Varlığa gelmenin nüktesi

Varlığa gelmenin nüktesi
Varlığa gelmenin nüktesi
Ebubekir Eroğlu'nun şiiri, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, eski ve yeni Ahit dâhil olmak üzere Batılı kültüre atıfta bulunmaktan kendini geri alamayan İslami şiir karşısında, İslami kültüre ve deneyime dayanan ilk şiir
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

‘Sesli Harfler’, Ebubekir Eroğlu’nun altıncı şiir kitabı. Bu kitap , 1950 doğumlu olan şairin, altmışıncı yaşının sanki sessiz alınlığı. Bu arada, Eroğlu’nun, toplu şiirlerinin (‘Berzah’) yeni basımında şairin beşinci şiir kitabı olan ‘Sınır Taşı’nın da eklendiğini belirtmek gerekir. Eroğlu’nun şiiri, ilkliğini ve bu ilkliğin devamını sağlayan enerjiyi, döneminin poetik seleflerinden veya poetik gündemden değil, kendisinden alır. Estetikle değil, ontik (varlıksal) olmaklıkla ıralanan bir şiirdir bu... Kendi şiirinizin açığa çıktığı, şairliğinizi keşfettiğiniz bir evreden söz edilebilir. Bu evrenin, daha önceki evreden ontik bir farkı vardır. Daha öncesinde, ki buna şairliğin başlangıç evresi diyelim, başka şairlerin, kendinizce önemli ve etkili gördüğünüz şairlerin söyleyişini, iyi söylemişliğini göz önünde bulundurarak, yani ‘yazılmış olanı’ hatırlayarak yazıyorsunuz şiiri. Şiirin, poetik bir kaygıyla değil, estetik bir zevkle yazıldığı dönem diyelim buna. Estetik zevkle yazılan şiire de böylece hatırlamayla yazılan şiir demiş oluyoruz. Kendi şiirinizin açığa çıktığı evreye, size ait poetik varlığın dipten yukarıya doğru tazyikle fışkırarak ortaya çıktığı evreye ise, ben, ontik zorunluluk (poetik causality) evresi diyorum. Ontik zorunluluk evresi dediğim bu evreden sonra da estetik zevkle şiir yazıyorsunuz, fakat bu dönem göz önünde tutup hatırladığınız, başkasının şiiri değil, kendi şiirinizin ontik zorunlulukla açığa çıktığı dönemin şiiri oluyor. Bu açıklama, varlık problemi olan şair için söz konusu kuşkusuz; masabaşı-şairliğinde, varlıksal zorunluluk evresi dediğim ikinci aşama mevcut değil.
Kendi şiirinizin açığa çıktığı bu dönemin bir başka özelliği ise bu dönemin aynı zamanda kendi şairlerinizi keşfettiğiniz bir evre olması. Sizde açığa çıkan poetik varlık, kendisine benzer olanın keşfine yönelik bir algı yeteneği oluşturmakta. Ebubekir Eroğlu, benim bu evremin şairi... Eroğlu’nun şiirini, ‘Yirmidört Şiir’le (1991) keşfettim. Ahmet Oktay’ın, ‘Ağıtlar ve Övgüler’iyle aynı yayın tarihini taşır bu kitap. O günlerde, elimden düşürmediğim, ‘Yol Üstündeki Semender’di (1987). Kendimi trajiğin çocuğu olarak görürdüm. Trajik, varlık durumunun açığa çıktığı bir kavşak noktasıdır. ‘Yirmidört Şiir’, “Yol Elçisi” şiiriyle açılıyor, varlık sıkıntısıyla dile geliyor fakat trajik olandan farklı bir yol izliyordu. Dahası trajiğin çapağından, o yola gereksinim olmadığının nüktesiyle kıvrılıyordu. “Sonu” şiirinin şu bölümü, o günlerden ezberimde: “bir şehir ölürse başka sebep arama/ diye yazıyor eski kitaplar/ zayıf ruhluların günahları yüzünden/ orda da masumdur anneler doğururken/ her çocuk ilklik getirir varlığıyla/ öldüyse şehirler diyor eski kitaplar/ günahkârların günahkâr doğurur gibi üremesinden”. ‘Kuşluk Vakitleri’nde (1974) sert bir kültürel madde söz konusuydu. Şairin ikinci kitabı ‘Kayıpların Şarkısı’nı (1984) ise, üçüncü sırada okuyacaktım. Diğer kitapları ise, acelesiz bir şekilde geldi: ‘Şahitsiz Vakitler’ (1998), ‘Sınır Taşı’ (2006) ve şimdi de ‘Sesli Harfler’. ‘Sesli Harfler’, Edip Cansever’in, aşk kelimesindeki harflere işaret etttiği bir şiirinin de adı. Eroğlu’nun ‘Sesli Harfler’i ise, hem mânânın sesli harflerle oluştuğuna işaret eder hem de insanın dildeki mânâ ile varlığa geldiğine. 

İslam kültürüne atıf yapmak
“Sert kültürel madde” ifadesini, mevcut kültürel malzemenin içinde henüz kendini ele vermemiş, alkalize olmamış kültürel içerik anlamında kullanıyorum. Eroğlu’nun şiiri, İslami şiir içinde de, farklı ve sert bir kültürel/imgesel madde gibi durur. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve hatta Cahit Zarifoğlu’nun şiirleri bile, Türk şiirinin mevcut kültürel/imgesel maddesi içinde yer alır.
Eroğlu’nun şiirini açıklamaya yönelik yaygın çaba, gerek sağda (Yedi İlkim, Ebubekir Eroğlu Özel sayısı) gerekse solda (Orhan Kahyaoğlu, Sombahar, sayı 12) bu şiirin tasavvufi, mistik ve modern olduğunu dile getirir. Ben, bu şiir için, tasavvufi ve mistik demeyeceğim; kültürün laikleştirilmesine bağlı olarak bastırılan İslami kültürü bilmeyi gerektiren şiir diyeceğim. Mistik ifadesi, Türk şiiri ortamında, söz konusu şair dindar ise ve onun şiiri açıklanamıyor ise yaygın olarak başvurulan, dolayısıyla maymuncuk işlevi gören bir terim durumunda. Örneğin, ‘Yirmidört Şiir’de yer alan, “İlk Kıble Şehri” şiiri, tasavvufu veya mistik olanı değil, İslami kültürü, ilk kıble şehrinin Kudüs olduğunu bilmeyi gerektirir. Bununla birlikte bu şiirin laik bir şiir olmadığını da söylemiyorum. Bu şiirin, laik bir şiir olduğunu söyleyemez isek, modern olduğunu da ileri süremeyiz. Eski Ahid’e atıf yapmak, Ece Ayhan’ı laik kılıyor da, İslam kültürüne atıf yapmak, neden Eroğlu’nu laik kılmasın... İdeoloji olması anlamında İslamcılıkla ıralı bir şiir değil Eroğlu’nun şiiri, ama bir –izm olarak ideolojiden arındırılmış olması anlamında İslam kültürünün bilgisini içeren bir şiir. Dahası Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, eski ve yeni Ahit dâhil olmak üzere Batılı kültüre atıfta bulunmaktan kendini geri alamayan İslami şiir karşısında, İslami kültüre ve deneyime dayanan ilk şiir. 

Trajik durum yok
Ebubekir Eroğlu’nun şiirinin neliğine ilişkin bir irdeleme, öncelikle, özne kavramıyla hesaplaşılmasını gerektirir. Eroğlu şiirinin ayırıcı özelliği, bu şiirin, bir özne şiiri olmamasında, insanın varlığını özneye dönüştürme girişiminin bir şiirin poetik niyeti içinde bulunmamasında ortaya çıkmaktadır. Özne, ontolojik bir kavram değil, tarihi ve sosyolojik faaliyetlerle ilgili bir kavramdır. Tarihin veya toplumun öznesinden söz edilebilir, ama varlığın değil. Eroğlu’nun şiirinde, varlık sorunu, şiirdeki anlatıcı-benin, her ilklik durumunda varolmaya gelmenin ihtiyatlılık içerdiğine odaklanmasında açığa çıkıyor.
Eroğlu şiirinin ayırıcı özelliklerinden biri de bu şiirin, bir nükte şiiri olmasında ortaya çıkıyor. Nükte, Türk şiirine, Necip Fazıl’la girmiştir. Ancak Fazıl’ın şiirindeki nükte, belagatten kaynaklanır ve vurgu ve tonlamaya odaklanmakla ıralanır; Eroğlu’nun şiirindeki nükte ise, olup bitenin temelinde ve gerisinde yer aldığıvarsayılan hakikatin/varlığın doğasına olan inançtan/bağlılıktan kaynaklanır ve incitmekten sakınmaklıkla ıralıdır. Örneğin, “Şekil” şiirinin açılış: “dövdüğü demiri soğumuş buluyorlar/isimsiz ustaların. Hay Allah!/şeklin esiri olmuşlar da” bölümünde olduğu gibi. Eroğlu’nun şiirindeki nüktenin neliğini seçikleştirmek için, bakılacak yer, aslında Necip Fazıl değil, T. S. Eliot’ın, “Metafizikçi Ozanlar” başlıklı makalesidir. İşte tam da bu nedenle, Eroğlu’nun şiirinde trajik durum yoktur; başarılamadığı için değil, trajik olan, profan olmakla ıralı bir gerçeklik durumuyla alakalı olduğu için. Türk şiirinde, trajik olana karşı, ilk başkaldırı, öyle sanıyorum ki Eroğlu’nun şiiriyle ortaya çıkıyor.
Bu şiirde, metafiziğin iki tarzı söz konusu. Birincisi, imgenin kuruluş tarzında beliriyor. Eroğlu şiirinde imge, yaygın olarak görüldüğü gibi bir sentez tümlüğünde değil, analizde ortaya çıkıyor. Bu şiirin hemen kavranamayışının nedenlerinden biri bu.. İkincisi ise, insan varlığının, mevcudiyete/dünyeviliğe nasıl geldiğini gösterilme çabasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu, fizikötesi olması anlamında bir metafizik değil.
Bu yazının, Eroğlu’nun şiiriyle ilgili asıl çalışmamın abstract’ı olduğunu belirteyim.

SESLİ HARFLER
Ebubekir Eroğlu
Yapı Kredi Yayınları
2011, 104 sayfa, 14 TL.