Widmer'in eğlenceli otobiyografileri

Widmer'in eğlenceli otobiyografileri
Widmer'in eğlenceli otobiyografileri
Hayatın geri çevrilemez akışından doğan bir hüzne, olayların tufahlığından kaynaklanan bir neşeye sahip 'Babamın Kitabı'
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

‘Babamın Kitabı’, İsviçreli yazar Urs Widmer’in Türkçeye çevrilen ikinci romanı. 1999 yılında yapılan ilk çeviri ‘Aşk Gecesi’ydi ve sanıyorum Widmer’in tanınması için yeterli olmamıştı. Oysa Urs Widmer roman, öykü, tiyatro oyunu, radyo piyesi, deneme ve araş­tırma kitapları ve yaptığı çevirilerle uluslararası bir üne sahip. 1938 Basel doğumlu. Lise öğretmenliğinin yanı sıra kitaplar çeviren, edebiyat eleştirileri yazan babası Walter Widmar sayesinde edebiyatla ve evlerine konuk gelen –Heinrich Böll gibi- dönemin önemli yazarlarıyla küçük yaşta tanışmıştı. Kaderi de çizilmişti. Basel, Montpellier ve Paris’te Alman Dili ve Edebiyatı, Latin Dili ve Edebiyatı, ayrıca tarih öğrenimi gördü, Walter ve Suhrkamp yayınevlerinde editörlük yaptı. Bir gurup yazarla birlikte Verlag der Autoren (Yazarlar Yayınevi) adlı yayınevini kurduktan sonra kendisi de yazmaya başladı. Yazarlık becerisini kısa zamanda kanıtlayan, edebiyatın neredeyse her alanında ürün veren ve günümüz İsviçre edebiyatının en önemli yazarları arasında sayılan Urs Widmer, Bertolt Brecht Ödülü, Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi Büyük Edebiyat Ödülü, Friedrich Hölderlin Ödülü gibi pek çok saygın ödüle değer görülmüş, kitapları 26 dile çevrilmiştir.
Başlangıçlar önemlidir. İlk sayfasını açıp ilk cümlesini -ya paragrafını- okuduğunuzda o roman hakkında bir fikir belirir kafanızda. Ya da bir sezgi, zihnin derinlerine savrulmuş imgeleri kamaştırarak yüzeye çıkaran bir ilk duygu; sonuçta bir yakınlık ya da uzaklık hissi... Urs Widmer de bunun farkında olmalı ki okuyucuyu –en azından seslendiği okuyucu tipini- kolayca avlayacak bir giriş yapmış ‘Babamın Kitabı’na; “Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii; öldüğünde artık komünist değildi zaten. Aslına bakılırsa, sadece birkaç yıl, 1944’ten aşağı yukarı 1950’ye kadar Komünist Parti üyesiydi. O tarihten sonra bütün partilere lanet okudu, bü­tün politikacılara sövüp saydı: “Gerzek! Kazma! Cani!”
İlle de kominist olması gerekmiyor, solcu ya da vicdan sahibi bir muhalif olması da yeterli; babaları siyasetle ilgilenen çocukların, biraz bizim ama daha çok bizim kuşağın çocuklarının sarfedeceği işte bu türden ifadelerle adım atıyoruz anlatıcının hikayesine. Kuşkusuz onun değil babasının hikayesidir anlatılan. 20. yüzyılın başlarında doğmuş, çocukluğunda I. Dünya Savaşı’na tanıklık etmiş, II. Dünya Savaşı’na cephe gerisinden de olsa katılmış, komünist düşünceleri benimsemiş, sanat ve edebiyata tutkun hayat dolu babasını hem anlatıcının anıları hem de babanın ‘hayat kitabı’na kırk yıl boyunca yazdıklarıyla mercek altına alıyor. Mercek altına alınan aslında tarihi, siyaseti, toplumu, sanat ve kültürel hareketliliği ile 20. yüzyıl İsviçresi, bütün bunların karşılıklı etkileşiminin yarattığı insan tipidir. Ama İsviçrelilik ruhunu ya da ‘hars’ını aramak anlamında değil. Urs Widmer çok farklı ırkların, dillerin, inançların birarada yaşadığı, Avrupa’nın hem ortasında hem coğrafik yapısıyla uzağında kalan, bir yanıyla Avrupa’dan esen her rüzgara açık diğer yanıyla kendi dünyasına kapalı bir ülke insanının varoluş sıkıntılarını yerelin dinamikleriyle birlikte yakalamaya çalışıyor.
Söz konusu karmaşık toplumsal yapı İsviçre edebiyatının varoluşunu da tartışmalı hale getirmiştir. Özellikle dil açısından... Öyle ya, dil edebiyatın ham maddesiyse eğer, Almanca, Fransızca, İtalyanca hatta Retoromanca konuşulan ve yazılan bir ülkenin edebiyatı bir bütün olarak nasıl değerlendirilebilir? Hele ki komşu ülkelerin edebi geleneği büyük ve eşitsiz bir ağırlıkla buna etki ediyorsa... Peki ama ulusal edebiyatı olmayan bir ülkenin ulus özelliğinden nasıl söz edilebilir? Hangi dile yakınlık duyarlarsa duysunlar, İsviçreli yazarlar bu dilsel ve kültürel kuşatmanın üstesinden gelmeye çalışırken, “Babamın Kitabı”nda Urs Wildmer’in yaptığı gibi, ulusallığı ele aldıkları konular, İsviçreye özgü bireysel yaşantılar ve edebi eğilimlerle sergiliyorlar. En yaygın türün roman, hikaye, anı ve otobiyografi tarzındaki anlatılar, en çok sorunsallaştırlan meselenin dilin güvenilirlikten yoksunluğu olması, kendilerini anlatma ihtiyacının ve çok dilliğin yol açtığı sıkıntıların sonucudur herhalde. 

Anı mı, otobiyografi mi, kurmaca mı?
‘Babamın Romanı’, hem bir çocuğun anılarına hem de babanın otobiyografik kitabına dayalı tarihi kurgusuyla İsviçre edebiyatının kadim formlarını barındırıyor. Ancak parodik ve ironik metinler üreten bir yazar olarak Widmer, bu formları alışılageldik kullanımlarından çıkarmış. Araya -girişteki hayat hikayesiyle eşleştirilebilecek- gerçekler serpiştirilmekle birlikte, ‘Babamın Kitabı’nda anlatılanlar tamamiyle kurmaca. 2000 yılında annesini anlatarak başlayıp 2004’te –okuduğumuz kitapla- babasıyla sürdürdüğü, 2006’da kendisine dönerek sonlandırdığı üçlemesi tam bir “hayatım roman” parodisi. Belli bir zamanda ve mekanda baba, anne ve çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak için yazmış Widmer.
Hikâyeden çok uzaklaştık ve babanın –yani Karl’ın- hayatı/kitabı gölgede kaldı: ‘Erkekliğe adım attığı’ on ikinci doğum gününde ailesi tarafından bomboş sayfalardan ibaret, ciltli bir kitap verilir Karl’a. Aile geleneğidir bu. Karl yaşadıklarını günbegün aktararak bu bomboş sayfaları dolduracak, hayatının kitabını kendisi yazacaktır. Bu insanın kendi kaderini kendisinin tayin etmesi anlamına da gelen bir ilk derstir aynı zamanda. Karl dersini almıştır. Dolu dolu, bildiği ve arzuladığı gibi yaşayacaktır. İsviçre bohemi içinde sanatla yoğrulur, Komunistlerle birlikte mücadele eder, tutkulu aşklar yaşar, üniversite kariyerini elinin tersiyle itip öğretmenliğe başlar... Zaman zaman büyük hayal kırıklıklarına uğrasa bile, elini attığı her şeye, coşkuyla bağlanacaktır Karl; edebiyata, felsefeye, çevirilerine, yayımladığı kitaplara, öğretmenliğe, en çok da karısı Clara’ya, sevgisini her seferinde farklı bir sıfatla seslenerek gösterdiği oğluna ve yıllar boyunca elinden düşürmediği hayat kitabına. Hasta halinde bile yazmayı bırakmayacaktır;
“Her dokunuş, her öpücük, her sarılış canını yakıyordu ve o yüzden artık pek hareket etmiyordu. Banyoya geçip ağrı kesici bir hap içmek, tuvalete git­mek; en uzun güzergâhı buydu. Arada sırada yanına gidip onu yazı yazarken sessiz sedasız izlemek dışında bir şey gelmiyordu aklıma. Bundan rahatsız olmuyordu. Bir daktilosu vardı; tek par­makla, sağ elinin işaretparmağıyla, çılgın bir tempo tutturarak basardı tuşlara. Yatmadan önce –her akşam, seyahatteyken ya da sabaha kadar sürmüş bir eğlenceden sonra da– tüy kalem ve mü­rekkeple, siyah deri kaplı bir kitaba mutlaka bir şeyler yazardı; bir zamanlar boş sayfalardan geçilmeyen bu kalın kitabı neredeyse tamamen doldurmuştu. Yarım asırdan beri yazıyordu bu kitabı. Bir görevdi bu; yazmamak elinde değildi.”
Baba öldüğünde defter oğula geçecek, şimdi oğul kendi hayat kitabını yazmaya başlayacaktır.
Babanın yazdıkları ve çocuğun hatırladıklarıyla Avrupa siyasi tarihine, o tarihten İsviçre’nin payına düşenlere, entelektüel arayışlara, boheme, İsviçrenin şehirleri, insanları ve zihniyet biçimleriyle değişen hayatına biraz nostaljik biraz eleştirel bir bakışı var Widmer’in. Anlattıklarına nesnellik sağlayan sakin bir üslüp kullanmasına rağmen ayrıntı tercihleri ile eleştirisini zaman zaman keskinleştiriyor.
Geçip giden bir hayatı kuşatan her iyi roman gibi, hayatın geri çevrilemez akışından doğan bir hüzne, olayların tufahlığından kaynaklanan bir neşeye sahip ‘Babamın Kitabı’, usta bir yazarla ve İsviçre edebiyatıyla tanışmak için yerinde bir seçim.


BABAMIN KİTABI
Urs Widmer
Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer
Ayrıntı Yayınları
2011, 160 sayfa, 12 TL.