Yanlış soru, doğru cevap

Yanlış soru, doğru cevap
Yanlış soru, doğru cevap
Alberto Moravia'nın 'Odysseia' destekli 1954 tarihli romanı 'Küçümseme', Jean-Luc Godard'ın 1963 yapımı filmine kaynaklık ederken, edebiyat-sinema ilişkisini de doruğa çıkarır
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Faşizme karşı açtığı bayrakla İtalya’nın kahramanlarından biri haline gelen Alberto Moravia, 1920’lerden 1990’daki ölümüne kadar aralıksız çalışıp birçok önemli eser ortaya koyarak 20. yüzyıl edebiyatının belirleyici figürleri arasındaki haklı yerini almıştır. Yazar, orta sınıf ahlâkını hedef alan metinleriyle dikkat çekerken, çoğunlukla bu sınıfın içinden çıkardığı hikâyelerle eleştirel bir ton yakalamayı da başarır. Bu sınıfın, mutluluğu kovalarken tutundukları enstrümanların beyhudeliğine vurgu yapar sıklıkla ve onları mutsuzluğa mahkûm eder adeta. Özellikle evlilik kurumu üzerinden yüklenir onlara, hayatla kurdukları ilişkinin ‘sakatlık’ını öne çıkarır böylece. Moravia’nın dinle de problemli bir ilişki içinde olması, ‘düzen’le kaçınılmaz bir didişmeye de götürür her metninde onu. İkinci Dünya Savaşı sonrasının gözde akımlarından Yeni Gerçekçilik’in de öncü isimlerinden biri olan yazar, karakterlerine karşı gösterdiği ‘acımasız gerçekçi’ yaklaşımla da taviz vermeyen tavrını netleştirir.
Alberto Moravia’nın ilk yayımlanışı 1954 yılına denk düşen romanı ‘Küçümseme’ (Il Disprezzo), edebiyatçının tipik özelliklerini bir arada sergilemesiyle dikkat çekerken, yazarın giderek ‘içe dönük’ bir yöne doğru akan tarzını da keskin biçimde önümüze getirir. Evli bir çiftin ‘ikiyüzlü’ ilişkisini erkek tarafından okuyup, onun kendi içinde yaşadığı ikircikli sancıyı sayfalara aktaran bu roman, ilişkilerdeki ‘sadakat’ kavramını ameliyat masasına yatırır ama bunu ‘sevgi’yle aynı çizgiye oturtmaz, iki kavramı ayrı uçlardan çekerek bir yerlere getirir.
Hikâyenin anlatıcısı ve ilişkinin erkek kanadını temsil eden senarist Riccardo Molteni, yeni aldığı işle ‘doğru’ gittiğini düşündüğü evliliğinin sallanmaya başladığını düşünür. Homeros’un ‘Odysseia’sının peliküle aktarılmasını hedefleyen projenin hazırlık aşamalarında, güzel karısı Emilia’nın yapımcıyla yakınlaştığını hisseden kahramanımız, bu dönemde karısının onu ‘küçümsediğini’ açık açık söylemesiyle alır asıl darbeyi. Bu kelimenin altında ezilen Molteni, defalarca sormasına karşın karısından ‘tatmin edici’ bir cevap alamaz, bu küçümsemenin nedenini tam olarak öğrenemez. Karakteri içten içe yemeye başlayan bu kurt, onu olmadık sonuçlara ve geri dönüşü olmayan noktaya kadar götürür... Moravia, bu ‘tıkanmış ilişki’ hikâyesini anlatırken, filme çekilmesi planlanan ‘Odysseia’nın kahramanlarını, yani Odysseus ile Penelope’yi de işin içine katar. Molteni, filmin Alman yönetmeni Rheingold ve yapımcı Battista’nın ‘Odysseia’ üzerine yorum farklılıklarını ortaya koyar, özellikle Molteni’nin destandaki karakterleri kendi ilişkisiyle aynı noktaya çekmesini öne çıkarır. Senarist, Emilia’yla yaşadığı husursuzluğu Odysseus ile Penelope’nin ilişkisiyle açıklamaya çalışır. Bu bağdaşlık kurma isteği (ya da zorunluluğu), onu giderek daha dibe doğru iter ve çözümsüzlüğün içine atar. Emilia’nın Molteni’yi küçümsemesi, ardından sevgisizliği, sonrasında da sadakatsizliği getirir. Senaristin ‘Odysseia’ya tutunma çabası da sonuçsuz kalır böylece; içindeki kurt onu iyice yemiş, geriyeyse hiçbir şeye yaramayan bir ‘posa’ bırakmıştır...
Alberto Moravia, ‘Küçümseme’yle orta sınıfla olan sevgi-nefret ilişkisini mükemmelen yansıtırken, bu sınıfın yarattığı ‘yapay’ gerilimi de ‘gerçekçi’ bir noktaya taşır. Var olmayanın giderek ‘var olabilir’ kıvama uzandığı bu roman, ‘mesele’nin özünden uzaklaştıkça kendini bitiren kahramanını ayakta tutmak için hiçbir çaba harcamaz, hatta onu bu ‘aymazlık’ içinde yapayalnız bırakır, bütün yükü de onun omuzlarına yıkar. Molteni’nin Emilia tutkusu mudur mesele, yoksa onun Emilia tarafından ‘yok’ sayılması mıdır, bir türlü çözemez bunu başkarakter. Moravia, onun yapamadığını okurlardan ister adeta, hikâyeye belli bir mesafeden bakarak ‘rasyonel’ bir açı geliştirmemizi sağlar. Sınıfsal duruşu, entelektüel birikiminin ona dayattığı davranış biçimi, ‘erkeklik’le kurduğu ilişki, ‘benmerkezci’ tutumu ve yanlış soru seçimleriyle kendini ‘mazlum’ konumuna oturtur Molteni. Oysa, hikâyenin sonunda da göreceğimiz gibi, burada mazlum olmaya en yakın tek kişi Emilia’dır, erkekler dünyasında ‘hiçleşen’ sadece o olur en nihayetinde. Trajik olan (ya da görünen) tek serüven onunkidir... 

Piccoli-Bardot ikilisi unutulmaz!
‘Küçümseme’nin beyazperde uyarlaması ‘Nefret’e (Le Mépris) gelirsek, öncelikle Alberto Moravia’nın eserlerinin önemli yönetmenler elinde iyi değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bernardo Bertolucci’nin ‘Konformist’i (Il Conformista), Vittorio De Sica’nın ‘İki Kadın’ı (La Ciociara) birer başyapıt düzeyinde önümüze getirdikleri düşünüldüğünde, Moravia’nın sinemayla ilişkisinin alabildiğine ‘etkin’ kılındığını kabul etmek gerek. Jean-Luc Godard’ın çektiği ‘Nefret’ de bu değerlendirmenin içine dahil edilebilecek örnekler arasında başa güreşir bizce.
Godard, Yeni Dalga’nın zirvelerini yaşadığı dönemde (1963) hayata geçirdiği bu projede, kendi sinema anlayışı ve sevdasıyla Moravia’nın eleştirel formunu aynı çizgide buluşturmayı başarır. Yazarın kurduğu dünyayı örselemeden hikâyeye yaklaşan yönetmen, karakterlerin kökenleri dışında pek bir şeye dokunmaz burada. Riccardo Molteni ve Emilia’yı Fransızlaştırıp Paul Javal ve Camille’e dönüştürür, yapımcı Battista’yı Amerikanlaştırıp Jeremy Prokosch yapar. Kitaptaki Alman yönetmen Rheingold ise efsane yönetmen Fritz Lang olur. Romanda yönetmenin özellikleri anlatılırken referans olarak verilen iki isimden biridir Lang; filmde bu durum iyi değerlendirilir ve yönetmen kendisini oynayarak etkin bir renk katar yapıma. Godard, karakterleri Fransızlaştırmasına karşın hikâyeyi gene İtalya’da konuşlandırır, romanda önemli bir yer tutan mekânı korumaya özen gösterir.
Michel Piccoli, Brigitte Bardot, Jack Palance ve Fritz Lang’dan oluşan dörtlü oyuncu kadrosu, ‘Nefret’in bir Godard başyapıtı olmasının kilit unsurlarından biridir. Özellikle Piccoli ve Bardot, Paul ve Camille karakterlerini hayata geçirirken, bu filmle birlikte sinema tarihinin unutulmazları arasına gireceklerini biliyor gibi mükemmel performanslar sergilerler. Brigitte Bardot, Camille’in gelgitlerle dolu ruh halini yansıtırken yaşar gibidir; keza Michel Piccoli de Paul’ün ‘zavallı’ duruşunu gerçekliğe kavuşturan bir kompozisyon çizer filmde.
‘Nefret’ (belki kitaptaki gibi ‘Küçümseme’ olarak çevrilmeliydi), Moravia’nın eserindeki ‘orta sınıf açlığı’nı ve bunun getirdiği çözülmeyi neredeyse eksiksiz aktarır beyazperdeye. Başkarakterin içinde büyüyen ‘kuşku’yu adım adım takip eden film, onun çökmesine neden olan bu durumu kesintiye uğratmadan sonlandırır. Kitaptaki ‘Odysseia’ eşleştirmesi de layıkıyla yerini bulur bu süreçte. Paul ve Camille arasındaki mesafenin açılmasını ustaca yansıtır Godard, trajedinin ‘ters köşe’ özelliğini de es geçmeden.
İşin özü, André Bazin’in “Sinema, arzularımızla daha uyumlu bir dünyaya bakışımızın yerini tutar.” sözüyle açtığı ‘Nefret’le Moravia destekli sağlam bir imza atar Godard, bugünlere kadar gelen ‘eleştiren’ doğasına uygun biçimde...
Not: ‘Nefret’in DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

KÜÇÜMSEME
Alberto Moravia
Çeviren: Eren Yücesan Cendey
Turkuvaz Kitap
2008, 208 sayfa
15 TL.