Yalnız kalpler, yabancı ruhlar

Yalnız kalpler, yabancı ruhlar
Yalnız kalpler, yabancı ruhlar
Murakami'nin 'aşk ve ölüm' merkezli, 'cinsellik' destekli romanı 'İmkânsızın Şarkısı', Hung'un elinde etkili bir edebiyat uyarlamasına dönüşürken, metnin vurguladığı 'yalnızlık' temasını da layıkıyla beyazperdeye taşıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Çağdaş Japon edebiyatının Batı kimliğiyle harmanlanmış ustalarından biri Haruki Murakami. Politik bakışını net biçimde ortaya koymadığı için zaman zaman eleştirilere maruz kalan yazar, Batı edebiyatını takip ederek yetiştiğinden eserlerinde bu türden bir etkiye rastlanır. Onun ‘dış kaynaklı müzik’e karşı tutkusu da bu durumu tetikleyen bir unsur olarak öne çıkar. Kabaca söylersek ‘suya sabuna dokunmayan’ bir havası vardır onun metinlerinin, en azından politik anlamda. Ama işin insanın yabancılaşıp yalnızlaşması boyutuna gelindiğinde eline su dökülemez. Metinlerinin odağına yerleştirdiği insan unsurunu, özellikle ‘içe dönük’ halleriyle kusursuzca yansıtır, özüne indiği insanoğlunun travmatik doğasını deşifre ederken argümanlarını ayrıntılandırmayı başarır.
Murakami’nin Japonya’da milyonlarca satan, ilk yayımlanışı 1987’de denk düşen, İngilizceye ise 2000’de çevrilen eseri ‘İmkânsızın Şarkısı’, yazarın birçok metninde olduğu gibi adını müzikten alır. Yalnızca adıyla değil, ‘esin kaynağı’ olarak da yararlandığı enfes Beatles şarkısı ‘Norwegian Wood’, hikâyenin ruhuna nakşolur bu romanda.
Bir ‘hatırlama’yla başlar hikâye. 37 yaşındaki başkarakteri Vatanabe, 1969 yılına döner, henüz 19 yaşında olduğu yıla. Romanın başındaki bu hatırlama olayı önemlidir, çünkü sonradan okuyacaklarımızın gerçekliği sorgulanır hale gelmiştir artık. Hikâye, Vatanabe’nin ‘hatırladığı kadarıyla’ yansıyacaktır bizlere.
Vatanabe’nin serüveni, onu bütün ilişkilerinde ‘üçüncü kişi’ olmaya itmiştir. Kalabalıklar içinde ‘yalnız’ bir karakterdir o. Üniversite yıllarındadır. İntihar etmiş lise arkadaşı Kizuki’nin sevgilisi Naoko’yla karşılaştığında, onun ‘hayatının aşkı’ olduğunu anlar. Üçlü bir ilişkideki ‘kenardaki adam’dır vaktiyle. Bu durum, onu değişmeyecek yazgısıyla yüzleşmeye götürecektir. ‘Onu yoldan çıkaran’ üniversite arkadaşı Nagasava ve onun sevgilisi Hatsumi’nin yanında, Naoko’nun gittiği rehabilitasyon merkezindeki hastalardan biri olan Reiko’yla Naoko arasında, sonradan hayatına giren Midori ve sevgilisiyle oluşturduğu zorlama üçgende ya da ‘iki aşkı’ Naoko ve Midori arasında hep ‘yancı’ gibidir Vatanabe. Bunun sorumlusuysa diğerleri değil kendisidir.
‘İmkânsızın Şarkısı’, saf bir aşk hikâyesidir kuşkusuz; Vatanabe’nin Naoko’ya olan ‘imkânsız’ aşkının olduğu kadar, kahramanımızın Midori’yle yaşadığı ‘aşka benzer’ serüvenin. Bir yandan aşka açılan kapıyı zorlayan hikâye, öte yandan ‘ölüm’ün başrole soyunduğu bir görünüm verir. 17 yaşında intihar eden Kizuki’nin varlığı, Vatanabe’nin yolunu belirlediği gibi, asıl ‘kayboluş’u Naoko özelinde hissettirir. Her iki karakteri de yıpratıp yabancılaştıran bir süreçtir bu. Ölümün kol gezdiği diyarlarda aşkı aramaktadır onlar, umutsuzca.
Murakami’nin metninde aşk, özlem, ölüm, yalnızlık gibi kavramlar öne çıksa da, bunların buluştuğu bir de ‘cinsellik’ boyutu vardır. Sevişmek, her bir karakterin dünyasında farklı anlamlar ifade eder. Vatanabe’nin merkezde olduğu cinsellik algısındaki farklılıklar, örneğin Naoko’da travmatik bir boyuta ulaşır. Midori’yse aşk arayışında final hamlesi olarak düşünür cinselliği. Nagasava, çok eşliliği savunur ve bu yolla Hatsumi’yi aldatmadığını iddia eder. 30’lu yaşlarındaki Reiko ise, geçmişinden gelen ‘cinsel suç’un yaşattıklarını hikâyenin sonunda Vatanabe’yle sevişerek aşar, bir tür ‘arınma’ olarak algılar bu sevişmeyi. Açıkçası, romanın belirleyici unsurlarından birine dönüşür cinsellik, karakterlerin adımlarına ekstra anlamlar katar.
Bu romanı okurken odaklandığımız şey, Vatanabe’nin ne yaparsa yapsın kıramadığı yalnızlığıdır. Karakter, sözünü ettiğimiz ‘üçüncü kişi’ olma kompleksiyle boğuşur hikâye boyunca. Naoko’ya büyük bir tutkuyla bağlı olsa da, Midori’yle kendisini rahatlatan bir ilişki yaşıyor olsa da, bu kompleksle baş edemez. İntihar ederek ilk gençliğini yaşamasına fırsat tanımayan Kizuki’nin de etkisi büyüktür bunda. Hayat, onu başlarken kıskaca almıştır, gerisiyse bu kıskaçtan kurtulmaya çalışmakla geçecektir. Zordur anlayacağınız, Vatanabe’nin ayakta kalıp yoluna devam etmesi, üzerine yüklenen ‘karabasan’ı savurup atması... 

Görsel/işitsel/duygusal bir ustalık gösterisi
Türkiye ’de de gösterilen Jun Ichikawa filmi ‘Tony Takitani’ (2004) başta olmak üzere, Haruki Murakami romanları ve hikâyelerinin sinemayla az da olsa buluştuğuna tanık olduk bugüne kadar. ‘Yeşil Papayanın Kokusu’ (Mùi Du Du Xanh; 1993) ve ‘Bisikletçi’ (Xich Lo; 1995) gibi iki önemli yapıtla tanıdığımız Vietnamlı yönetmen Tran Anh Hung’un imzasını taşıyan Japon filmi ‘İmkânsızın Şarkısı’ysa (Noruwei No Mori), Murakami uyarlamaları arasında ilk sıraya yerleşebilecek özelliklere sahip.
Romanın başındaki ‘hatırlama’ kısmı dışında Murakami’nin metnine sadık kalmaya çalışan bir uyarlama Tran Anh Hung’un filmi. Hikâye kurgusunda bütüne zarar vermeyen kimi değişiklikler yapan senarist-yönetmen, karakterlerin motivasyonları konusunda da yazarın dünyasına yakın bir duruş sergiliyor. Vatanabe, Naoko, Midori, Nagasava ve Hatsumi’de herhangi bir sapma hissedilmiyor. Sadece Reiko’nun geçmişiyle ilgili meselede önemli bir farklılık göze çarpıyor. Karakterin hikâyenin zamanı içindeki serüvenine ise müdahale etmiyor yönetmen, geçmişine dair yaptığı değişikliğin bugüne etki etmesine izin vermiyor.
Romanın üstü örtülü ‘apolitik’ yapısını koruyor film. Murakami’nin öğrenci eylemlerine karşı koyduğu ‘mesafe’, burada da benzer bir şekilde kendini gösteriyor. Başkarakterin yalnızlığı içinde eritiliyor bu durum. Müzikse etkinliğini romandaki kadar değilse de hissettiriyor, özellikle Beatles’ın ‘Norwegian Wood’undan yansıyan ruha tutunmaya çalışıyor film. Murakami’nin de vaktiyle başkarakteri Vatanabe gibi bir plakçıda çalışmış olduğu bilgisi, filmi izlerken “Otobiyografik işaretler olabilir mi?” sorusuyla da baş başa bırakıyor bizi. Müzik demişken, alternatif rock grubu Radiohead elemanı Jonny Greenwood’un hikâyeye tutunan ezgilerinin de büyük katkısı var ‘İmkânsızın Şarkısı’na. Alman ‘krautrock’ grubu Can’ın ilk üç albümünden dört şarkının da filmin müzikal derinliğini destekleyen unsurlar arasında olduğu söylenebilir.
Romanın ‘aşk ve ölüm’ merkezli, ‘cinsellik’ destekli atmosferinin Tran Anh Hung yönetiminde beyazperdeye ‘doğru’ yansıdığını iddia edebiliriz rahatlıkla. Hikâyenin şiirselliğini bir miktar daha öne çıkaran film, Vatanabe’nin yalnızlığını körükleyen bir görsel dile sahip. 1980’lerden bu yana yığınla önemli filmde görüntü yönetmenliği yapmış Lee Ping Bin’in katkısı büyük tabii bu başarıda. Sinemacı, hem dar iç mekanlarda hem de geniş alanlarda tutarlı ve mükemmel bir görsel dilin peşine takılıyor bu çalışmasında.
Haruki Murakami’nin insanı köşeye sıkıştıran, onu epeyce hırpalayan metni, Tran Anh Hung yönetiminde görsel/işitsel/duygusal bir ustalık gösterisine dönüşüyor sonuç olarak. Yazarın kaleminden dökülenlerin ete kemiğe büründüğü ‘İmkânsızın Şarkısı’, duyguların kilit altına alındığı hikâyeyi derleyip toplama konusunda da yetkin bir görünüm sunuyor. Kısacası, eline geçen fırsatı geri tepmiyor Vietnamlı sinemacı. Üzerine bir şeyler kattığı bile söylenebilir...
Not: ‘İmkânsızın Şarkısı’, bugünden itibaren gösterimde.

İMKÂNSIZIN ŞARKISI
Haruki Murakami
Çeviren: Nihal Önol
Doğan Kitap
2010 (5. Basım), 349 sayfa
18 TL.