Yalan dünya ve Dorian Gray kuşağı

Yalan dünya ve Dorian Gray kuşağı
Yalan dünya ve Dorian Gray kuşağı
'Yalan Söylemeyeceksin!', kırk gün boyunca yalan söylememeye karar veren bir gazetecinin yaşadıklarını anlatıyor. Ve tabii ki hep genç kalan Dorian Gray kuşağının sabah 9 akşam 5 mesailerine hapsolmuş hayatını
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Ucuz Roman filmindeki Uma Thurman’a benzeyen bir kadın günlerden bir gün Dövüş Kulübü’ndeki Edward Norton’u akla getiren bir adamla tanışır; üzeri Super Mario’dan çıkmış gibi duran mantarlarla dolu pizzalarını yedikten sonra Kim 500 Milyar İster türü sorularla birbirlerini tanımaya çalışırlar. Buluşmanın yatak kısmı 1970’lerin erotik filmlerini günümüze taşıyan renklerle doludur. Tabii onları görebiliyorsanız. Eğer bahsi geçen filmler, dönemler ve bilgisayar oyunlarına aşina değilseniz elbette bu renkleri göremez, bu mantarların şeklini aklınızda canlandıramaz, kadının neye benzediği hakkında hiçbir öngörüde bulunamazsınız. Şimdi roman sanatı ‘görsel kültür’ün Platoncu bir gölgesine dönüşmüştür ve bize kendisinin tarif etmekten çekindiği bir biçimler dünyasının ancak yansımalarını gösteriyordur. 

Genç Alman yazar Jürgen Schmieder’in ‘Yalan Söylemeyeceksin! adlı romanını okurken insan roman sanatının kendini içinde bulduğu bu ikincil konuma üzülüyor. Ancak bir yandan da kültürün yüzeyselliğinden bahseden bir romanın sahip olduğu yüzeysel formun gayet yerinde olduğunu da düşünebilirsiniz. Süddeutsche Verlag’da gazetecilik yapan Schmieder başkaraktreri olduğu romanında kendisini bile “juergen.schmieder@sueddeutsche.de” olarak tanımlayarak bir e-posta adresine indirgiyor. Dünyanın gidişatından, otuz yaşına gelmesine rağmen kendilerini hâlâ ergen gibi hisseden Dorian Gray kuşağından rahatsız. Bir haberi bahane ederek bu rahatsızlığını ifade edebileceği bir deneye girişiyor: Kırk gün boyunca kimseye tek bir kez bile yalan söylemeyecek. 

Schmieder’i Münih’in eski semtlerinde, parklarında, barlarında gezinirken takip ediyoruz, Büyük Lebowski filmindeki John Goodman’a benzeyen bir arkadaşı var, birlikte Nick Hornby romanlarından uyarlanmış filmleri hatırlatan ortamlarda Bayern Munich’in maçlarını izleyip sohbet ediyorlar. Hâlâ çamaşırlarını yıkamaktan şikâyet etmeyen bir annesi, tatlı bir babası ve çalıştığı ofiste kadın meslektaşlarıyla flört etmesine çok da bozulmayan bir eşi var. Kırk gün boyunca yalan söylememeye karar veren Schmieder bu kişileri sırasıyla şehir hayatından korkan bir taşralı, oğlunu çok şımartarak onu şimdiki gibi tembel birine dönüştüren kötü bir anne, uyuz bir adam ve kendisiyle yaşamasa daha büyük mutluluklara ulaşabileceği bir eş olarak tanımlıyor, bunu suratlarına söylüyor. Aldığı tepkiler şaşkınlık, tiksinti ve kayıtsızlık arasında gidip geliyor. Gittiği spor salonunda vücut esnetme hareketleri yapan genç kıza, salondaki bütün erkeklerin şu anda kendisinin göğüslerine baktığını, bir striptiz kulübüne gitseler bundan daha ateşli bir manzarayla karşılaşamayacaklarını söylediğinde salondaki herkesin sesi kesiliyor ve kıpkırmızı oluyorlar. Sevgilisinin kendisini aldattığını söyleyiverdiği bir arkadaşının evindeki partide göğsüne aldığı bir yumruk darbesi, Schmieder’e gerçeği söyleme işinin daha zararlı sonuçları olabileceğini gösteriyor. 

Sorgulanmış hakikat 
“Önümüzdeki kırk gün için niyetim, her ne pahasına olursa olsun açık ve dürüst olmak. Her zaman. Nezaket hissi yok, diplomasi yok, herhangi bir şeyi olduğundan daha güzel gösterme çabası yok. Beyinle ağız arasında filtre yok. Radikal dürüstlük her zaman.” Schmieder iyi bir gazetecinin yapacağı gibi kendisini bütünüyle konusuna adıyor, hem tarihsel bir araştırmaya girişip Hıristiyan din âlimlerinden dekadan şairlere yalan söylemenin şeceresini ve felsefesini inceliyor hem de bugün insanların yalan söylemeye dair görüşlerine başvuruyor. Immanuel Kant, bu görevindeki en önemli yol göstericisi haline geliyor: “Dürüstlük, insanın kendisi ya da bir başkası için büyük bir hüsran yaratacak olsa da, herkese karşı yerine getirilmesi zorunlu olan biçimsel bir görevdir.” Onun Alman torunlarından biri olarak Kant’ın bireysel davranışın etik yasalarıyla evrensel etik arasında denklik kuran kategorik buyruğunu hayata geçiren Schmieder kitabın ilk bölümlerinde şunları söylüyor: “Eğer gayet dürüst bir insan olduğunuzu ve hiç yalan söylemediğinizi düşünüyorsanız, sizi bugün aslında ‘Boyun devrilsin’ ya da en azından ‘Sürün inşallah’ demek istediğiniz kaç insana ‘Günaydın’ dediğinizi düşünmeye davet ediyorum. Ben paskalya orucundan önceki son hafta saydım, her gün en az sekiz dokuz defa aslında başka bir şey kastederek ‘Günaydın’ diyordum; ‘İyi günler’, ‘İyi akşamlar’ ve ‘İyi geceler’den ise bahsetmek bile istemiyorum. Kaç defa bir insana, onu süzme bir salak olmasına rağmen sevdiğinizi söylediniz? Karınıza yeni çalışma arkadaşınızın mükemmel bir kıçı olduğunu ve ofiste yanınızdan her geçtiğinde arkasından bakakaldığınızı hiç itiraf ettiniz mi?” 

Buradaki sorun, Aziz Augustinius gibi bir yazarın ‘İtiraflar’ında okuduğumuzda bizi heyecanlandıran radikal dürüstlük projesinin yeterince ileriye götürülmeyişi ve hep yüzeyde kalışı. Annesine sırf kendini fazla şımarttığı için öfkelenen çocuk, hâlâ şımarığın teki olduğunun farkında değil ve bunun farkında olanın o değil de biz oluşumuz kitabın aleyhine işliyor. Yalan söylemediğini zannederken bile yalan söyleyen birini izleyen kişi konumundayız; eğer gerçeği söylemek, tren bileti satarken yeterince hızlı çalışmayan bir kadına ‘sürtük’ demek veya ofisteki iş arkadaşımızın poposunun çok büyük olduğunu bağırarak herkese ilan etmekse o zaman daha az erkek egemen görünen yalanlarla da idare edebiliriz. Zaten sonuç olarak ‘Yalan Söylemeyeceksin!’de Lacan’ın asla doğrudan yüzüne bakamayacağımızı söylediği korkutucu ve aşırı karmaşık ‘hakikat’inin yerini çeşitli önyargılar ve bunlarla oluşmuş bir düşmanlıklar dünyası alıyor. Birinin karşısına geçip “Sen zayıf ve zavallı ve çirkin ve tekinsiz ve yeteneksiz bir pisliksin” demek gerçeği söylemek değil, gerçeği yaratmaktır ne de olsa; Schmieder kitabında değindiği Nietzsche’nin hakikat üzerine görüşlerini özetlerken Nietzsche’nin özünde ‘dürüst’ bir filozof olduğunu söylüyor. 

“Avustralya yerlileri 11 yaşına geldiklerinde yalnız başlarına bir yıllığına ormana yollanırmış. Dönüşlerinde de artık yetişkin bir erkek olarak görülür, evlenir ve çocuk yaparlarmış. Ben 30 yaşındayım ve hâlâ büyümedim. Öte yandan benim ormanda hiç yalnız vakit geçirmediğimi de göz önüne almak lazım tabii.” Ardından bu hep genç kalan Dorian Gray kuşağının hep geçmişte veya gelecekte yaşayan, sürekli olarak yalan söyleyen, sabah 9 akşam 5 mesailerine hapsolmuş, sıkıcı televizyon programlarıyla çarçur olan hayatlarını anlatmaya girişiyor. Kulağa biraz Chuck Palahniuk’un ‘Dövüş Kulübü’ gibi geliyor; hatta Salinger’ın ‘Holden’ı da özünde tek bir özelliğe, insanların yapaylığına, gerçek olmayışlarına, yalancılığına isyan ediyordu. ‘Yalan Söylemeyeceksin!’in sonuna geldiğimizde ‘Gönülçelen’ veya ‘Dövüş Kulübü’nün tarif ettikleri yapaylıkla karşıtlık oluşturarak bize sahici gelen dünyalarından birini terk ediyor gibi hissetmiyoruz. Yaşadığımız şey daha çok uzaktan kumandanın düğmesine basarak gürültülü bir televizyon programının hayatına son vermeye benziyor. Roman vaadettiği şeyi yaparak bize kırk gün süren bir deneyi izleme imkânı veriyor. 

Ulaştığımız sonuç, arkadaşlığın ve şefkatin hakikati söylemek ve dürüstlükten daha önemli olduğu. “Yalan söylemek zorunlu bir kötülük ama insan gerçek mutluluğu ancak temelden dürüst olursa yaşayabilir.” Sevmediğimiz, öfkelendiğimiz kişiler hakkındaki ‘hakikati’ söylemek yerine yine onlara yalanlar söyleyip kendi işimize baktığımız Protestan Alman etiği, kitabın sonunda görkemli bir geri dönüş yapıyor. “Eğer birini sevmiyorsan ona hakaret etmene gerek yok. Onu görmezden gelmen kâfi.” İnsan Schmieder’in özünde Schmittçi bir faşist metafiziği benimseyen projesinin en sonunda bir küçük burjuva Avrupa bencilliğine geri dönmesine seviniyor. Ne de olsa beterin beteri var: American History X’deki kardeşlerin yaşadıklarını hatırlayın, tabii filmi izlediyseniz.