Ve Salman ve kitapları ve Orpheus ve rock...

Ve Salman ve kitapları ve Orpheus ve rock...
Ve Salman ve kitapları ve Orpheus ve rock...

Salman Rushdie

Salman Rushdie, 'Ayaklarının Altındaki Toprak'ta Orpheus destanını başarılı bir postmodern mite dönüştürürken, eski bir hikâyeyi en sevdiği temalarla süsleyip günümüzün popüler kültürüne uyarlıyor
Haber: MICHIKO KAKUTANI / Arşivi

Salman Rushdie’nin ‘Ayaklarının Altındaki Toprak’ adlı romanı, Orpheus mitinin kahramanı olan kederli müzisyeni ve kaybetmiş olduğu sevgilisini rock müzik yıldızları olarak modern bir çizgide betimliyor. Orpheus’u (kitapta Ormus Cama olarak geçiyor) kara kara düşünen bir Elvis, Dylan ve Lennon karması olarak, Eurydice’yi de (yani Vina Apsara) Madonna ve Diana’nın bir peri masalı karmaşası olarak gözünüzün önünde canlandırın. Eurydice sadece Hades’e terk edilmiş değil, bir deprem sonrasında yeryüzü tarafından yutulmuş. Orpheus da sevgilisine tekrardan kavuşabilmek için dünyayı ‘Into the Underworld’ turnesi ile dolanıyor. 

Alakasız uzun geçişler
Rushdie çok başarılı bir yazar olmasına rağmen, ‘Ayaklarının Altındaki Toprak’ yazarın hayranlarını düşkırıklığına uğratabilecek bir kitap . Çok güzel işlenmiş pasajlar arasında konu ile alakasız uzun geçişler eşliğinde yer alan aşk, ölüm ve sanat üzerine gelişen monologlar, klişeleşmiş rock’n’roll anlayışıyla sentezlenince sıkıcı bir okuma halini alıyor.
‘Ayaklarının Altındaki Toprak’, Rushdie’nin yazmış olduğu diğer romanlarda da önemli bir yeri olan sürgün, metamorfoz ve çözülme gibi kavramları işliyor. Bu kavramları da önceki eserlerinde olduğu gibi evde olma hissine karşılık köksüzlük, aşka karşı ölüm, doğuya karşı batı, mantığa karşı mantıksızlık gibi ikilemler üzerinden araştırıyor. Roman, bir kez daha Hindistan’ı dünyayı gezip kendilerini keşfetmek veya kimliklerini yeniden bulmak için terk etmiş karakterleri anlatıyor. Aynı şekilde okuyucu, karakterlerin hikâyelerinden içinde yaşadığımız dünyadaki tektonik kültürel değişimler ve politik artçılar sonucu oluşmuş çatlakları görüyor... Vina’nın hayatını alan deprem, Rushdie’nin içinde yaşadığımız düzensiz zamanların mecazi teması olarak sürekli geri geliyor. İçinde yaşadığımız bu sarsıntılı devirde hem aileler, hem ülkeler her yerde hazır ve nazır olan tarihin gözleri önünde parçalanıyor, değişiyor, ayrışıyor, yeni sınırlar arkasında kalıyor ve tekrardan ayrılıyor. Ne yazık ki Rushdie, bu defa mitik ve dünyevi olguları, sürreal ve gerçek temaları büyüleyici bir biçimde birleştirmek yerine tekdüze bir bütün haline getirip bırakmış.
Halbuki Rushdie’nin önceki romanları belirli tarihi konulara alegorileri olarak yazılmıştı. Örneğin, ‘Geceyarısı Çocukları’ kitabındaki kahramanın inancını yitirmesi, Hindistan’ın bağımsızlık sonrası tarihine bir mesel olarak; ‘Utanç’ta da yer alan tutarsız ve rüya gibi görülen tasarımlar, ülkenin tarihini ‘tam olarak Pakistan’ olmayan bir şekilde betimlemeyi amaçlıyor; ve ‘The Moor’s Last Sigh’ rahatlıkla kitabın kahramanının kaderini Hindistan’ın inişli çıkışlı gelişimine benzetiyordu... 

Zayıf bir yapıt
Yukarıdaki örneklere kıyasla ‘Ayaklarının Altındaki Toprak’ somut bir bağlamdan hikâyeyi anlatmak yerine ‘modern yaşamın belirsizliği’ hissini uyandırmak için Vietnam Savaşı’ndan Tiananmen Meydanı olaylarına ve Sovyet Birliği’nin çöküşüne varan konularda betimsel açıdan daldan dala atlamayı tercih ediyor. Aynı zamanda, Rushdie’nin daha erken eserlerine hayat katan Marquez esinlenmelerine rastlamak da mümkün değil. Vina’nın hayatını alan depremin dışında, hikâyede mucizevi olaylar gelişmiyor, kadınlar panterlere dönüşmüyor, insanlar uçaklardan düşmüyor, çocuklar zamanda seyahat edemiyor.
Kitabın ilk bölümleri Rushdie’nin artık patenti haline gelmiş, gözünüzün önünde canlanan sahnelerle Bombay’ın hareketli hayatını gösteriyor. Bu hareketlilik çok kısa bir süre içinde kayboluyor ve Ormus, Vina ve arkadaşları Rai’ın hayatlarına dair tarihi bir kayıt yazısına dönüşüyor. Ormus’un ‘dünyanın en başarılı şarkıcısı olduğu’, ‘melodileriyle şehrin sokaklarını ve yüksek binalarını ritimine sallayabilen müzikal bir büyücü olduğu ve altın bir saz şairi olmasıyla cehennemin kapılarını bile açabilecek gücü olduğu’ anlatılıyor. Elvis gibi, dans hareketleri ve dudaklarıyla tanınıyor. Aynı Elvis gibi aklından silemediği ölü bir ikiz kardeşi var. Aynı John Lennon gibi, çıldırmış bir hayranı tarafından öldürülüyor. Vina, ‘acil durumda olan bir kadın’ olarak betimleniyor. Sürekli kendini tekrardan keşfetmeye çalışıyor. Sorunlu bir karakter olan Vina, trajik ölümü üzerine bir tanrıça olarak görülüyor ve milyonlar onun için yas tutuyor. Rai ise Rushdie okurlarının aşina olduğu bir karakter; ruhu açısından Selahaddin’e bağlı, ‘Şeytan Ayetleri’nin kahramanı ve ‘The Moor’s Last Sigh’ın anlatıcısı. İşi gereği bir fotoğrafçı olan Rai, hayatını gözlem yaparak geçiriyor. Rai’nin Ormus ile tanışması, şüpheci tarafını sorgulamasına yol açıyor. Ormus’un Vina’ya olan aşkının büyümesi ise, içinde yaşadığı kopukluğun erimesine yol açıyor. Rai, Rushdie’nin aşk ile ilgili olan düşüncelerini nitelendiren karakter rolünü alıyor ama maalesef çoğu zaman Ormus ve Vina üzerine yaptığı değerlendirmeler, sadece kendi sesini duyabilen bir âşıktan ibaret kalıyor.
Rushdie, Orpheus destanını kuvvetli bir postmodern mite dönüştürmekten ziyade, eski bir hikâyeyi en sevdiği temalarla süsleyip günümüzün popüler kültürüne uyarlıyor. Kendi deyişiyle, “Her şeyle ilgili bir hikâye” yazmayı amaçlarken, ilginç bir şekilde geçmişteki kitaplarının aksine daha zayıf bir yapıta imza atıyor.

13 Nisan 1999 tarihli NewYork Times Book Review’dan kısaltılarak Derya Lawrence tarafından çevirilmiştir.

‘Şeytan Ayetleri’nde son durum
İlk defa Radikal’in duyurduğu Salman Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’ romanının Türkçe yayımlanacağı haberinin ardından kitabı basacağını söyleyen yayıncı Kara Güneş’in sitesine giren okurlar, 28 Ocak günü kitap için siparişlerin alındığını belirten bir notla karşılaştılar. Yayıncının adresine e-posta gönderen okurlar, isim, adres, telefon bilgilerini talep eden bir yanıt aldılar; buna göre ‘Şeytan Ayetleri’nin taşıma dahil 30 liralık ücreti, kargo şirketinden gelen yetkiliye ödenecekti. Ancak bir hafta sonra Kara Güneş bir başka duyuru yayımlayarak hem kargo şirketi hem de kitabı basan matbaanın kendileriyle anlaşmalarını feshettiğini, bu yüzden kitabı elden dağıtacaklarını duyurdu. Kitap için 1200’den fazla sipariş aldıklarını duyuran yayıncılar, İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’daki okurlara kitapları bizzat ulaştırmaya başladıklarını, ancak e-posta hesapları yetkili birimlerce takip edildiği için bir süre okurlarla iletişim kuramayacaklarını söylediler. Ekşi Sözlük ve Twitter gibi platformlarda şikayetlerini dile getiren okurlar, yayıncıyı acemilikle suçlarken isim ve adreslerini tanımadıkları kişilere göndermek konusundaki çekincelerini dile getirdi.
Bu arada Bloomberg gibi uluslararası haber siteleri tarafından da duyurulan ‘Şeytan Ayetleri’ çevirisi haberi, geçtiğimiz hafta İngiliz gazetesi The Guardian’ın gündemindeydi. Kaya Genç imzalı makalede Rüşdi’nin menajeri Wylie Agency aracılığıyla yaptığı açıklamaya yer verildi ve kitabın yayımlanması için mücadele eden Aziz Nesin’e ve Sivas katliamında yaşananlara değinildi. Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’nin Türkçeye çevrildiği konusunda bilgi sahibi olmadığı ve kendi onaylamadığı bir çevirinin yayımlanmasına karşı olduğu ifadelerine yer verilen, bunun korsan bir girişim olduğu belirtilen yazı şu şekilde sona eriyor: “Rüşdi onaylanmış bir çeviri ve saygın yayıncılar aracılığıyla kitabının Türkçe yayımlanması fikrine açık. Peki, ‘Şeytan Ayetleri’nin onaylanmış, resmi bir çeviriyle Türkçe yayımlanmasının zamanı geldi mi? Şayet bu olay gerçekleşse, ortaya çok ironik bir durum çıkardı. Çünkü ülkeyi yöneten AKP , rakipleri tarafından İslamcı bir gündemi olan sekülarizm karşıtı bir parti olarak görülüyor. Demek ki şeytan da işlerini gizemli yollarla hallediyor.”

Müziğin icadı
Ormus Cama, şaşılacak kadar yakışıklı ve inanılmaz yetenekli kahramanımız, her ne kadar –Acı çekmesine neden olduğu genç kadını yatıştırmak için iş işten geçtikten sonra!– sahnemin merkezine dönmüş olsa da okuyucuya işlerin nasıl olup da bu kadar kötü duruma geldiğini daha iyi bir şekilde aktarabilmek için peşimden atlı kovalıyormuş gibi anlattığım hikâyeme burada biraz ara vermeliyim. Ve böylelikle sizi Ormus’un babasına, yani şu anda altmışlı yaşlarının ortasında olan Sir Darius Xerxes Cama’ya geri götürüyorum; kendisi Apollo Bunder’daki kütüphanesinde, İngiliz tarzı arkadan düğmeli deri bir chesterfield divana uzanmış, hemen yanında kesme kristal kadehle viski dolu bir şişe olduğu halde rüya görüyor. Rüyalarında yalnızca İngiltere olurdu: eteklerinde gümüş rengi akan yılankavi bir ırmak olan tepenin üzerinde, etrafında yaşlı meşelerle karaağaçların çevreleyip görünmeyen usta bahçıvanların dört mevsimlik bir renk senfonisine dönüştürdüğü yemyeşil çiçek bahçeleri olan Palladio tarzı saf, bembeyaz bir köşk olarak hayal ettiği İngiltere. Köşkün limonluk kanadındaki açık duran, camlı balkon kapılarında beyaz perdeler uçuşuyordu. Sir Darius rüyasında yeniden kısa pantolonlu bir gençti; köşkse onu yemyeşil çimlerden, özenle budanmış taflanların, eski Yunan ve Roma’dan kalma saçı sakalı birbirine karışmış şehvet düşkünü tanrılar, kılıçlarını havaya kaldırmış çıplak kahramanlar, yılanlar, tecavüze uğramış kadınlar, kesik başlar ve insan başlı atlarla dolu süslü çeşmenin yanından geçerek kendisine çağıran bir mıknatıs.
Perdeler bedenine dolanıyor ama o yine de debelenip kurtuluyordu, çünkü rüyasında yeniden sarılabilmek için sabırsızlandığı uzun zaman önce kaybedip her gün yasını tuttuğu annesi evin bir yerinde upuzun saçlarını tarayıp hoş bir şarkı söyleyerek onu bekliyordu. Onu bulamadı. Çaresizlik içinde evin her köşesini aradı, birbirine açılan gösterişli kraliyet bölümlerinde; hançer ve zehirlerini fleur-de-lys kaplamaların arkasındaki gizli bölmelere saklayan Restorasyon dönemi soylu hanımlarının odalarında; kokulu mendilleri olan peruklu asilzadelerin bir zamanlar himayeleri altında önlerinde diz çöken kokuşmuşlara iltimas edip bağış yaptıkları ve aynı zamanda yönetime karşı planlanan komploların soylular tarafından katillerle hırsızların kulaklarına fısıldandığı barok tarzı iktidar odalarında; ihanete uğrayan prenseslerin yalnızlık ve çaresizlik içinde kendilerini bıraktıkları gösterişli halılarla döşeli Jugendstil merdivenlerde ve tavanlarında galaksilerle sönen yıldızların resmedildiği, bir zamanlar alelacele adalet dağıtılan engizisyon mahkemelerinin düzenlendiği odalarda... ta ki tesadüfen bulduğu beyaz evin iç avlularından birindeki soğuk, simsiyah bir havuzun karşı tarafında suya atlamaya hazırlanıyormuş gibi kollarını iki yana açmış öylece duran gözleri bağlı, çıplak ve güzel bir kadın görene dek. Ama kadın suya atlamadı. Avuçlarını davetkâr bir şekilde ona doğru çevirince Sir Darius karşı koyamadı, artık kısa pantolonlu bir çocuk değil, arzu dolu bir erkekti; bu skandalın sonu olacağını bildiği halde kadına doğru koştu. Rüyasında, rüyasının kendi geçmişinde kalan bir şeyle ilgili olduğunu sezdi; bu her neyse öyle derinlere gömülmüştü ki ne olduğunu kendisi dahi tamamen unutmuştu. “Evet, gel bana,” diye fısıldadı Skandal onu kollarının arasına alarak, “sevgilim, en sevdiğim Yalan hizmetkârı.”
Kitaptan

AYAKLARININ ALTINDAKİ TOPRAK
Salman Rushdie
Çeviren: Kerem Işık
Can Yayınları
2011
824 sayfa
46 TL.