Uzun ve zor bir yolculuk

Oğuzhan Müftüoğlu, 68'i bir 68'li olarak yaşamışken, 74'ten sonrasını da bir 74'lü gibi yaşamış biri. Pek çok 68'li, 1974'ten sonrasını içeriden yaşamadı ve Cumhuriyet tarihinin o en acımasız saldırısıyla somut biçimde çarpışmadı
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Hayat mı bizi kuşaklara bölüyor ve bazı dönemleri yaşamak zorunda bırakıyor, yoksa biz mi kuşağımızı hayata dayatıyoruz? Sanırım her ikisi de yaşanıyor tarihte ve bazen hayat kazanıyor, bazen biz. Yenilgiler içinde kazanmak da varsa, belki kırk yıldır yaşadıklarımız anlatır onları. Bu ülkenin siyasal tarihi, kuşakları ile ülkenin siyasal gerçekliği arasındaki çatışmanın da tarihi olarak yazılmalı. Cumhuriyet tarihinin 1940’lı ve 1950’li yıllarında ülkenin siyasal gerçekliğiyle insanlar arasındaki çatışma öne çıkarken, 1960’lar ve 1970’ler, yetişen iki büyük kuşağın doğrudan siyasal iktidarın terörüyle karşı karşıya kaldığı ve iki kez yenilip iki yenilgisinden büyük bir geçmiş çıkardığı dönemleri anlatır.
Türkiye ’de sosyalizm asıl olarak 1960’larda karanlık mağarasından sokaklara çıkmaya, bitmeyen yolculuğuna başlamıştı. ‘Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı’nın da adı olarak seçilmiş ‘Bitmeyen Yolculuk’. TİP’in o güne dek bilinenlerden apayrı bir gelecek tasarımıyla ortaya çıkışı ve Meclis’teki benzersiz muhalefeti, sosyalist hareketin daha sonra bir benzerini pek bulamadığı toplumsal karşılıklar yaratmıştı. Neden sonra 1990’ların ertesinde, en çok da ÖDP ile yapılmaya çalışılan da aslında eski TİP’in hayata, sıradan insanlara, emekçilere düşen izdüşümünü bulmaktı.
Türkiye’de sosyalist hareketin özellikle 1960’lardan sonraki tarihine ilişkin değerlendirmelerin epeyce öznel olduğu söylenebilir. Öte yandan tarih, hiç kuşku yok ki her zaman özneldir; dahası, öznelliğinin niteliğine göre değer kazanır. Benim içinde yer aldığım yakada, sosyalist hareketin tarihi yakın zamanlara dek, THKP-C, THKO ve devrimci solun o yakasındaki hareketleri önemsizleştirerek konuşulmuş, yazılmıştır. Silahlı mücadelenin sonunda sosyalizme geçişin Türkiye’nin gerçekliğine uygun olup olmaması değil asıl sorun. Olmadığı doğrusunu çıkış noktası alabilirsiniz elbette, ama devrimci gençlik hareketini içine alan dalganın tepesinde yapılan seçimlerin büyük savrulmalar içerebileceği de unutulmadan. 1968-1971 döneminde yapılmış seçimlerde volontarizmin etkisi kuşkusuz büyüktü. THKP-C’nin silahlı mücadeleyi de içine alan kimliğinin belirgin özelliği devrimcilikti. Gelgelelim, değil mi ki Sovyet sosyalizmi modeline uygun bir proletarya iktidarını amaçlamıştır, reformcu bir parti olarak nitelenmiş TİP’in de –özellikle 1975’ten sonra– özünde devrimci olduğu söylenebilir.
Öyle ya da böyle, sosyalist hareketin geçmişini değerlendirmekte bugüne dek tam bir açıklık gösterilebilmiş değil. Bunun nedeninin özeleştiriden kaçınma olduğunu sanmıyorum; geçmişte de bulunmaz o nedenler. Asıl sorun, sosyalist hareketin, birbirinden ayrı bütün uçlarıyla, bugün yaşadığı çaresizlik ve yakın gelecek tasarımının olmaması. Bu da özeleştiriyi ve onun öznelerini belirsizleştirip anlamsızlaştırıyor.
Oğuzhan Müftüoğlu, ‘Bitmeyen Yolculuk’ta, tarihsel bir değerlendirme yapmıyor. Amacı bu olmamış. Kendi çocukluğundan başlayarak, ama asıl olarak devrimci gençlik hareketine katıldığı günlerden bugüne, hayat hikâyesini anlatıyor. Bu denli yoğun ve her adımı yorumlanmayı gerektirebilecek bir hayatı aktarırken, Oğuzhan Müftüoğlu’nun hem son kertede özen gösterdiği, hem de olabildiğince nesnel olmaya çalıştığı görülüyor. Anlatılan iki dönemin içinden çıkmış devrimci, sol hareketlerin, ötekiler karşısında kendi kimliklerini korumak için gösterdiği keskin çizgileri ve Devrimci Yol’un 1974 sonrasındaki en etkin siyasal hareket olduğu da düşünülünce, Oğuzhan Müftüoğlu’nun serinkanlı hayat hikâyesinin değeri de artıyor.
‘Bitmeyen Yolculuk’, siyasal ve ideolojik değerlendirmelerle iç içe gelişen bir hayat hikâyesi olsaydı, belki daha çok ilgi çekerdi. Ne ki, o zaman da Oğuzhan Müftüoğlu’nun kendi hayat hikâyesinin gerçekliğine idelojik bir müdahalede bulunduğu, böylece kendisini anlatırken bizi dışlaştırdığı düşünülebilirdi. Sonunda, sosyalist hareketin tarihinin, bütün bileşenlerince paylaşılabilir olması gerekmez mi? Tarih, öznellikle değişen bir gerçeklikse, sosyalist sol içinde bazen nüanslarla, bazen temelden ayrılan değerlendirmeler yapılacak, yargılar verilecektir. Gelgelelim, ‘Bitmeyen Yolculuk’ öznelliği en aza indirmiş bir tarih olarak okunabilir. Asıl eksiklik, Türkiye’nin siyasal tarihinin en önemli üç döneminin, onun sol içindeki aktörlerince yeterince yazılmamış oluşu. Doğrusu, okuduklarım arasında, Bitmeyen Yolculuk bana en yakın gelenlerden oldu.
Sosyalist ve devrimci solun tarihinde yaşanmış bazı önemli dönüm noktalarının hâlâ yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Verilmiş yargılar değil de, yaklaşım biçimi bakımından. Sözgelimi sosyalist solun Kemalizmle ilişkisi ve 12 Mart’ın hemen öncesindeki darbeci kimliği, bugün kimilerine göre, üstünde artık tartışmaya bile değmeyecek kertede lekelidir. Öyle mi gerçekten? Farklı biçimde tartıılması gerekir. Te yandan, 12 Mart darbesi Kemalizmle sol arasındaki ilişkiyi de öyle anlamsızlaştırmıştı ki, 1974’ten sonra gelen yeni kuşağın (bizim kuşağımıza “78 Kuşağı” yerine “74 Kuşağı” denmesini daha doğru buluyorum) dünyasında Kemalizmin herhangi bir izi olmamıştır. Darbeciliği içselleştirmiş bir grup Bonapartistin dışında, sosyalizm mücadelesinin daha önce yığınsal biçimde yaşanmadığı koşullarda, darbecilik de “Neden olmasın!” yanlışından çıkmış bir safdillikti. Sözgelimi TİP bunun bütün bütüne dışındaydı, ama THKP-C ya da THKO gibi radikal devrimci örgütlerin kimliğini de anlatmaz darbecilik.
Oğuzhan Müftüoğlu’nun en önemli özelliklerinden biri, 68’i bir 68’li olarak yaşamışken, 74’ten sonrasını da bir 74’lü gibi yaşamış olması. Çünkü pek çok 68’li, 1974’ten sonrasını içeriden yaşamadı ve Cumhuriyet tarihinin o en acımasız saldırısıyla somut biçimde çarpışmadı. Bunun, 74 Kuşağı’nın 68’i yaşayamamış olmasından daha önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu yargıyı verirken, tuhaf bir noktada durduğumu da hissediyorum. Bu ülkede yaşanmış en karşılıksız özverilerin, anlatılması olanaksız anıların yaşanmaması nasıl bir eksiklik sayılabilir? Bunu da bugün de kendisini Marksizm düşüncesini ve sosyalizm ideallerini yenileyerek yaşamayı sürdürenlere sormak gerekir. Oğuzhan Müftüoğlu da, 12 Mart hapishanelerinde bir grup arkadaşının gösterdiği pişmanlıktan, “Bizim yenilgimizi büyük bir trajediye dönüştüren de asıl buydu,” diye, acıyla söz ediyor. Sosyalist solun ister silahlı, ister parlamenter mücadeleyi seçmiş kesimlerinden gelsin, sonunda iki büyük trajik yenilgi yaşandı. İlkinden sonra hiç ara vermeden bıraktığı yerden yola devam edenlerin bildiği neydi acaba? Bunların, bugünün gözlükleriyle anlaşılması gerçekten olanaksız.
Oğuzhan Müftüoğlu, bu arada Devrimci Yol’un kurucuları ve yöneticileri arasındaki ilk ad olarak, 12 Eylül’e gidişte yaptıkları yanlışlara da değiniyor. Devrimci Yol, 1974-1980 arasındeki sert dönemin en yığınsal hareketiydi ve büyük bir hızla yığınsallaşmıştı. Yayımladığı gazetenin tirajını 120 bine ulaştıran bir hareketten söz ediyoruz, bugün dile kolay. Hem en genç yöneticiler tarafından yönetilen, hem de en yığınsal hareket olmak, kaçınılmaz yanlışları getirecekti elbette. Oğuzhan Müftüoğlu, “Belli bir döneme kadar mücadelenin ihtiyaçlarına ciddi bir karşılık veren bu yarı amatör örgüt formu, belli bir dönemden sonra kendisini aşarak daha üst bir örgütsel yapıya ulaşamadı. Bunu başaramadık. Bunu güçlü örgütsel geleneği omayan bir hareket olmamıza da bağlıyorum,” diyor. Devrimci Yol’un sonunda bir halk hareketine dönüşen, kendiliğinden bir hareket olduğunu da belirtiyor Oğuzhan Müftüoğlu.
Bunlar, ‘Bitmeyen Yolculuk’ta yapılmış özeleştirilerden bazıları. Gelgelelim bu eleştiriler, dışarıdan bakarak, bana kalırsa tam tersine, Devrimci Yol’un olumlu değerleriydi. Hem siyasal olup hem kendiliğinden gelişen, otoriter bir merkeziyetçi yapı yerine, ademi merkeziyetçiliğe bağlı bir hareket olması; siyasal iktidar amacından önce antifaşist, yani demokratik –ve devrimci– mücadeleyi asıl amacı olarak görmesi; bu özellikleri taşırken bu arada kendiliğindenlikten beslenerek ülkenin siyasal tarihinin gördüğü en yığınsal sol harekete dönüşmesi, Devrimci Yol’un sosyalist hareketin bugünkü mücadele ve örgütlenme biçimine, geleneksel anlayışların yerine geçecek bir ışık tuttuğunu niçin göstermesin. Bugüne dek yapılmadı, ama bir de bu açıdan tartışılmalı.


Bitmeyen Yolculuk
Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı
Söyleşi: Adnan Bostancıoğlu
Ayrıntı Yayınları, 2011, 328 sayfa, 20 TL