Yaratıcı yazarın yolları

Yaratıcı yazarın yolları
Yaratıcı yazarın yolları
Yaratıcı yazarların deneyimleri, bir romana nasıl başlayıp nasıl geliştirdikleri, niçin o anlayışı değil de bunu seçtikleri edebiyatı çekici kılan ayrıntılardır. Öyküneceksek bunlara öykünelim, etkilenmekten kaçınmamız olanaksız
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Roman ya da öykünün okuyanları etkileme gücü nereden gelir? Okuduğumuz hikâyelere üzülmek, anlatılan kişilerin kara yazgılarına ağlamak pek çok okurun düştüğü durumlarsa, biraz geri çekilerek düşünelim: Bütünü de yazarın kurguladığı bu hikâyeler ve yarattığı kurmaca kişiler, gerçek olmadıkları bilinmesine karşın, niçin okurun derin üzüntüler duymasına neden olur? Nasıl olur da sözcüklerle yaratılmış metinler okuru bu denli etkileyebilir?
Umberto Eco, ‘ Genç Bir Romancının İtirafları’nda Goethe’nin ‘Genç Werther’in Acıları’nın kahramanı Werther’in bahtsız aşkı yüzünden intihar etmesinden sonra, romanı okuyan pek çok genç okurun da onu taklit ettiğini hatırlatıyor. Bu tuhaf durumu yalnızca geçmiş zamanların duyarlığına bağlayamayız. İnsan doğası, fiziğiyle de ruhuyla da, iki yüz elli yılda herhangi bir değişikliğe uğramaz. Demek yazınsal metinle ya da yazının yazınsal niteliğiyle ilgili bir durum var burada, anlaşılması gereken.
Yazınsal metin, her durumda, dümdüz anlatımlar içinde bile kurmaca olduğu için, “her zaman gerçeğe aykırı bir şey söyler”. Gelin görün ki, o gerçek olmayan şeyi okurları her zaman gerçekmiş gibi okur. “İlk önce bir kurmaca okurken onun yazarıyla sözsüz bir anlaşma yaparız,” diyor Eco, “yazdığı şey doğruymuş gibi yapan ve bizden de onu ciddiye alıyormuşuz gibi yapmamızı isteyen yazarıyla.” Sanırım şu ayrımla: kurmaca yazarı, elbette gibi yaptığını bilmektedir, ama yaratım sürecinde başlangıçta kendini bağladığı bu bilgiden uzaklaşarak yazarken, yazdıklarının gerçek olduğunu düşünür. Son kertede inandırıcılığı sağlayan da yazarın bu tutumudur. 

Yaratım sürecinin iki ana yolu
Bir romanı ya da öyküyü kurgulamanın yollarından biri, anlatılacakları ayrıntılı biçimde tasarlamak ve bu tasarıyı gözlerinin önünde canlandırmaktır. Akıp giden bir gerçek yaşantının canlandırılması gibidir bu ve yazma sürecinde görüntünün ayrıntıları ve eksikleri tamamlanırken, fazlalıkları da çıkarılır. Sonunda, bildiğimiz hayatları anlatıyor yazar. Bir şehrin sokaklarını anlatıyorsa, o sokaklar bildiğimiz sokakların benzeridir, başka şeyler değil. Görüntü yazarın önünde gerçeğe uygun bir tasarımla belirdikten sonra, yazmak da kolaylaşır. Dolayısıyla yazarın yaptığı tasarımla okurunki kolayca örtüşür. Orhan Pamuk, yeni yayımlanan ‘Saf ve Düşünceli Romancı’ kitabında kendi yaratma biçiminin tam da böyle olduğunu anlatıyor. Bu arada Eco’nun da ‘Genç Bir Romancının İtirafları’nda aynı anlayışa uygun düşünceleri var. Eco, Gülün Adı’nın pek çok okurunun, romanı okuduktan sonra yeri de krokisi de uydurma olan manastırı gezmeye gittiğinden ya da başka bir okurunun, anlattığı yerlerin ve olayların tarihte tam öyle olmadığı uyarılarını yaptığından söz ediyor.
Öte yandan, görüntüleri canlandırarak yazınsal gerçeğe sahicilik kazandıran yaratım biçimi yanında, sözcüklerin anlamlarına dayanarak yazınsal yapıyı kuran anlayış da sahici bir yazınsal gerçeklik kurmaya çalışır, ama bu anlayış içinde görüntülerin değil, anlamların izlenmesini bekler yazar. İster istemez kişilerin yükü çoğalır, anlatılanlar kişilerin çevresinde oluşurken, iç dünyaların taşıdığı ağırlık artar. Dil, sözcükler üstünden anlam üreten bir dolaşım kanalı olarak çalışırken, daha yoğun bir anlatım biçimi ortaya çıkar. Bin bir türlü roman anlayışının iki ana yolu: yaşadığımız dünyaları bilmenin yolları.
Gerçeği bilmenin olanaksızlığı üstüne pek düşünmeyiz. Orada bir yer vardır ya da geçmişte ve bugün bir şeyler yaşanmıştır ve biz onları tam da oldukları gibi bildiğimiz kanısını sorgulamayız. Görmediğimiz yerler iletişim araçlarıyla gelir önümüze; en azından, 18., 19. yüzyıldan apayrı olanaklara sahibiz. Kitle iletişim araçlarının bulunmadığı yüzyıllarda yazılan romanlar, anlatılanlara okuru inandırmaya çalışır, okur da inanmaya hazırdır.
Demek bugün, bir zamanlar kuşku duyduklarımızı kuşkusuzca bilmemizi sağlayan araçlara da sahibiz. Gene de şu var: Modern zamanların sağladığı bu olanaklar bile bizim gerçeğin ancak çok küçük bir bölümünü tanımamızı sağlar. Sibirya’yı görme şansımız mı çoktur, yoksa Sibirya’yı anlatan kitapları okuma şansımız mı? Soruyu başka türlü soralım: Gerçek, görüneni ve geçmişten bugüne bilinenleri anlatan kitaplardan mı daha iyi öğrenilir, yoksa kurmaca anlatılardan mı? Gerçeğe ulaşan en sağlam yol, herhalde kitaplarla döşenendir. Edebiyat, o gerçeği herkes adına da anlatır ve anlatılan somut gerçeğin ta kendisi değilse de, soyutlanmış bir biçimidir. Hayal ettiklerimizi öyleymiş gibi dile getirir. Okurunu öteki yazı türlerinden daha çok inandırır edebiyat. 

Gerçekten daha gerçek
Umberto Eco, tarih ile edebiyatın gerçeklerini karşılaştırıyor ve, Anna Karenina’nın kendini trenin altına atarak intihar ettiği türünden bir kurmaca savın, Adolf Hitler’in intihar ettiği türünden bir sav kadar gerçek olup olmadığını soruyor. İlkinin uydurma, ikincisinin yaşanmış bir gerçek olduğu hemen gelir akla. Gelgelelim, yazarın sözcüklerle yarattığı anlatı dünyasında Anna Karenina’nın intihar ettiği yalın bir gerçek olarak okunur. Anna ve Tolstoy’un romanındaki öteki kişilerden ve onların yaşadıklarından gerçekmiş gibi söz ederiz.
Öte yandan, yalnızca kurmacaya ait savların değil, tarihe ilişkin savların da de dicto (söylenmiş) olduğunu belirtiyor Eco. Tarih kitapları, Hitler’in Berlin’de bir yeraltı sığınağında öldüğünü yazıyor, demek “ansiklopedik bir gerçek” de sonunda varsayılan bir gerçektir bizim için: tanık olmadık, doğru olduğu yazılagelmiş – Oysa “Anna Karenina trenin önüne atlayarak intihar etti” savından asla kuşku duyulamaz.
Edebiyatın yaşandığını belirttiği gerçekler için metin içi meşruluk kavramını belirtiyor Eco. Metin içi meşruluk, İnce Memed’i Toroslar’da yaşamış bir söylence kişisine dönüştürür, Adalet Ağaoğlu’nun ‘Dar Zamanlar’ üçlemesinin ünlü kahramanı Aysel’in Cumhuriyet’in onuncu yılından 1980’lerin karmaşasına dek yaşamış aydın bir kişilik olduğunu da gerçek gibi anlatır. Sokaktaki insanlara İnce Memed’in gerçekten yaşayıp yaşamadığı sorulursa, yaşadığını söyleyenlerin çoğunlukta olacağı öngörüsü sonunda da doğru çıkmaz mı? Dahası, okuduğumuz yazınsal kişilerden etkilenmekle yetinmeyip tanıdığımız kişilerin o yazınsal kişilere benzediğini de düşünmez miyiz?
Bütün bunlara bakarak, yaratma eyleminin yalnızca gerçek hayatın içine batıp çıkarak yaşandığını, dolayısıyla üstünün başının sürekli kirli olduğunu da düşünmemeliyiz. Gerçek hayat, kurmaca metinler için kullanılıp atılacak bir malzemedir. Daha inandırıcısı olmadığı için, yaratıcı yazarın içinde dolaşmaktan kendini alamadığı bir orman, yaşanmış olandan çıkarak yeni hayaller kurulmasına da neden olur elbette. Daha zengini var mı? Yaratıcı yazarın iki hazinesinden ikincisi olan, kitaplar var. Değil mi ki bütün yaratıcı yazarlar gerçek hayatın içinden geçerek yazar, o zaman bizim bir başımıza edinebileceğimiz deneyimin milyonlarca kat fazlasını bulabileceğimiz bir dünyayı saklar kitaplar.
Kitapların, yaratıcı metnin nasıl yazılacağını gösteren özelliklerini cömertçe dışavurmaya yatkınlığı bulunmaz bir olanaktır elbette. Sözcüklerden başlayıp tümcelere, oradan yazınsal dilin olanaklarına, bir metni bütüne kavuşturan yapımbiçimlerine... kitaplardan daha iyi öğretici bulunmaz. Bu bir yanı. Kitapların öbür yanıysa, yazarların bir başlarına ulaşmalarının elbette olanaksız olduğu hayatın bütün gizlerine ve ayrıntılarına daha önceden girip çıkarak oluşturdukları yazınsal bilgidir. Bu bilgi öyle çoktur ki, yazarı bazen ümitsizliğe düşürür: Yazar, yazılmamış hiçbir şey kalmadığı duygusunu, kendi durduğu noktadan bakabilme yetisini geliştirdikçe yenecektir elbette. Öte yandan, öylesine iyi örnekler okuyacaktır ki, Nasıl olsa öyle yazamam, demek de ikinci engeldir önünde, ama kendi olmayı başarabilen yazarlar onun üstünden de atlar. Tam tersine, asıl sakınca, yazılanları yinelemektir ki, bunu yaptığınızda sizinkine gerek kalmaz.
Yaratıcı yazarların deneyimleri, bir romana nasıl başlayıp nasıl geliştirdikleri, niçin o anlayışı değil de bunu seçtikleri, bu arada küçük sırları, ritüelleri, edebiyatı çekici kılan ayrıntılardır. Öyküneceksek bunlara öykünelim, etkilenmekten kaçınmamız olanaksız.

notoskitap.blogspot.com