka meyletme var ama başka türlü bir şey.
Kahramanımız, genç ve güzel kadının babası müteahhit Ahmet Çınar’a ne olduğunu araştırmaya başlayınca, on yıllık istihbaratçıyı bile şaşırtan bir durumla karşılaşıyor. “Sanki Ahmet Çınar diye biri hiç var olmamış.” İşte o zaman nereye vardığımızı anlıyoruz. 90’ların mideden konuşulan ama artık her şeyiyle ayan beyan ortada olduğu karanlık bir döneminin ilk emareleri, okuyucuyu maalesef çok iyi bildiği bir karanlığın içine sürüklüyor: Derin devlet. Kimlik değiştirmelerden Doğu’da ve Güneydoğu’da yapılan “Açıklarsam Türkiye yerinden oynar” (kendi yerinizden oynamamak için sustunuz) operasyonlara, devlet gözünde (nasıl bir gözse) ‘potansiyel suçlular’ın sorgusuz sualsiz öldürülmesine ya da kaybedilmesine, bütün memleket sathının korku imparatorluğuna çevrilmesine (hâlâ korkmuyor musunuz?), vatandaşını korumakla görevli devletin tetikçileriyle işlediği cinayetlere (her şey vatan için) kadar varıyor iş. Şimdi ortalıkta bülbüller gibi şakıyan, şakıdıkları için gazetelere manşet olan, yüzlerce insanın canını yakan eski derin devlet adamlarının anlattıklarını hatırlayın, işte hepsi burada var. Pislikler bir bir ortaya dökülürken, yazarın dediği gibi “alayına isyan” edesiniz geliyor.
Acaba karısının “Üç kuruş kazanmak için çocuklarının yüzünü bile görmeden çalıştı çabaladı yıllarca” diye anlattığı, Aslı Çınar’ın iyi baba portresi çizdiği kaç Ahmet Çınar, kaç kişinin kanına girdi? Kaç kişiyi “Babamın bir mezarı var en azından” diye sevinecek hale getirdi? Kaç kurşunu kaç bedene sıktı? Kaç hayatı sildi, kaç hayatı işkenceden geçirdi? Kaç yalan hayat yaşattı ve yaşadı? İnsanın içini dağlayan ne kadar soru varsa, hepsi buyurup geliyor ve beynimizin ortasına dikiliyor. Ve bu noktadan sonra aslında kimin katil, kimin maktul, kimin kurban olduğu değil de, bütün bunların nasıl ve neden olduğuyla baş başa kalıyorsunuz. Lokma büyük ve tadı zehir. Kolaysa yutun! Kolaysa unutun! Kolaysa okumayın!
Okuduk ve çıkmış kısmın özetini istiyorsanız, tek cümlede toplarız hepsini. Kahramanın ayrı yaşadığı sevimli kızını gördüğünde söylediği iki kelimelik cümle, kitabı okuduktan sonraki fikrimizle tıpatıp aynı:
“İçim uçuştu!” Tabii ki iyi bir kitap okumaktan!

BEŞ PARASIZDIM VE KADIN ÇOK GÜZELDİ
Derviş Şentekin
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 288 sayfa, 15 TL.