Victoria çağının bir kahramanı

Victoria çağının bir kahramanı
Victoria çağının bir kahramanı

Samuel Butler

Samuel Butler'ın 'Tüm İnsanlar Gibi'si, babasının aşılamaya çalıştığı dini ve ahlaki değerlerden nefret eden genç bir erkeğin öyküsünü anlatırken, dönemin düşünsel sorunlarını da tartışıyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Romanın ilk sahnesi 1807 yılından bir hatıra olarak karşımıza çıkıyor; anlatıcı beş, öyküsü anlatılan adam 80 yaşında. Bu mükemmel karşılaşmada bastonuyla yürüyen Pontifex adlı ihtiyar bir adamın mükemmel bir düzyazıyla çizilmiş portresini inceliyoruz; ‘Gotik’ bir kişiliği olduğu söylenen bir karısı varmış, marangozluk yapan John Pontifex pek para kazanamazmış, ona karısı bakarmış. Anlatıcı, babasının bu adama karşı hayranlığını bir türlü anlayamıyor ve akla ‘Madam Bovary’nin ilk sahnesini getiren bir merakla, esrarengiz bir tipin peşinden bizi bu karmaşık öyküye sokuyor. John Pontifex ne kadar tatlı bir adamsa, kısa zamanda zengin olan (yayıncılıkla uğraşarak bunu başarması takdire şayan) oğlu George da bir o kadar sevimsiz biri. Sayfaların dörtte biri kitabın sol tarafında biriktiğinde, artık kendisinin de yaşlandığını gördüğümüz George’un baskılarından sıkılan oğlu Theobald’un nihayet kendi hayatını kurmasına tanık oluyoruz. Ezilmiş bir çocuk olmanın acısını ezen bir baba olarak çıkaracak. Ailenin son halkası, doğuştan hayatı kaymış gibi görünen Ernest’ün dünyaya gelişiyle anlatının temposu yavaşlıyor. Denemeci üslup detaylara yoğunlaşıyor ve halasının çok düşkün olduğu, öldüğünde servetini ona bıraktığı, babasının ise dini ve ahlaki bir kateşizmle boğup nefessiz kıldığı Ernest’ü merakla incelemeye başlıyoruz.
Ernest’ün talihsiz yaşantısını yüzlerce sayfa boyunca okurken insan hem Thomas Hardy’nin bahtsız erkeklerini hem de önceki kuşaktan Gotik romancıların kurbanlarını bir kabus gibi takip eden kahramanlarını hatırlamadan edemiyor. Din, devlet ve kapitalizmin boyun eğdirici ilişkilerinin mükemmel biçimde içiçe girdiği 19. yüzyılda ateist olmak bunların hepsini yadsımak anlamına geliyordu elbette ve sapkınlığa eş bir davranış olarak görülüyordu. Ernest de çocukluğu ve ilkgençliği boyunca hayranlık duyduğu Hıristiyanlığı açık bir zihinle sorgulamaya başladığında, inanmamaya başladığını, inanamayacağını görüyor. ‘Baba’nın otoritesinin üç farklı yüzü var: Din adamı olarak baba; sermaye sahibi olarak baba; ahlak verici kurum olarak baba. Gerçekte, ‘Tüm İnsanlar Gibi’nin arkaplanında Napoleon Bonaparte’a karşı Britanya’da duyulan büyülenme dolu nefretin ve Waterloo Savaşı’nın olduğu söylenebilir. Kitapta bunlardan yalnızca bir bölümde, kısaca bahsediliyor ancak Stendhal’in Julien Sorel’i nasıl Kilise ile Ordu arasında gidip geliyor ve tercih etmenin güvenliğine karşı kararsızlığın yıkıcılığını bedenleştiriyorsa, Anglikan Kilisesi ile Radikal Ateizm arasında yolunu bulmaya çalışan Ernest de toplumu derin biçimde tehdit ediyor. Zaten tam da burada Butler’ın biyolojik bakışı olay örgüsüne egemen oluyor: Kuşaklar boyunca öyküsünü anlattığı Pontifax ailesini bir canlı türü olarak ele aldığını, canlıların yaşantılarına etki eden farklı koşulların ne tür sonuçlar doğurduğunu, cinsin sonraki üyelerinde bunların yarattığı tahribatları ve türün hayatta kalışını mümkün kılacak müdaheleleri (modifikasyonları) izlerken, anlatıcının kafamızdaki resmi de Mill’den çok Darwin’e benziyor. Kitabın anlatıcısı olan bu Bay Overton isimli arkadaşın çok geveze olduğunu kitabın ilk 100 sayfasında göreceksiniz; romanının her kısmında bir bölümü sanat ve kültür sorunlarıyla ilgili birer denemeye ayıran Henry Fielding bile Tom Jones’da bu kadar çok konuşmuyordu. Ancak ‘Tüm İnsanlar Gibi’nin anlatıcısının, anlatıbilimdeki tabiriyle ‘homodiegetic’ bir figür olduğunu söylemek gerekiyor; anlatıdaki olaylara müdahele eden, etkin bir anlatıcı bu. Gaddarlık söz konusu olduğunda Fyodor Pavloviç Karamazov bile Ernest Pontifax’ın babasının eline su dökemezdi belki, ancak buradaki anlatıcı, bu illet babanın açtığı yaraları saran bir figür. Bir tür Tanrı rolü üstlenerek, eliyle onu tuttuğu gibi zorluklarla dolu yaşantılarından çıkarıp huzura eriştiriyor. 

Öldükten sonra yayımlandı
‘Tüm İnsanlar Gibi’yi özyaşamöyküsel bir roman olarak okumayı tercih ederseniz, 19. yüzyıl sonunda yayıncılık alanında sunduğu bilginin ne kadar ironik ve ilginç olduğunu görebilirsiniz. Haftalık ve aylık dergilerde yazı yayımlatmak, yazar olarak para kazanmak gibi dertlere Butler yabancı değildi. Ve bu romanı yaşarken yayımlamamıştı çünkü ‘başının derde girmesinden’ korkuyordu. Oscar Wilde 1895 yılında ‘eşcinsel pratikler’ gerekçesiyle hapse atılmıştı ama herkes hükümetin asıl cezalandırdığı şeyin üst sınıflarda İngiliz göreneklerine yönelik bir itiraz ve Fransız hayranlığı olduğunu biliyordu. Ernest’ün altı ay boyunca yaşantısını sorguladığı hapishane bölümü, 10 yıl sonra Wilde’ın Reading Zindanı’nda yaşayacağı dönüşümü akla getiriyor.
Ancak ben 1800’lerin sonunu bırakıp her şeyin başına, anlatıcının beş yaşında olduğu günlere dönmek istiyorum. 80 yaşındaki adamı merakla inceleyip onun aile tarihine gömülen anlatıcı, kitabın sonunda (1882 sonbaharında) şimdi kendisi de 80 yaşındadır. Artık ‘80 yaşındaki adama’ bakma sırası da bir başka kişiye, yani okurun kendisine gelmiştir, mükemmel bir döngüyle. Scott Fitzgerald, Caz Çağı Öyküleri’nde Benjamin Button karakterini “Mark Twain’in, hayatın en iyi kısmının başta, en kötü kısmının sonda olmasının ne kadar fena olduğu yönündeki sözünden ilham alarak” yazdığını anlatır ve buradan yola çıkarak yazdığı öyküyle ilgili son olarak şunu söyler: “Bitirdikten birkaç hafta sonra, Samuel Butler’ın ‘Not Defterleri’nde neredeyse benimkinin aynısı bir olay örgüsüyle karşılaştım.” Tüm İnsanlar Gibi’nin altıncı bölümünde Butler, hayatın en güzel bölümünün başta olmasından yakınıp gerçekten de şöyle soruyor: “Eğer hayata ölümle başlasak ve geri geri yaşayarak, hayata ihtiyar başlayıp onu yeniden rahme girerek ve doğarak noktalasak nasıl olurdu acaba?” Romanın kahramanının yaşantısını düşünürsek, hiç de iyi olmazdı. Çünkü Ernest Pontifex de tıpkı Samuel Butler gibi özlediği özgür hayatı ancak hayatının son yıllarında yaşayabildi. Özgür derken, ‘baba’nın en sonunda öldüğü, Baba’dan kurtulduğu hayatı kastediyorum.

Cahil takımından ayrılmak lazım
Samuel Butler, Victoria çağını neredeyse bütünüyle yaşadı ve Kraliçe’den bir yıl sonra, 1902’de bu dönemin tipik bir adamı olarak öldü. Victoria toplumundan nefret ediyordu elbette; ama zaten, kim etmiyordu ki? Orta sınıfların, kitle kültürünün, dar kafalılığın, sermaye birikimiyle adabımuaşeret çılgınlığının, ev dekorasyonuyla bahçeciliğin çağında, yıllar sonra Pierre Bourdieu’nün Distinction başlıklı çalışmasında inceleyeceği bir ‘ayrım’ sorunu öne çıkmıştı. Varlıklı sınıfların kendilerini toplumun diğer kesimlerinden kültürel olarak ve kültürel zevkler düzleminde ‘ayrıştırması’ gerekiyordu. Bunun için Victoria çağının büyük eleştirmeni Matthew Arnold’ın ‘Kültür ve Anarşi’ kitabında bahsettiği şekliyle, “düşünülmüş ve söylenmiş en mükemmel şeyleri” bilmek, bu şekilde cahil takımından ayrılmak lazımdı. Konumunun karşılığını kültürünle vereceksin, denilebilir. Butler’ın mücadelesi ise kültürel ‘cehaletten’ çok öncelikle pedagoji ve biyoloji alanındaki sınırlara karşıydı; doğa bilimleriyle ilgilenen ve Yeni Zelanda’da (Darwin gibi) kendini tefekkür ve bilime verdiği bir dönem geçiren Butler’ın ‘insan karakteri’ anlayışı neyi düşman olarak görüyordu? Biyolojik gereksinim ve zorunlulukların gerçekleşmesini engelleyen, mükemmel olabilecek insanı kusurlu kılan göreneklerle dinî emirleri. Biraz formül gibi oldu ama Butler’ın bir formülü gerçekten de vardı. Thomas Hardy’nin, Joseph Conrad’ın, Robert Louis Stevenson’un (hepsi onun dönemdaşı yazarlar) aksine ‘cevabı biliyordu’. ‘Tüm İnsanlar Gibi’nin 487 sayfalık estetik deneyimini yaşarken de, zaten, romanı faydacılığın (utilitarianism) ünlü vaizi John Stuart Mill’in yazdığını dahi düşünebilirsiniz. Mutluluk; en çok sayıda insanın en uzun süreli mutluluğu. Sözcükleri, karakterleri, ironisi, denemeye yaklaşan üslubunun gösterdikleri arasında Butler’ın özlediğini ve arzuladığını hissetiğimiz şey tam olarak bu.

TÜM İNSANLAR GİBİ
Samuel Butler
Çeviren: Nihal Gökçe
Epsilon Yayınevi
487 sayfa
20 TL.


    ETİKETLER:

    caz

    ,

    sanat

    ,

    Nefret

    ,

    Çocuk

    ,

    Aile

    ,

    Eşcinsel

    ,

    Kilise