'Vicdan'da buluşmak

'Vicdan'da buluşmak
'Vicdan'da buluşmak

İlüstrasyon: Ela Aydemir

Hasan Özkılıç öyküleri; avluya düşen top sayesinde, dışarıdaki hayatla tanışan ve yaşamı o ana kadar yalnızca ortasında küçük süs havuzu bulunan taş bir avludan ibaret olan kız çocuğunun hayatının anlatıldığı İran filmi gibidir, yalın ve süssüz
Haber: SABA KIRER / Arşivi

Xan Shuniski’nin segâhıyla başlayan kitap , yine birbirinden içli mahnılarla devam eder. Saba Gülistana Gelmez mi, Dünyanın En Güzel Gözleri, Dizkırma, Lataros Değirmeni’nde Üç Dakika, Hayalci, Ah Kardeşler, Rüzgârlı Sokak, Nehrin Kıyısında ve Erden Kıral’a ithaf ettiği Yürek Kaşıntısı adlı öyküler toplamıdır bu kitap. Ancak bir öykü bunların hepsinden daha öne çıkarak kitaba adını verir. Böyledir de, öyküde de, şiirde de görülür bu adlandırma. Ancak Hasan Özkılıç’ın bu kitabında, kitaba adını verecek, benim dikkatimi çeken en az Lataros Değirmeni’nde Üç Dakika tadında başka öyküler var. Benim için öne çıkan üç öyküyse, kızı Öykü’ye atfettiği Nehrin Kıyısı, hayalen yaşanmış olabileceği hissine kapıldığımız kurgusuyla Hayalci ve aslında öykü de, kitap da henüz yokken, Iğdır ovasında, Yaycı köyünde benimle de paylaştığı kitabın başlangıcını oluşturan Saba Gülistana Gelmez mi öyküsüdür. Benim üç öyküm dediğim öykülerin dışında, dikkat çekici bir diğer öykü vaktiyle tezgâhında yalnızca kol saati bulundurmuş olan şimdi kör gözleri bir noktaya dikili durup duran Bahşi Bey’in kaderinin merkeze oturduğu Dünyanın En Güzel Gözleri öyküsüdür. Bu bana ister istemez ikinci yeni dalga akımı içinde adı geçen Orada Saat Kaç filminin yönetmeni, adını Face’le daha da akıllara kazıyan Tsai Ming-Liang’ı hatırlattı. Saat üzerinden aşkı işleyişleri farklı bir biçimde ele alınsa da. Daha derinlerde yer alan aşk acısının, uzaklığın, ulaşılmazlığın bir imkânsızlığın halleri ne kadar benzeşmekte, ne kadar birbirine kuvvetle yaklaşır bu iki farklı anlatım.
Özkılıç’ın Dünyanın en Güzel Gözleri öyküsünün bana Tsai Ming- Liang’ı çağrıştırması da düşündürücü aslında. Reha Erdem’in Tsai Ming-Liang’la söyleşisinde ‘haya’ üzerinde durması, hem de pornografiyi böylesi güçlü kullanan bir yönetmende, ‘haya’ vurgusu ilginç, ilginç olduğu kadar da üzerinde durulması gereken bir kavram. ‘Haya’nın hemen ‘hayasız’lığa da evrilebileceği bir kavram ağırlığında olması, Reha Erdem’in vurgusuna daha da dikkatle bakmamızı gerektirmekte. Erden Kıral’la Özkılıç’ı buluşturan ‘vicdan’sa bana bu buluşmanın rastlantısallıktan öte bir şey olduğunu göstermekte. ‘Vicdan’la olan bu buluşmanın okuduğum ‘Lataros Değirmeni’nde Üç Dakika’dan sonra daha da güçlü yapımlara gideceğini hissetmekteyim. Eminim Erden Kıral da ‘Lataros Değirmeni’nde Üç Dakika’yı’ okuduğunda güçlü filmlere olanak sağlayacak bir tözün içinde bulacaktır kendini.
Özkılıç öyküleri, avluya düşen top sayesinde, dışarıdaki hayatla tanışan ve yaşamı o ana kadar yalnızca ortasında küçük süs havuzu bulunan taş bir avludan ibaret olan kız çocuğunun hayatının anlatıldığı, yönetmenini şimdi hatırlayamadığım, İran filmi gibidir, yalın, süssüz. Hep bir eylem vardır, aynı kız çocuğunun arkasında, pencerenin camında görünen ve sürekli dikiş diken annenin işi gibi. Çeşitli meslekler. Ringe çıkan boksör, ayak kalıpları alan ayakkabıcı, dirseğine kadar kolları saatle dolu olan saatçi, pamuk tarlalarında çalışan köylü ya da keçeciliğe hayatını adayan kayıp baba Özkılıç karakterlerinin belirleyicileridir. Veya herkesin acelesi olduğu için bir türlü boyacılık yapamayan boyacı çocuğun işi gibi. Hep bir eylem halidir konuyu geliştiren ama bu eylemi besleyen hatta eylemi, anlatımın bir aracı haline getiren şeylerse arkalarda yer alır. Arka planda, derinlerde hep bir ulaşamama halidir gördüğümüz.
Özkılıç öykülerini zirveye taşıyan ancak bir rüyada gerçekleştiğini düşündüğümüz, düşüneceğimiz anları işleyiş biçimi, anlatım tekniğidir. Orada kullandığı anlatım tekniği, bize sürreel bir dünyanın kapılarını açar ve zaman aslında bilmediğimiz bir zamandır. Geçmiştedir ama geçmişte olduğunu da anlayamayız. Sanki yaşanılan anın içinde ama hemen geçmişte kalan, mazileşen bir an. Hatta hiç gerçekleşemeyen bir hal, bir rüya âlemi içindedir olup biten. Günümüz gerçekçi-politik edebiyatın önemli isimlerinden biri kabul edilen Özkılıç, özellikle Nehir Kıyısı öyküsüyle bizi sürreel bir ortama götürür. Benim için de anlatımın en uçlara sürüklendiği an, işte bu gerçeklikle rüyanın iç içe geçtiği andır. Kurguyla hayatın ayırt edilemez olduğu an. Ah Kardeşler adlı öykünün sonunu belirleyen Hrant Dink’in cenaze töreninde eşi Rakel Dink’in yaptığı konuşmadan alınan bir cümledir. Öykünün kaderini belirleyen de ‘ah kardeşler’ ağıdıdır. Kül köyünden dönen öğretmene, annesinin yaktığı bir ağıttır bu.
Özkılıç’ta Çehov’un manzaralarına rastlamayız ama Çehov ailesinden bir öğretmenle, tarlaların içinde elini gözlerine siper ederek doğrulan bir köylüyle, faytonla yolculuk eden özneyle karşılaşır, selamlaşırız. Ya da kendimizi son dönem İran film karelerinden birinde buluruz: “Bunu bir yerde duymuştum, kimi yerlerde toprak zehirli olurmuş. Akşam oradan ayrıldığımda, sanki gözlerime biber dolmuştu, öyle yanıyordu gözlerimin içi. Belki de toprak zehirli olduğu için gözleri kör oldu Bahşi Bey’in.” 

Düş, rüya ve ham hayal
“Sen bilirsin anne, önce sensin, seni yalnız bırakıp bir yere gidemem ki. Sonra o, kara gözlü kız. Onunla birlikte baş başa verip Bülbül’den, Shuniski’den; Şur, Mahur Hindi, Bayati Şiraz mahnılar söyleyeceğiz… Ama aklımın bir yanında da yoldaşlarım kalacak, biliyorum.” Özkılıç’ın öyküleri hesabı bir türlü kapatılamayan, eksikliği bir türlü giderilemeyen bir hayatın içinde geçer. Bu bir türlü giderilemeyen eksikliğin ağırlığına baktığımızda baba figürünün merkeze oturduğunu görürüz. Anne, yoldaş, sevgili ama ağırlıkla babadır yoksunluğu çekilen kişi. “Yoldaşlarım yollara, güzel bir dünya yaratmak için düştüler, ben babam için.” Ermenilerle yapılan savaşta bütün aile yakınlarını kaybeden Özkılıç’ın babası o aileden kurtulan iki çocuktan biridir, çocukluğunu kimsesizlik içinde geçirir. Biyografisinde “Benim babamın hiç kimsesi yoktu, ama hiç kimsesi.” diye belirtir Özkılıç. Özkılıç’ın baba imgesi yoluyla işlediği ve en güçlü hissettirdiği duygulanımlardan biri ‘kimsesizlik’tir. Bu duygulanımın altında derin bir keder sezilir ve bu derin kederi süssüz bir anlatımla sağlar, öykücü. “Çıktım koşar adım yürüdüm. Şehri ortadan ikiye bölen ağaçlıklı geniş caddeyi geçtim. Bağların içine daldım. Bağlardan çıkıp da şehirden uzaklaştığımda, dönüp baktım, bir garip oldum. Babamı görüyordum. Oradaydı işte. Annemin unutamadığı, bir gün dönüp gelir diye gözü yolarda beklediği “ela gözlü” adam… Yaşlanmıştır şimdi. Keçe dövmekten, eğilip kalkmaktan kamburlaşmış, saçları dökülmüştür. Oradaydı! Gitsem, görmek istesem iki adım ötemde!..”
Çocuk , şehri ikiye bölen geniş caddeyi geçer, artık ayrım daha da belirginleşir. O ana kadar babasını göreceği umudu, biter ve şehir artık geridedir, babası geridedir. Özkılıç’ın burada “babamı görüyordum” dediği anda, bir başka cümleye evrilir anlatımı. “Oradaydı! Gitsem, görmek istesem, iki adım ötemde.” “Görüyorum” dediği anda aslında görmediği, göremediği babasını anlatmaktadır, özne. Özkılıç’ı başarıya taşıyan anlatımdaki bu sahiciliktir.
“Babam Berehut Çölüne mi gitti anne? Bana doğruyu söyle! Berehut Çölü diye bir yer var mı? Var ha?”
“Anlamadın değil mi? Anlamazsın tabii. Çünkü kuşdiliyle konuştum. Dur, şimdi sarılma, yatakta sarıl, o gulduru babamı anlat bana...”
Düş, rüya, hayal hatta ham hayal, Özkılıç karakterlerinin peşini bırakmaz. Peki, hayal, henüz hamsa, henüz oluşmamışsa. Öykü bunu, çocuğun anneye sorusu yoluyla okura duyurur. Okura bir düşünme payı bırakır bu yöntemle, yazar. “Ham hayal nedir anne?”

LATAROS DEĞİRMENİ’NDE ÜÇ DAKİKA
Hasan Özkılıç
Can Yayınları
2011, 134 sayfa, 10 TL.