Yapısalcılığın mimarının izinde

Yapısalcılığın mimarının izinde
Yapısalcılığın mimarının izinde

Claude L vi-Strauss

Claude Lévi-Strauss'un yaşantısını anlatan 'Uzaktan Bakan İnsan', bizi Sartre'dan Foucault'ya, Derrida'dan Barthes'a Fransız felsefesinin büyük isimlerinin tartışmalarına götürüyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Claude Lévi-Strauss doğduğunda Marcel Proust henüz ‘Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildini yayımlamamış, Rusya’daki 1917 devrimi gerçekleşmemiş, Almanya’daki Weimar Cumhuriyeti yıkılmamıştı. Birleşmiş Milletler, Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti gibi tamlamalar insanlara anlamsız geliyordu. Afrika karanlık bir kıtaydı ve Avrupalı ben için öteki, zorunlu olarak yabani bir mahluktu ve Kıta Avrupası’nda Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Lévi-Strauss, ressam babasının Brüksel’deki evinde 1908 ylında doğduğunda kendini bohem bir yaşantının içinde buldu, Paris’e taşındılar ve ilerleyen yıllarda Cervantes, Dostoyevski, Joseph Conrad gibi yazarları okuyarak ve Louvre Müzesi ve Opera’nın müdavimi olarak kendine bir ‘zihniyet’ yarattı. Aynı yıllarda Marx’ın yapıtlarıyla tanıştı, “onun yazılarını okuyunca, bu büyük düşünce adamı vasıtasıyla Kant’tan Hegel’e giden felsefi akımla da ilk defa karşılaştığım için çok etkilendim, önümde yepyeni bir dünya açılmıştı,” diye yazacaktı daha sonra. “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ya da Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nden birkaç sayfa okuyarak zihnimi açmadan bir sosyoloji ya da bir etnoloji problemi ile uğraşmaya pek ender girişirim.”
Sigmund Freud ve Marcel Mauss’un kitaplarını keşfeden Lévi-Strauss, L’Etudiant socialiste (Sosyalist Öğrenci) dergisinde kitap tanıtım yazıları yazmaya başlamıştı ve burada örneğin faşist Celine’in romanını bir başyapıt olarak selamlayabilecek kadar edebiyata tutkundu. 1920’lerde yeni bir disiplin olan etnolojiye ilgi duydu, yerli halklarla karşılaşarak, onların içine karışarak, onlarla yaşayarak saha çalışması yapma fikri onu heyecanlandırıyordu, özellikle de Kızılderilileri anlatan Amerikan etnoloji kitaplarını büyülenerek okuyordu. Bu sırada yeni kurulan Sao Paulo Üniversitesi’nde sosyoloji öğretmenliği için kendisine iş teklifi yapıldı, buradaki “Fransız misyonu”nda tarihçi Fernand Braudel ve coğrafyacı Pierre Monbeig de vardı. Solcu görüşleri yüzünden buradaki kültür misyonerleri ona şüpheyle bakıyorlardı ancak bunu önemsemeyerek kendini çalışmaya verdi, Paraguay sınırında araştırmalar yaptı, özellikle de Kaduveo köylerinde uygulanmaya devam eden yüz boyama sanatını belgeledi. Bororo köylerinde yaptığı araştırmaların sonuçlarını bir araya getirdiği “Bororo Yerlileri’nin Toplumsal Örgütlenmesinin İncelenmesine Katkı” başlıklı makalesi ilk önemli çalışmasıydı. 1939’da Fransa’ya döndü ama şimdi o temel Avrupa görüşünü, özne ile nesne arasındaki Hegelci hayatta kalış mücadelesini sonuna kadar götüren devletler, özellikle de Almanya yeni ve ırkçılığa dayalı bir varoluş mücadelesine girişmişti. “Fransa üzerinden karışık bir tren yolculuğunun ardından, Montpellier’ye, anne-babasının Cévennes’deki evinin yakınına vardı. O sırada Lévi-Strauss, bir Yahudi olarak nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunun farkında bile değildi.” 

Uygarlaşmamış halkların dinleri
Brezilya’ya dönmeyi düşünürken Rockefeller Vakfı’ndan gelen bir mektupla Lévi-Strauss New York’a, New School for Social Research’e davet edildi. İçini notlar, çizimler, fotoğraflar ve kitaplarla doldurduğu sandıklarla kendisini Amerika’ya götürecek bir gemi arıyordu. Aralarında André Breton, sürrealist yazarlar, ressamlar, romancıların da olduğu pek çok kişiyle birlikte Capitaine-Paul-Lemerle gemisine bindi. Geminin güvertesinde “kendini çok rahatsız hisseden André Breton’la tanıştı ve onunla sanat yapıtı ve belge arasındaki ilişkiler üzerine sohbetler yaptı.” Amerika’da Greenwich Village’daki bir stüdyoda kalıyordu ve zamanı daha çok New York Public Library’de akrabalık sistemleri üzerine literatürü tarayarak geçiyordu. Bir yandan Güney Amerika sosyolojisi üzerine ders verirken bir yandan da gerçeküstücülerle, Max Ernst, Marcel Duchamp gibi sanatçılarla takılıyordu, Peggy Guggenheim’la dost olmuştu.
Fransa’nın ‘kurtuluşu’nun ardından da New York’taki çevresi sayesinde buradaki Fransa büyükelçiliğinin kültür servisinin başına geçmek üzere New York’ta kaldı, büyükelçilik kültür servisinin sağladığı lüks bir dairede kalıyordu. Jean-Paul Sartre, Albert Camus veya Simone de Beauvoir Amerika’ya geldiklerinde onları Lévi-Strauss’un yönettiği bir ekip karışılıyordu. Akademik çalışmalarının sonucunda yazdığı ensestin yasaklanması ve alışveriş ile karşılıklılık ilkeleri üzerine kitapları (Temel Akrabalık Yapıları ve Armağan Üzerine Deneme) Fransız entelektüelleri arasında kendine pek çok hayran edindi. “Projenin insan zihnini tüm tezahürleri içinde incelemeyi kapsayan daha genel yaklaşımını vurgulayabilmek için, ‘etnoloji’ yerimi yerine ‘antropoloji’yi tercih ediyordu... O dönemde diğer disiplinler, Ecole pratique des hautes etudes’ün VI. Bölümü etrafında yeniden örgütlenme içindeydiler. Lévi-Strauss da, çeşitli makalelerinde antropoloji ile hem tarihin hem de psikanalizin bağlantılarını işleyerek, kendi girişimini de diğer disiplinlerin oluşturdukları bu genel bütün içinde bir yere koymayı denedi.” Yapısalcılığın kutsal kitabı olarak karşılanan “Marcel Mauss’un Yapıtlarına Giriş” makalesi, Avrupa düşüncesinin ‘özler’ üzerine kurulu ontolojisinin yerine ‘ilişkiler’ üzerine kurulu yeni bir ontoloji getiriyordu; üniversitede kendisine verilen ‘Uygarlaşmamış halkların dinleri’ kürsüsünün adını ‘Yazısı olmayan halkların karşılaştırmalı dinleri’ olarak değiştirmesinde bunun izleri vardı. Bir uygarlığı ötekine göre ilkel veya ileri kılan şey, onunla kurulan ilişkinin mahiyeti değil miydi? İlerki yaşlarında hayranlıkla okuyacağı Montaigne üzerine yazdığı bir makalede bunu veciz bir biçimde ifade eder: “Adetleri aklın mihenk taşına vurulan her toplum yaban veya barbar olarak gözükür; ama aynı mihenk taşında hiçbir toplumun aslında yaban veya barbar gözükmemesi gerekir, çünkü mantıklı bir söylemle kendi bağlamı içine yerleştirilmiş her âdet için bir temel, bir mesnet bulunabilir.”
George Bataille, Lévi-Strauss’un kendisinden “felsefi seyahatler dizisi için bir kitap yazmasını isteyen Plon yayınevi” için kaleme aldığı Hüzünlü Dönenceler kitabı için “insani bir kitap, büyük bir kitap” demişti ve Goncourt ödül jürisi roman formunda yazılmadığı için o yılki roman ödülünü Hüzünlü Dönenceler’e verememelerinden duydukları sıkıntıyı bir basın duyurusuyla ifade etmişlerdi. “Gezilerden ve gezginlerden nefret ederim. Oysa şimdi kendi gezilerimi anlatmaya hazırlanıyorum,” demişti çocukluğunda Conrad’ın romanlarını merakla okuyan ve artık Conrad’ın tabiriyle gençlikle orta yaşı ayıran ‘gölge çizgi’yi aşmış olan, orta yaşla ihtiyarlığı ayıran ikinci, daha kalın çizgiye de yaklaşmış olan Lévi-Strauss. Şimdi hayatını kültürlerini inceleyerek geçirdiği yerlilere Rousseau’yu gururlandıracak bir saflık atfediyordu. Daha sonra Jacques Derrida’nın Gramatoloji’de anlatacağı gibi, yazılı kültürün yerlilerin sözel anlatıya dayalı yaşantısını nasıl dönüştürdüğünü, dillerinde özel isimlere yer vermeyen yerlilerin sahip olmadıkları özel mülkiyet algılayışını da bir anlamda yazılı kültür yoluyla elde ettiklerini ima edecekti. Derrida ise “Beşeri Bilimler Söyleminde Yapı, Gösterge ve Oyun” başlıklı çok ünlü makalesinde şöyle diyecekti: “Lévi-Strauss’ta bir tür mevcudiyet etiği, bir tür köken nostaljisi, bir tür arkaik ve doğal masumiyet özlemi, mevcudiyetin saflığına ve söz içinde kendine karşı var olmaya yönelik bir özlem fark edilmektedir; arkaik, yani onun gözünde örnek toplumlara doğru yöneldiğinde etnolojik projesinin altındaki güdü olarak etik, nostalji, hatta pişmanlığı sunmaktadır.” Yalnızca Derrida değil, Jean-Paul Sartre’ın öncülüğünü yaptığı ve devrimci şiddete olumsuz bakmayan varoluşçu Marksistler de Lévi-Strauss’a şüpheyle yaklaşıyorlardı. Michel Foucault, Roland Barthes, Derrida gibi yapısalcı ve yapısalcılık sonrası düşünürler Sartre’ın ‘angaje’ varoluşçuluğu yerine Lévi-Strauss’un dildeki ve kültürdeki yapıların belirleyiciliğinden bahseden yapısalcılığını benimsemiş olsalar da, 1968 Mayısı’na giden kültürel süreç Lévi-Strauss’un gittikçe sağcı bir figür olarak belirmesini sağlıyordu. Fransız Akademisi’ne üye olarak seçildi ve Côte-d’Or’un ücra bir köşesine, Lignerolles’de bir malikaneye çekildi. “Saplantının sınırlarında bir titizlikle Amerika yerlilerinin mitlerine gömüldü” ve bu da Paris sokaklarında öğrencilerle işçiler düzeni yıkmaya çalışırken onu hiç de iyi bir konuma yerleştirmiyordu. 

Ayaklı bir müze
Vincent Debaene ve Frederic Keck, Claude Lévi-Strauss hakkındaki bu kitaba “Uzaktan Bakan İnsan” adını koymuşlar. 1980‘lerden itibaren sıklıkla televizyona çıkan, dünyanın bütün büyük üniversitelerinden onursal doktoralar alan ve François Mitterand, Lionel Jospin gibi Fransız sosyalist partisinin nüfuzlu isimleriyle etkinliklere ve seyahatlere katılan Lévi-Strauss, bu ‘uzaktan bakış’ı geri döndürülmeyecek biçimde sorunsallaştırmıştı. 2000‘lerin ilk on yılını 19. yüzyılın savaşan düşüncelerini bedenleştiren bir ayaklı müze olarak geçirdi. Yazılı kültürü, çok zengin bir çeşitliliği ikili karşıtlıklara indirgeyen, ‘akıcı gösteren’ler olarak tanımladığı ikiliklerle bozan bir illet olarak görmesi, onun şüpheciliğine tedavi edilemez bir mahiyet kazandırdı. Lévi Strauss’un doğumundan 100 yıl sonra doğan birinden bahsederken hiç şüphesiz şöyle diyeceğiz: O doğduğunda henüz kültür yoluyla yapılabilen kötülükleri önümüze seren yapısalcılığın babası Claude Lévi-Strauss ölmemişti, yanımızdaydı ve onunla konuşabilirdik. Hâlâ da onunla konuşabiliriz: doğasındaki indirgeyiciliği sergilediği bir şey, yazı sayesinde.

CLAUDE
LÉVI-STRAUSS
Uzaktan Bakan İnsan
Vincent Debaene, Frederic Keck
Çeviren: Ali Berktay
Yapı Kredi Yayınları
2011, 144 sayfa, 15 TL.