Vazgeçilmez kitaplar

Vazgeçilmez kitaplar
Vazgeçilmez kitaplar
Yolun başında olanlarca bana da sık sık sorulur: Sözgelimi öykü yazmak için nasıl öykü yazılır sorusunu irdeleyen eleştiri ve kuram kitapları mı okumak gerekir?
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Bir gün bir kitap okuyup bütün hayatı değişenler yalnızca roman kahramanları değildir. O romanları okuyup bütün hayatı değişen okurlar ve yazarlar da vardır ki, edebiyat anlayışları o anda tersyüz olmuş, bir zamanlar okudukları nice kitap gözlerinden düşerken yeni kitaplarla dünyalarını değiştirmiş, beğendiklerini beğenmez olmuştur. Yeni başlayanlar için böyle olmaz yalnızca; nice yazar, olgunluk dönemlerini yaşarken aradığı yeni biçimleri bir başına bulamamışken, birden okuduğu kitapla, Buldum! diye fırlamıştır ayağa. Márquez, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanını kafasında tasarlayıp da nasıl yazacağını çözemediği günlerde, Kafka’nın ‘Dönüşüm’ünü bir rastlantıyla bulup okuyunca, tam da böyle bir ânı yaşadığını anlatır.
Benim bütün eleştiri anlayışımı da iki roman değiştirmiştir. İlki Faulkner’ın ‘Ses ve Öfke’si, ikincisi de Virginia Woolf’un ‘Mrs Dalloway’ romanları. Rasih Güran ile Tomris Uyar’ın sıra dışı çevirilerinin de payıyla. Okurun tepkisi, yazarın yaratıcılığının sınırları karşısında hayranlık düzeyine çıkabilir elbette, bu iki romanın ulaşılması güç bir yerlerde olduğunu düşünmüşümdür hep. Eleştirinin dil ve anlam içinde açığa çıkan enerjisiyse, bu iki düzeyin derinliğiyle geometrik bir ilişki içinde dışavurur. Eleştiri, her iki düzeyin de katmanlı oluşundan alır enerjisini. Bu arada dili ve anlamı çözmek için bir kez okuma yetmediğinden, yeni okumaları gerektirmiş olması da eleştirinin bulunduğu konumu değiştirir.
‘Ses ve Öfke’ ile ‘Mrs Dalloway’i okuyunca, ikisinin de geleneksel eleştiri anlayışınca çözümlenmesinin olanaksız olduğunu görmüştüm. Siyasal kaygıları bir an dışarıda tutarsak, geleneksel bir edebiyat anlayışı içinde bulunmamıştım hiç, ama nasıl bir eleştiri sorusunun karşılığını bulmak da kolay değildi. O karşılığı gene eleştiri okuyarak değil de, eleştirinin nesnesi olan romanları okuyarak bulmaya başladığım zaman , yaratıcı yazının hangi yollardan geçmesi gerektiğine ilişkin sorulara da yanıtlar bulmaya başlamış oldum. Yolun başında olanlarca bana da sık sık sorulur: Sözgelimi öykü yazmak için nasıl öykü yazılır sorusunu irdeleyen eleştiri ve kuram kitapları mı okumak gerekir? Elbette hayır. Tersine, öncelikle öykü okumaktır, öykünün ne olduğunu ve nasıl yazılacağını öğrenmenin yolu. 

Hayatımızı değiştiren kitaplar
İnsanın hayatını değiştiren kitaplar –vazgeçemedikleri, o ıssız adaya giderken yanına alacakları, hem uzun uzun, hem döne döne okunacak kitaplar, demek başkalarına da okunması önerilenler pek çoktur elbette. Herkesin başucunda, kendisine yakın yazarları ve kitapları durur. Bu arada aynı yazardan seçilen kitaplar arasında da çoğu kez ayrımlar olur. Dostoyevski’den ‘Budala’yı seçenler de var, ‘Suç ve Ceza’yı hiçbir romana değişmeyenler de; benim için de ‘Karamazov Kardeşler’ en uzun okunacak kitaplar arasında ilk sırada yer alır. Herkesin kendine göre okuduğu yazarların başında gelir Dostoyevski. Onu klasik gerçekçiliğin en büyük yazarı da sayabilirsiniz, modernizmin öncüsü olarak da. Dostoyevski, daha bireyin bireyliğini aradığı yıllarda insanın iç dünyasının en erişilmez sanılan köşelerine girebilecek kertede bireye ve onun psikolojisine odaklı romanlar yazdığı için, yaklaşık iki yüz yıl boyunca bambaşka biçimlerde okunageldiği gibi, sanırım onu gerçek bir deha ya da dünya edebiyatının en büyük yazarı olarak görenlerin de vazgeçemeyeceği yazarlardan.
‘Yüzyıllık Yalnızlık’ da böyle; yüzyılımızın okunması zorunlu kitapları arasında adı hemen her zaman anılan romanlardan biri olduğu kuşkusuz, ama bir kez okuduktan sonra ikinci kez okumaya fırsatınız ya da zamanınız olmamışsa, alabileceğiniz tadı almadan üstünden atlayacağınız da neredeyse kuşkusuz. Hem elinizden bırakmayı olanaksızlaştıran bir hikâyesi var ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın, büyük hayatları anlatan romanların şimdiki zamanlardaki karşılığını veren bir Latin Amerika epiği gibi okunabilir; hem de okundukça açılan katmanlarıyla yepyeni bir kurguya sahip modern bir roman gibi. Birkaç yüzyıllık Kolombiya –ya da Latin Amerika– tarihini anlatabilmenin dilini keşfetmek –’Yüzyıllık Yalnızlık’ın birbirinden farklı kültürlerden insanların ilgisini uyandıran itici gücü bu noktada. Bu olağanüstü romanı okuduğumda, hem elden bırakılması olanaksız, hem de inanılmaz yazınsal keşifler yapmayı sağlayan bir romanın nasıl olabileceğinin örneğini görmüş oldum ki, bugün de bildiğim en parlak örnekler arasındadır.
Bu arada bazı büyük romanların ne denli büyük olduğunu bilirsiniz de, gene de onlar belki daha az önemli olanların önüne geçmez sizde. Anna Karenina sözgelimi, Tolstoy’un hiç kuşku yok ki en büyük romanı; bir romanı roman yapan öğelerin parlak başarılarıyla anlatılabilecek romanlardan, ama ıssız adaya giderken yanıma almayı düşüneceğim kitaplar arasında olmaz sanırım. Hangi roman sizin için, niçin vazgeçilmezdir, bazen açıklamak zorlaşır. Belki Anna Karenina’nın hikâyesini yeniden okumak zor gelmektedir, yeni zamanların insanı şaşkına çeviren hikâyeleri ve sorunları varken. Dostoyevski bunun için mi hep başka bir yerde duruyor; onun insanı bir yandan Çarlık Rusyası’nın feci koşullarının ürünüyken, öbür yandan günümüz insanının karayazısına denk düştüğü için mi?
‘Mrs Dalloway’in bir günde bütün bir ömrü üstelik kendisinden beklenmeyecek biçimde sorgulayan kahramanının yalınlığı da çekicidir, ama Virginia Woolf’un her yeni okumada hem romanlarını, hem de kendisini –Virginia Woolf imgesini– çözmek için yeniden bakmayı gerektiren dünyası, Mrs Dalloway’i yanımda taşımayı gerektirmiştir. Hem olağandışı canlılıktaki yazar imgesiyle yan yana oturarak okunur, hem de yazarından bütün bütüne bağımsız bir metin olarak çözümlenmeyi bekler o. Eleştiri, bir romanın sunduğu olanakların çeşitliliğini ve çokluğunu şenlik gibi karşılar. Demek ki sürekli okumalar içinde hep yeni anlamlar çıkar ortaya. İster bir kişinin farklı zamanlarda yaptığı okumalar olsun, ister farklı kişilerin farklı zamanlar ve kültürler içindeki okumaları. 

Herkesin yazarı kendine
İlkgençlik yıllarımdaki Sait Faik keşfi de böyledir. Kimin değildir gerçi. 1950’lerin ortalarından 1970’lerin sonuna dek bir Sait Faik çizgisi çekildi ve öykü yazarlarının, yalnızca yeni başlayanlarının değil, olgunluk dönemlerini sürenlerin bile önemli bölümünün yürüdüğü yol böylece açılmış oldu. Sait Faik, kendisinden önce yazılan düzyazıya bakınca, gerçekten de bambaşka bir biçim oluşturmuştur. Yazınsal dili düzyazının içinde bambaşkalaştırırken, elbette bir edebiyata bir yazarın yapabileceği katkının en çoğunu yaparak. Sait Faik ile birlikte edebiyatımızda düzyazı bütün bütüne değişmişti elbette, ama asıl olarak öyküde görülen bu değişim, aynıyla romana yansımadı. Roman kaybetti. Bunu bir yana bırakalım, çünkü bir de insanı kendisinden önce anlatıldığından farklı bir ânında yakalamış, toplumun içindeki bir başınalığını anlattığı insanları, en sıradan hallerinden çıkarıp hikâyenin tam orta yerinde göstermiştir. Dolayısıyla Sait Faik’i bugün okuduğumuzda da onda evrensel bir doğa olduğunu görebiliriz. Belki de büyük yazarlar hep böyledir: bütün yazarlık ömürleri boyunca aynı kitabı yazmışlardır –demek aynı insanı. 

Bir ömür boyunca okunabilir
Sanırım Vüs’at O. Bener de Sait Faik gibi okunur. Sonra gelmekle birlikte, pek de uzak düşmemiş, kendisinden sonra gelen 1950 Kuşağı yazarlarının anlayışına ışık tuttuğu gibi, Sait Faik’in açtığı yoldan, belki ondan etkilenmeye de gerek kalmadan yürüyüp gitmiştir. Vüs’at O. Bener’in bazı öykülerini birçok kere okudum, gene de sıkıldığımı hatırlamıyorum. Üstelik ‘Dost-Yaşamasız’ dönemiyle son dönem öyküleri, bu arada bizim edebiyatımızda benzerleri olmayan ‘Buzul Çağının Virüsü’ ile ‘Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’ romanları, sanırım bir ömür boyunca, ara sıra okunabilir.
Belki bazen bize öyle gelir: Bıkmadan çeşitli kereler okunup karıştırılacağından kuşku duymadığımız kitapların yanına, kimileri hiç yanaşamayabilir. O zaman bence bir şiir antolojisi alınır, onun başından başlanır okumaya ve adamakıllı okuyarak sonuna gelene dek uzun zaman geçeceği gibi, her ömre bedel bir zenginlik, çeşitlilik, yeniden okumayı kışkırtan gizilgüç de vardır orada. Memet Fuat’ın ‘Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’ni okumaya ilk çıktığında başlamıştım, hâlâ sürdürüyorum! Tükenmez bir antolojidir. Issız adaya giderken tek kitap almaya zorlayan bir baskıcı çıkar da çaresiz bir seçim yapmak zorunda kalırsam, sanırım ilk sırada o vardır. Herkesi birleştirir, herkese bir şeyler anlatır.

notoskitap.blogspot.com