Valentino'nun macerası

Valentino'nun macerası
Valentino'nun macerası
'Ne Nedir?', bugün otuz yaşında olan Sudanlı Valentino Achak Deng'in bir kasabada başlayıp Etiyopya, Kenya ve ABD'ye uzanan inanılmaz maceralarını anlatıyor. Ancak bunu yaparken, bazı hayati soruları sormamayı tercih ediyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Dave Eggers’ın kitaplaşmış ilk metni Müthiş Dâhiden Hazin Bir Eser 2000 yılında yayımlandığında çok heyecanlanmış ve “Şu genç dâhi kimmiş, bir bakalım” demiştik: Bu bir özyaşam öyküsüydü, 30 yaşında bir yazarın gençlik öyküsü. Önce babalarını sonra da annelerini (kanserden) kaybeden dört kardeşin hikâyesinin akla Dickens’ı getiren tuhaf bir coşkusu, grotesk karakterleri, müthiş bir enerjisi vardı. Eggers’ın (William Blake gibi) bir ‘ kitap -yapıcısı’ olduğunu da o günlerde öğrenip bundan hoşlanmıştık -McSweeney’s yayınevinin dergileri ve kitaplarının rengârenk tasarımları, illüstrasyonları, başta teknik ayrıntıların olduğu sayfadan itibaren her taraflarına sızan yıkıcı mizahı ayrıca etkileyiciydi. Türkçeye henüz çevrilmeyen How We Are Hungry’deki öyküleri, Eggers’ın Dickensvari mizahi yeteneğinin boyutlarını gösteriyor, sadece ‘özyaşam’ değil, tuhaf ülkesinin her tür tuhaf köşesinde hayal ettiği alanlarda da, acı verici olanla göz yaşartıcı ölçüde komik olanı birleştirme gücüne işaret ediyordu. You Shall Know Our Velocity ise belki de yaptığı en iyi işti, eline bir miktar para geçen genç bir adamın yanına bir ahbabını alıp bunu dünyanın dört bir yanında, kafalarına göre insanlara dağıtmasını anlatıyordu. “Tamam” demiştik, “adam dâhi.”

Gece gündüz demeden...
Ancak Ne Nedir’i okuyunca insan bunu bir daha düşünme ihtiyacı duyuyor. Eggers’ı heyecan verici bir yazar yapan özellikleri (bitmeyen anlatma enerjisi, sürekli ve abartılı ironisi) burada biçim değiştiriyor ve ilki gibi bir ‘özyaşam öyküsünü’ anlatan kitapta Valentino Achak Deng adlı Sudanlı bir çocuğun sesi olmaya çalışıyor. Deng, 1980 doğumlu -Eggers’tan on yaş küçük, kendi öyküsünü anlatmak içinse yeterince büyük. Sudan’ın güneyindeki Bahr el Ghazal bölgesinde, Dinkaların yaşadığı Marial Bai’de doğmuş. Ülkede iç savaş çıkınca Arap savaşçıların baskınları sonucunda köyleri yakılıp yıkılıyor, Deng de ailesinden ayrılarak bir grup arkadaşıyla birlikte yollara düşüyor; gece gündüz demeden Etiyopya’ya kadar süren ve mucizevi biçimde sağsalim tamamladığı (çoğu arkadaşı ya ölüyor ya da sakat kalıyor) büyük yürüyüş onları bir kampa getiriyor. Buradan da bir başka kampa gidiyorlar, Kenya’nın kuzeybatısındaki Kakuma kasabasındaki bu yeni kampta da hayat hiç kolay değil. Bu arada yıllar geçiyor ve Irak’ın Kuveyt’e, ABD ’nin de Irak’a saldırıları ve Körfez Savaşı’yla bölgedeki güç dengesi değişiyor. Sudan Kurtuluş Ordusu’nun Arapları destekleyip Afrikalılara soykırım yaptığı gerekçesiyle savaş ilan ettiği devlet güçleriyle mücadelesi aynı zamanda Müslüman-Arap Kuzey Sudan’la Arap olmayan Afrikalı Güney Sudan’ın da mücadelesi. Deng’in çocukluğu bu çatışmaların ortasında geçiyor; Sudan Kurtuluş Ordusu’nun militanlarını ve işleyiş biçimlerini ve ‘örgüt disiplinlerini’ de, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey, tespit etmemek mümkün değil. Rahat rahat onu da söyleriz. ‘Böyle bir şey yapamazsın, buna hakkın yok’ deriz” sözleriyle savunduğu Arap güçlerinin yaptıkları kıyımları da seyrediyor ve pek çok defa ölümle burun buruna geliyor.
Ama Deng hayatta kalıyor. Müslümanlar soykırım yapmadığı için değil, şanslı olduğu için. Birleşmiş Milletler görevlileri isyancılara katılmayan bu tatlı, uslu çocuğu seviyorlar. Sonra, 2000’lerin başında bir gün Kenya’daki kampta “Çocuklar Amerika’ya götürülecekmiş” diye bir laf dolaşmaya başlıyor, listeler asılıyor, asılan listelerde isimleri olanlar zar zor hayatta kaldıkları kamptan uçaklara binip New York’a, Atlanta’ya, Washington’a gidiyorlar. Bir grup çocukla birlikte, ortalıkta uçuşan kurşunlar, patlayan bombalar, aç aslanlar ve yılanlar arasında yaptıkları yolculukların sonunda ayakta kalan Deng’in olağanüstü macerasının bu noktasında (11 Eylül 2001) gidecekleri yeni dünyanın hayallerini kuran çocuklar uçaktaki telsiz konuşmalarını duyuyor -”ABD hava sahasına bütün girişler durduruldu, geri dönün”- kaçtıkları Sudan savaşının dünyanın ne ilk ne de son savaşı olduğunu anlıyor ve ABD’nin ‘bizden olmayanlarla’ yeni savaşında başlarına ne geleceğini düşünüyorlar.

Kendi öyküsünü anlatamayan biri
Ne Nedir’in anlatıcısı Deng, öyküsünü çeşitli karakterlere anlatıyor. İlk başta, yardım edeceğini düşünerek kapıyı açtığı bir kadınla partneri (ona ‘Afrika’ diye hitap ediyorlar) tarafından tutsak edilirken, öyküsünü onlara yöneltiyor. Sonra, kendi evindeki mahkûmiyeti sürerken, başına diktikleri Michael isimli ufak bir çocukla konuşarak anlatısını ilerletiyor. Nihayet evi işgalcilerden kurtulduğunda, hastaneye gidip tedavi olmayı istiyor ama yavaş yavaş anlıyor ki sosyal hizmetleri korkunç durumda olan Amerika’nın durumu (varlıklı olmayan biri için) Sudan’dakinden çok da farklı değil. Bir grup çocuk olarak, bir dayanışma içinde, gece gündüz yollarda, kamplarda birbirlerine destek çıkabilirken, bu ıssız yeni dünyada saati beş dolara çalışıyor, polis tarafından gözardı edilip sağlık hizmet- lerinden layığıyla faydalanamıyorlar.
Ne Nedir’in anlatımında da gözardı edilen önemli konular var. Ne de olsa Afrika’nın sesi, her zaman bir merak kaynağıdır ve kaçınılmaz olarak politik bir mevzudur: Joseph Conrad’dan Frantz Fanon’a bu ‘ses’in kuruluşu üzerine yazılan romanlar ve yapılan tartışmalardan uzun uzun bahsetmeyelim. Yalnızca şu hayati noktayı hatırlayalım: Afrika’nın ‘Batılı gözler’ ve ‘Batılı sözcükler’ altında anlatımı, son yüzyılda pek çok sosyal disiplinin sorunsallaştırdığı, ‘öteki’yle ilişki görüngübilimin temelinde yer alan en önemli temaların başında geliyor. Dave Eggers’ın kapak sayfasına ‘özyaşam öyküsü’ yazıp altına da metnin sınıflandırmasını ‘roman’ olarak işaretlemesi, Deng’in “kendi öyküsünü anlatamayacak biri” olduğunun vurgulanması, Deng’in öyküsünün ancak bir Amerikalı romancının kurduğu çerçeve içinde metinselleşebileceğinin kabulü, Ne Nedir’in hiç üzerinde durmadığı ve sorunsallaştırmadan geçtiği meseleden yalnızca bazıları. Eggers ‘ben’ diyerek anlattığı hayatı metinselleştirirken ‘ben dışına’ çıkmaya çalışıyor (ironi ve abartma tekniklerine çok az başvurmuş, zaten anlatılan hayatın kendisi daha fazla abartılamayacak olaylarla ve ironilerle dolu) ama belli ki bunu (basit bir) ‘gerçekçi temsil’ endişesiyle yapıyor. Deng iyi İngilizce konuşabilse hayatını böyle anlatırdı, Eggers’ın ima ettiği, böyle bir şey. “1997’de Leydi Diana öldüğünde o da şaşkına dönmüştü, o da keyif anlarında Fanta içerdi, dünya-tarihi’ni o da bizimle birlikte yaşadı ve tek istediği normal bir hayattı, vs...” Peki çocukluğun dilinin evrensel olduğuna yönelik inançta küstahça bir yan yok mu? Gözü dönmüş Arap katillerden kaçıp Birleşmiş Milletler’e, İncil’e, ‘uluslararası topluma’ sığınma öyküsünün politikası nasıl bir politika? Keşke Dave Eggers, Ne Nedir’i bir rapor olarak, kardeşinin yıllarca çalıştığı muhafazakâr-liberal Manhattan Institute for Policy Research’e gönderseydi (uluslararası kriz yönetimi konusunda benzersiz bir vaka örneği). Ne Nedir’i okuduktan sonra insan Valentino ile tanışmak ve onun sesini duymak istiyor. Ne Nedir isimli kitap olmasa onu hiç tanımayacaktık, doğru. Ama şimdi, onu artık tanırken, Ne Nedir isimli kitap olmadan onu yeniden tanımak istiyoruz. Fakat onu Ne Nedir’deki halinden farklı tanımamız da artık mümkün değil. Fanon, tarih yapan, kendi zaman ve mekân anlatısını Avrupa-dışı coğrafyalarda ‘hegemon’ kılmaya çalışan Avrupa’dan bahsetmişti. Eggers’ın projesi, ‘Afrika’nın temsili ve sesi konusunda atılmış donuk ve muhafazakâr, ‘hazin’ bir adım. 

Kakuma mülteci kampını hatırlamak
Garip, farkındayım ama Kakuma’ya dönmek istediğimi düşünüyorum. Kakuma’da yağmur yağmazdı; yılın dokuz ayı rüzgâr eserdi ve Sudan ile başka yerlerden gelme seksen bin mülteci günde tek öğün yemekle idare ederdi. Ama işte, kadın odamda, adam da belde silah başımdayken; plastik ve kum torbalarından yapılma çadırımda, sadece tek pantolonum varken yaşadığım Kakuma’da olmak istiyorum. Kakuma mülteci kampında bu türden kötülükler yoktu; geri dönmek istiyorum. Hatta Kakuma’dan önce kaldığım Etiyopya’daki Pinyudo kampı bile olur; orada günde bir veya iki öğün yemek dışında hiçbir şey yoktu ama ufak çaplı hoşluklar vardı. O zamanlar daha çocuktum ve evimden binlerce kilometre uzakta, kötü beslenmiş bir mülteci olduğumu unutabiliyordum. Neyse, eğer Afrika’dan ayrılmak isteme cüretinin veya Amerika’da üniversite okuma ya da ekonomik özgürlük düşleri kurmanın cezası buysa aklım başıma geldi ve özür diliyorum. Ne demeye gülümsemiştim ki kadına? Gülümsemek bende refleks ve
kurtulmam gereken bir alışkanlık aslında. Misilleme daveti çıkarıyor. Geldiğimden beri o kadar çok boynum büküldü ki birilerinin bana, “Git buralardan,” türünde bir mesaj iletmek için çırpındığını düşünmeye başladım... Kitaptan

NE NEDİR
Dave Eggers
Çeviren: Algan Sezgintüredi
Siren Yayınları
2010
576 sayfa, 24 TL.


    ETİKETLER:

    ABD

    ,

    Dünya

    ,

    Irak

    ,

    Kenya

    ,

    11 Eylül

    ,

    WASHINGTON

    ,

    Afrika

    ,

    Cunda

    ,

    hayat

    ,

    kitap