Var olarak yok olmak

Var olarak yok olmak
Var olarak yok olmak

John Huston, büyük bir kısmı tek mek nda geçen hik yeyi hareketlendirme derdine düşmemişti.

Joyce'un 'Ölüler' öyküsü bir tür 'varoluş sorgulaması'na girişirken, Huston'ın vasiyet filmi olan beyazperde uyarlaması da yedinci sanat için bir zirve özelliği taşır
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Üç roman, bir hikâye kitabı, üç şiir kitabı ve bir oyundan oluşan külliyatla ‘öncü’ kimliği kazanmak zor. Bu disiplinlerin her birinde de aynı yetkinliğe ulaşıp, eserlerinde insanın sürekli ‘sızdıran’ karakterini deşifre etmekse daha da zor. “İrlanda’da doğdu, dünyalı oldu!” demekte herhangi bir sakınca görmediğimiz James Joyce, merkezini memleketi İrlanda olarak belirlediği metinlerinde evrensele ulaşmanın yolunu bulmuş bir edebiyat üstadı. Her daim ‘kırılgan’ duran insan ruhunu ameliyat masasına yatırıp, oradan ‘üzgün’ tespitler çıkaran yazar, devasa başyapıtı ‘Ulysses’te ya da ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde hep bu durumun yansımalarını aktarır sayfalara.
Joyce’un 1914’te yayımlanan ve 15 hikâyesini bir araya getirdiği kitabı ‘Dublinliler’de de farklı bir yapı söz konusu değildir. İlk hikâyeden son hikâyeye kadar bir bütünlük sağlayan yazar, Dublin çıkışlı metinlerini bir ‘olgunlaşma’ (belki de yaşlanma) hikâyesi gibi tasarlar. Son hikâye ‘Ölüler’se bu bütünü mükemmel bir biçimde nihayete erdirir, ‘insan’ üzerine söylenebilecek her şeyin bu hikâyeler yoluyla dile getirildiğini hissettirir bizlere.
‘Ölüler’, bir grup Dublin’li orta üst sınıf karakterin yeni yıl yemeği için toplanmalarını, bu toplantıda yaşananları aktarır. ‘Eğlence’ için bir araya gelen bu insanlar, ‘ölüm kokusu’nun bir an bile eksilmediği ‘sıradan’ bir gece geçirirler. Ev sahiplerinin bilgili/görgülü yeğeni Gabriel Conroy’un ana karakter olarak kendini öne attığı bu hikâye, onun ilk andan itibaren yaşadığı ‘sıkıntı’yla anlamlanır. Toplantıya karısı Gretta’yla birlikte katılan Gabriel, gece boyunca ‘kendinden beklenenler’i harfiyen yerine getirir, akrabalarının ve dostlarının gözünde ‘ideal’ bir insan evladı olduğunu gösterir. Ama tüm bunların pek bir anlamı yoktur onun için, varoluşuna ‘yapay’ nedenler sunmaktan öte. Hikâyenin finalinde, gecenin bitiminde Gretta’yla birlikte otele döndüklerinde, karısından dinlediği ‘sır’, onun varoluşa değgin sıkıntısını sınırlara dayar, ‘eksiklik’ini su yüzüne çıkarır... 

Herkes bir yalanı yaşar
James Joyce, ‘Ölüler’de başkarakteri Gabriel Conroy aracılığıyla bir tür ‘insanlık sorgulaması’na girişir. Neden var olduğunu, ne için debelendiğini, neyi sevip sevmediğini, kaygan zeminde nasıl duracağını bilemeyen insanı yerleştirir hedef tahtasına. Ölüm, yazarın söylemeye çalıştıklarını anlamlandırabilmesi için bir araçtır burada. Özne ise ‘ hayat ’tır ve o hayatın anlamı. Gabriel’ın ‘ölümü yaşarken’ hissetmesidir mesele, ‘kapladığı alan’ın herhangi bir anlam ifade etmemesidir. Joyce, gece boyunca karakteri bir ‘yalan’ın içinde sürükler, oradan oraya savurur ama gece bittiğinde ‘mutlak gerçek’ kapısını çalar Gabriel’ın, ayılmasını sağlar. Bu bilinçlenme, onun ruh sağlığı için iyi bir şey midir, o kuşkuludur işte. Gretta’nın gecenin sonunda anlattıkları, onun ‘yapay’ özgüvenini sarsar, savunma mekanizmasını kırar, çaresiz kılar. Yazarın ‘var olarak yok olan’ bu karaktere yüklediği anlamlar, ‘yok olarak var olunabileceği’ni de işaret eder bir yandan.
‘Ölüler’, merkez karakter Gabriel’ın hikâyesidir ama yeni yıl yemeğine katılan herkesin çorbada tuzu vardır. Başta Gretta olmak üzere bütün karakterlerin ‘hayatı geçiştirme’ gibi bir motivasyonla hareket ettikleri açıktır. Kimse ‘rahatsız’ edilmek istemez, ‘konfor’un tepetaklak olmasına izin vermez, ‘kurulu düzen’den dışarı çıkmayı düşünmez. Herkes, tıpkı Gabriel gibi bir ‘yalan’ı yaşamaktadır, ‘sığ’ sularda gezinmenin sağlamcılığına teslim olmuştur. İçlerinde ne gibi ‘fırtınalar’ koptuğunuysa bilemeyiz, Joyce’tan böyle bir hamle gelmez zira. Onlar, sıradan dünyalarında ‘zararsız’ eylemlerin dışına çıkma riskini almayan Dublin’lilerdir. Yemeğe kalmadan erkenden mekânı terk eden ve gitmeden Gabriel’ı tam anlamıyla ‘köşeye sıkıştıran’ Molly Ivors harıç. Onun gidişiyle rahatlar Gabriel, çünkü ‘konfor’a teslim olmayan, ‘risk’ almaktan korkmayan sadece Molly’dir. Yani gerçekten ‘yaşayan’...
James Joyce’un hikâyesi, insanoğluna karşı oldukça sert girer ama işi ‘insafsızlık’ boyutuna taşımaz. Kendi dünyaları içinde devinen karakterlerini orada bırakır, kendi hallerine. Sadece göstermektir amacı, gösterirken sorgulamak. Bu dünyanın ‘zavallı’ insanlarını oradan çekip çıkarmak değildir düşüncesi, oldukları yerde bir ‘anlam’ ifade etmektedirler zira. ‘Üzüntü’yse baskın biçimde vardır, amaçsızlığın sarmalından çıkamayıp köşeye sıkışanların durumuna bakılarak duyulan üzüntü. Teşhisi koyar Joyce, daha fazlasınıysa insanın kendisine bırakır. 

Bir karakter, bir şiir, bir fark
Dashiell Hammett uyarlaması ilk filmi ‘Malta Şahini’nden itibaren edebiyat konusunda hem coşkulu hem de ‘hassas’ olan büyük usta John Huston, James Joyce’un uyarlanabilirliği konusunda derin kuşkular bulunan hikâyesini beyazperdeye taşımaya karar verdiğinde, bunun bir sinema filmi olmasının zor göründüğü söylenir. İyi de bir senarist olan yönetmen, sağlık nedenleriyle senaryoyu oğlu Tony Huston’a yazdırır. Tekerlekli sandalyede yönettiği ‘Ölüler’in gösterime girdiğini göremeden de hayata veda eder. Üstadın 1987 yapımı vasiyet filmi, tam anlamıyla bir ‘veda’ niteliği taşımaktadır.
John Huston, Joyce’un hikâyesini beyazperdeye taşırken mümkün olduğunca çizgiden uzaklaşmamaya özen gösterir. Yazarın metninden yansıyan ‘üzgün’ atmosferi görselleştirirken ustalığını bir kez daha gösterir. Büyük bir kısmı tek mekânda geçen hikâyeyi ‘hareketlendirme’ derdine düşmez, metnin sıradan ve durağan doğasını aynen aktarır. İrlandalı aktör Donal McCann, başkarakter Gabriel Conroy’da harikalar yaratırken, Gabriel’ın karısı Gretta’yı da yönetmenin kızı Anjelica Huston canlandırır. İkilinin başarısı, filmin de başarısıdır aynı zamanda. Özellikle de finalde yansıttıkları ‘duygu’ya teslim olmak kaçınılmazdır. Diğer oyuncular da McCann-Huston ikilisinin derin çabalarına uyum gösterirler ve filmden sızan ‘ölüm kokusu’nu tetikleyen performanslar sergilerler.
Evet, son derece sadık bir uyarlamadır ‘Ölüler’. Ama hikâyede olmayıp filmde olan bir karakter vardır ki, o da gidişat üzerinde epeyce önemli bir işlev üstlenir. Sean McClory’nin canlandırdığı Bay Grace, sadece filmde vardır ve yemek öncesinde okuduğu bir şiirle atmosferi körükler. Eski bir İrlanda şiiri olan ‘Bozulan Yeminler’i okuduğunda şaşkınlık ve hayranlık vardır diğer karakterlerin yüzlerinde. Ve finalin altını iyice doldurur bu şiir, Gabriel ve Gretta’nın ‘hesaplaşması’na mükemmel bir zemin hazırlar. Filme Bay Grace katılınca, hikâyedeki Bay Browne karakterinin kimi replikleri de ona kaydırılır, sadece şiir okumakla sınırlandırılmaz işlevi. Böylesi bir ekleme, birçok benzerinde ‘yama’ gibi dururken, ‘Ölüler’de destekleyici, tamamlayıcı olur.
Yönettiği ya da senaryosunu yazdığı filmlerin neredeyse tamamının uyarlama olduğu John Huston, final hamlesini de kendisine yakışır biçimde bir uyarlamayla yapar ve belki de ‘en zor iş’ini sona saklar. James Joyce’la John Huston buluşmasından ortaya çıkan ‘Ölüler’, iki dâhinin güç birliğinin ulaşabileceği noktayı da işaret eder bir yandan. Bu isimlere Oscar adayı senaryosuyla yadsınamayacak katkıda bulunan Tony Huston da yedinci sanat için yazdığı tek işle sinema tarihine geçer. Bir başyapıta ulaşmak için çok yol kat edilmiş, büyük zorluklara göğüs gerilmiştir, ama sonuç her şeye değecek kadar mükemmeldir. ‘Ölüler’, hem kitabıyla hem de filmiyle başucunuzdan ayırmamanız gereken bir ‘insan sarrafı’dır...
Not: ‘Ölüler’in DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

DUBLİNLİLER
James Joyce
Çeviren: Murat Belge
İletişim Yayınları
2011, 231 sayfa
16 TL.